Sure; adını 9. ayetinden almıştır. Bu surede Cuma namazı ile ilgili hükümler beyan edilmiş olmasına rağmen, surede sadece Cuma Namazı işlenmiş değildir. Diğer surelerde olduğu gibi bu ad, bir alâmettir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İlk sekiz ayet Hicri 7. yılda ve muhtemelen Hayber fethinde yahut ondan bir zaman sonra nazil olmuştur. Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesei ve İbn Cerir; Ebu Hureyre'nin "Biz Rasulullah'ın huzurunda iken, bu ayetler nazil oldu" dediğini nakleder. Ebu Hureyre'nin ise Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra, Hayber'in fethinden önce Müslüman olduğu kesinlikle sabittir. İbn Hişam'a göre, Hayber, Hicri 7. yılda muharrem ayında, İbn Sa'd'a göreyse Cemaziyul-evvel'de fetholunmuştur. Dolayısıyla Yahudilerin bu son kalesi de feth olunduktan sonra Allah'ın onlara hitaben bu ayetleri inzal etmiş olması ihtimal dahilindedir. Yahut bu ayetler, Hayber'in fethinden sonra Arabistan'ın kuzeyindeki Yahudi kabilelerin İslâm yönetimine bağlanmasıyla birlikte indirilmiş olabilir.
Son üç ayet, hicretten kısa bir zaman sonra nazil olmuştur; zira Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye geldiğinin 5. günü Cuma Namazı kıldırmış ve bu ayetler Cuma günü namaz esnasında vuku bulan bir olay üzerine indirilmiştir. Bu ayetlerde Müslümanlara, toplantılarda nasıl davranılması gerektiği hususunda tebliğde bulunulmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Yukarıda da zikredildiği gibi, bu surenin iki ayrı bölümü, iki ayrı dönemde nazil olmuştur. Bu bakımdan konuları ve muhatapları da farklıdır. Ancak bir münasebet dolayısıyla bu iki bölüm bir araya getirilmiştir. Bu münasebeti anlayabilmek için, her iki bölümü de ayrı ayrı ele almak daha uygun olur.
Cuma Suresi'nin ilk sekiz ayeti nazil olduğunda, İslâm davetini önlemek için, Yahudilerin sarfettikleri tüm çabalar, geçen 6 yıl süresince başarısız olmuştu. Başlangıçta Medine'deki üç güçlü Yahudi kabilesi (Beni Kaynuka, Beni Kurayza, Beni Nadir) Hz. Peygamber'e (s.a) tüm güçleriyle karşı koymuşlar ve sonuçta kabilelerden biri tamamen yok olurken, diğer ikisi ülkelerini terketmek zorunda kalmışlardır. Daha sonra ise, Yahudiler diğer Arap kabilelerini kışkırtarak onları Medine'ye saldırmaları için teşvik ederler. Ancak bu sefer onların hepsi Ahzab Savaşı'nda bozguna uğrarlar. Geriye, Medine'den sürülen çok sayıdaki Yahudinin de toplandığı en büyük kaleleri Hayber kalmıştı. Bu ayetler nazil olduğunda, onlar da fazla karşı koymadan teslim olmuşlar ve bizzat kendi başvuruları üzerine Müslümanların zimmetinde orada kalmayı kabul etmişlerdir. Bu son yenilgiden sonra, Arabistan'daki Yahudi gücü tamamen ortadan kaldırılmış ve Vadi'l-Kura, Fedek, Teyme, Tebuk hepsi de arka arkaya teslim alınmıştır. Öyle ki, İslâm'ın adını bile duymak istemeyen o Yahudiler, İslâm'ın zimmeti altına girmek zorunda kalmışlardır. Böyle bir atmosferde Allah Teâlâ bu sureyle, onlara bir kez daha seslendi ve bu muhtemelen Kur'an'da zikredilen, Yahudilere yapılmış son hitaptı. Bu hitabede üç nokta vurgulanmıştır:
a) Sizler bu peygamberi, kendi kavminize değil, tahkir ederek "ümmî" dediğiniz başka bir kavme mensup olduğu için reddediyorsunuz. Peygamberin sizin kavminizden olma zorunluluğu batıl bir düşünceden başka bir şey değildir. Yine kavminize mensup olmayan ve peygamberlik iddiasında bulunan bir kimsenin ancak bir yalancı olabileceği şeklindeki düşünce de sizin vehminizdir. Çünkü "nübüvvet" şerefinin sadece kendi soyunuzun tekelinde olduğunu kabul ediyor ve Ümmîler arasında hiçbir zaman bir peygamberin gelmeyeceğini sanıyorsunuz. Oysa Allah o ümmiler arasından bir peygamber çıkarmıştır. O peygamber ki gözlerinizin önünde sizlere "mesaj" tebliğ etmekte, insanları tezkiye edip, sapıklıktan kurtararak, onlara doğru yolu göstermektedir. Bu, Allah'ın bir lütfudur ve O dilediğini "peygamberlik" ile şereflendiririr. Sizlere, istediğiniz bir kimseye peygamberliğin verilmesi veyahut istemediğiniz kimsenin peygamberlikten mahrum olması gibi bir lütufta bulunulmamıştır.
b) Sizler Tevrat'ı yüklenen kimseler olmanıza rağmen, onun kıymetini bilemediniz ve sorumluluğunuzu yerine getiremediniz. Sizler tıpkı kitaplar yüklendiği halde, o kitaplarda neler yazdığını bilmeyen merkeplere benziyorsunuz. Hatta sizlerin durumu merkepten de kötüdür. Çünkü merkep şuur sahibi olmadığı gibi, "anlamak" şeklinde bir mükellefiyeti de yoktur. Oysa sizlere şuur verildiği halde, sizler Allah'ın kitabını taşımanın sorumluluğundan kaçmakla kalmıyor, O'nun ayetlerini bile bile yalanlıyorsunuz. Üstelik buna rağmen, kendinizi Allah'ın sevgili kulları olarak kabul ediyor, "nübüvvet" nimetinin sadece size mahsus bir hak olduğunu ve ayrıca ne yaparsanız yapın, Allah'ın gönderdiği mesajın sorumluluğunu yerine getirin-getirmeyin, yine de Allah Teâlâ'nın sizin isteğinize uyarak, mesajını sizlerden başkasına yüklemeyeceğini sanıyorsunuz.
c) Sizler, gerçekten Allah'ın sevgili kulları olsaydınız ve gerçekten Allah indinde büyük izzet ve ikrama mazhar olacağınıza inansaydınız eğer, ölümden bu derece korkmamanız gerekirdi. Ancak sizler sırf ölüm korkusuyla dalâlet içinde yaşamayı kabul edip, bu yüzden geçen birkaç sene içerisinde sürekli yenilgiyi tercih ettiniz. Sizlerin bu hali bile, yaptıklarınızın doğru olmadığını bildiğinize tek başına delildir. Sizler, bu halinizle Allah'ın huzuruna gittiğinizde, orada bu dünyadakinden daha zelil olacağınızı pekalâ biliyorsunuz.
Bu sure, birinci bölümle, ondan birkaç sene önce nazil olan ikinci bölümün bir araya getirilmesiyle teşekkül etmiştir. Yahudilerin Sebt'ine (Cumartesi gününe) karşılık, Müslümanlara Cuma'nın bağışlanması nedeniyle, bu iki bölüm bir araya getirilmiş olabilir. Burada Müslümanlar, Yahudilerin sebt'e karşı takındıkları tavır gibi Cuma'ya bir tavır takınmamaları konusunda uyarılıyorlar. Bu ayetler, Medine'de bir Cuma namazı vaktinde Mescid-i Nebevî'deki Müslümanları ticari bir kafilenin gelmesi üzerine davul sesini duyup, 12 kişi dışında hepsinin, gelen kafileye koşması üzerine nazil olmuştur.
Oysa onlar kafileye koştukları esnada, Hz. Peygamber (s.a) hutbe irad etmekteydi. Bu sebepten dolayı bu ayetler Cuma vaktinde (ezandan sonra) her türlü meşguliyeti ve alışverişi haram kılmıştır. Müslümanların Cuma vaktinde her türlü meşguliyeti bırakarak Allah'ın zikrine koşmaları gerekmektedir. Ancak namaz bittikten sonra, kendi işlerine dönüp, rızık aramak için yeryüzüne yayılabilirler. Bu bölüm Cuma hükümleri hakkında müstakil bir sure olabilirdi. Ama Yahudilerin Sebt gününü ihlal etmeleri nedeniyle uğradıkları kötü azabın kendi başlarına gelmemesi için Müslümanların uyarıldıkları diğer bölüm ile bir araya getirilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
62
Toplanma · Medine
الجمعة
11
Sure Adı Açıklaması
Sure; adını 9. ayetinden almıştır. Bu surede Cuma namazı ile ilgili hükümler beyan edilmiş olmasına rağmen, surede sadece Cuma Namazı işlenmiş değildir. Diğer surelerde olduğu gibi bu ad, bir alâmettir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İlk sekiz ayet Hicri 7. yılda ve muhtemelen Hayber fethinde yahut ondan bir zaman sonra nazil olmuştur. Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesei ve İbn Cerir; Ebu Hureyre'nin "Biz Rasulullah'ın huzurunda iken, bu ayetler nazil oldu" dediğini nakleder. Ebu Hureyre'nin ise Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra, Hayber'in fethinden önce Müslüman olduğu kesinlikle sabittir. İbn Hişam'a göre, Hayber, Hicri 7. yılda muharrem ayında, İbn Sa'd'a göreyse Cemaziyul-evvel'de fetholunmuştur. Dolayısıyla Yahudilerin bu son kalesi de feth olunduktan sonra Allah'ın onlara hitaben bu ayetleri inzal etmiş olması ihtimal dahilindedir. Yahut bu ayetler, Hayber'in fethinden sonra Arabistan'ın kuzeyindeki Yahudi kabilelerin İslâm yönetimine bağlanmasıyla birlikte indirilmiş olabilir.
Son üç ayet, hicretten kısa bir zaman sonra nazil olmuştur; zira Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye geldiğinin 5. günü Cuma Namazı kıldırmış ve bu ayetler Cuma günü namaz esnasında vuku bulan bir olay üzerine indirilmiştir. Bu ayetlerde Müslümanlara, toplantılarda nasıl davranılması gerektiği hususunda tebliğde bulunulmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Yukarıda da zikredildiği gibi, bu surenin iki ayrı bölümü, iki ayrı dönemde nazil olmuştur. Bu bakımdan konuları ve muhatapları da farklıdır. Ancak bir münasebet dolayısıyla bu iki bölüm bir araya getirilmiştir. Bu münasebeti anlayabilmek için, her iki bölümü de ayrı ayrı ele almak daha uygun olur.
Cuma Suresi'nin ilk sekiz ayeti nazil olduğunda, İslâm davetini önlemek için, Yahudilerin sarfettikleri tüm çabalar, geçen 6 yıl süresince başarısız olmuştu. Başlangıçta Medine'deki üç güçlü Yahudi kabilesi (Beni Kaynuka, Beni Kurayza, Beni Nadir) Hz. Peygamber'e (s.a) tüm güçleriyle karşı koymuşlar ve sonuçta kabilelerden biri tamamen yok olurken, diğer ikisi ülkelerini terketmek zorunda kalmışlardır. Daha sonra ise, Yahudiler diğer Arap kabilelerini kışkırtarak onları Medine'ye saldırmaları için teşvik ederler. Ancak bu sefer onların hepsi Ahzab Savaşı'nda bozguna uğrarlar. Geriye, Medine'den sürülen çok sayıdaki Yahudinin de toplandığı en büyük kaleleri Hayber kalmıştı. Bu ayetler nazil olduğunda, onlar da fazla karşı koymadan teslim olmuşlar ve bizzat kendi başvuruları üzerine Müslümanların zimmetinde orada kalmayı kabul etmişlerdir. Bu son yenilgiden sonra, Arabistan'daki Yahudi gücü tamamen ortadan kaldırılmış ve Vadi'l-Kura, Fedek, Teyme, Tebuk hepsi de arka arkaya teslim alınmıştır. Öyle ki, İslâm'ın adını bile duymak istemeyen o Yahudiler, İslâm'ın zimmeti altına girmek zorunda kalmışlardır. Böyle bir atmosferde Allah Teâlâ bu sureyle, onlara bir kez daha seslendi ve bu muhtemelen Kur'an'da zikredilen, Yahudilere yapılmış son hitaptı. Bu hitabede üç nokta vurgulanmıştır:
a) Sizler bu peygamberi, kendi kavminize değil, tahkir ederek "ümmî" dediğiniz başka bir kavme mensup olduğu için reddediyorsunuz. Peygamberin sizin kavminizden olma zorunluluğu batıl bir düşünceden başka bir şey değildir. Yine kavminize mensup olmayan ve peygamberlik iddiasında bulunan bir kimsenin ancak bir yalancı olabileceği şeklindeki düşünce de sizin vehminizdir. Çünkü "nübüvvet" şerefinin sadece kendi soyunuzun tekelinde olduğunu kabul ediyor ve Ümmîler arasında hiçbir zaman bir peygamberin gelmeyeceğini sanıyorsunuz. Oysa Allah o ümmiler arasından bir peygamber çıkarmıştır. O peygamber ki gözlerinizin önünde sizlere "mesaj" tebliğ etmekte, insanları tezkiye edip, sapıklıktan kurtararak, onlara doğru yolu göstermektedir. Bu, Allah'ın bir lütfudur ve O dilediğini "peygamberlik" ile şereflendiririr. Sizlere, istediğiniz bir kimseye peygamberliğin verilmesi veyahut istemediğiniz kimsenin peygamberlikten mahrum olması gibi bir lütufta bulunulmamıştır.
b) Sizler Tevrat'ı yüklenen kimseler olmanıza rağmen, onun kıymetini bilemediniz ve sorumluluğunuzu yerine getiremediniz. Sizler tıpkı kitaplar yüklendiği halde, o kitaplarda neler yazdığını bilmeyen merkeplere benziyorsunuz. Hatta sizlerin durumu merkepten de kötüdür. Çünkü merkep şuur sahibi olmadığı gibi, "anlamak" şeklinde bir mükellefiyeti de yoktur. Oysa sizlere şuur verildiği halde, sizler Allah'ın kitabını taşımanın sorumluluğundan kaçmakla kalmıyor, O'nun ayetlerini bile bile yalanlıyorsunuz. Üstelik buna rağmen, kendinizi Allah'ın sevgili kulları olarak kabul ediyor, "nübüvvet" nimetinin sadece size mahsus bir hak olduğunu ve ayrıca ne yaparsanız yapın, Allah'ın gönderdiği mesajın sorumluluğunu yerine getirin-getirmeyin, yine de Allah Teâlâ'nın sizin isteğinize uyarak, mesajını sizlerden başkasına yüklemeyeceğini sanıyorsunuz.
c) Sizler, gerçekten Allah'ın sevgili kulları olsaydınız ve gerçekten Allah indinde büyük izzet ve ikrama mazhar olacağınıza inansaydınız eğer, ölümden bu derece korkmamanız gerekirdi. Ancak sizler sırf ölüm korkusuyla dalâlet içinde yaşamayı kabul edip, bu yüzden geçen birkaç sene içerisinde sürekli yenilgiyi tercih ettiniz. Sizlerin bu hali bile, yaptıklarınızın doğru olmadığını bildiğinize tek başına delildir. Sizler, bu halinizle Allah'ın huzuruna gittiğinizde, orada bu dünyadakinden daha zelil olacağınızı pekalâ biliyorsunuz.
Bu sure, birinci bölümle, ondan birkaç sene önce nazil olan ikinci bölümün bir araya getirilmesiyle teşekkül etmiştir. Yahudilerin Sebt'ine (Cumartesi gününe) karşılık, Müslümanlara Cuma'nın bağışlanması nedeniyle, bu iki bölüm bir araya getirilmiş olabilir. Burada Müslümanlar, Yahudilerin sebt'e karşı takındıkları tavır gibi Cuma'ya bir tavır takınmamaları konusunda uyarılıyorlar. Bu ayetler, Medine'de bir Cuma namazı vaktinde Mescid-i Nebevî'deki Müslümanları ticari bir kafilenin gelmesi üzerine davul sesini duyup, 12 kişi dışında hepsinin, gelen kafileye koşması üzerine nazil olmuştur.
Oysa onlar kafileye koştukları esnada, Hz. Peygamber (s.a) hutbe irad etmekteydi. Bu sebepten dolayı bu ayetler Cuma vaktinde (ezandan sonra) her türlü meşguliyeti ve alışverişi haram kılmıştır. Müslümanların Cuma vaktinde her türlü meşguliyeti bırakarak Allah'ın zikrine koşmaları gerekmektedir. Ancak namaz bittikten sonra, kendi işlerine dönüp, rızık aramak için yeryüzüne yayılabilirler. Bu bölüm Cuma hükümleri hakkında müstakil bir sure olabilirdi. Ama Yahudilerin Sebt gününü ihlal etmeleri nedeniyle uğradıkları kötü azabın kendi başlarına gelmemesi için Müslümanların uyarıldıkları diğer bölüm ile bir araya getirilmiştir.
Göklerde ne var yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih (O’nun her türlü noksan sıfatlardan ve ortakları bulunmaktan mutlak münezzeh olduğunu ilan) eder. (O Allah ki,) Melik (varlık üzerinde mutlak hakim) dir; Kuddûs (Kendisi her türlü eksiklik ve lekeden uzak olduğu gibi, kâinatı da daima tertemiz tutan)dır; Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.— A.Ünal
آنچه در آسمان ها و آنچه در زمین است، خدا را [به پاک بودن از هر عیب و نقصی] می ستایند، خدایی که فرمانروای هستی و بی نهایت پاکیزه و توانای شکست ناپذیر و حکیم است.— IRI — H.Ansarian
Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
O (Allah), kendilerine Kitap verilmemiş ve (pek çoğu itibariyle) okuma–yazma da bilmeyen insanlar arasında, kendi içlerinden (onlarla aynı kavimden ve aynı dili konuşan) bir rasûl gönderdi. O Rasûl, onlara (Allah’ın kendisine vahyettiği) âyetlerini okuyor (ve bizzat kendilerini, dış dünyalarını, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak onlara anlatıyor); (zihinlerini yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerini bâtıl inanç ve günahlardan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek,) onları arındırıyor; onlara (Allah’ın kendisine indirmekte olduğu) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor. Onlar, bundan önce ancak apaçık bir sapıklık ve yitip–gitmişlik içindeydiler.— A.Ünal
اوست که در میان مردم بی سواد، پیامبری از خودشان برانگیخت تا آیات او را بر آنان بخواند و آنان را [از آلودگی های فکری و روحی] پاکشان کند و به آنان کتاب و حکمت بیاموزد، و آنان به یقین پیش از این در گمراهی آشکاری بودند.— IRI — H.Ansarian
Ve âharîne minhum lemmâ yelhakû bi him, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
(Allah, o Rasûlü) daha henüz o (Araplara) katılmamış bulunan diğer topluluklara da göndermiştir. O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.— A.Ünal
و [نیز پیامبر را] بر مردمی دیگر [از عرب و غیر عرب] که هنوز به آنان نپیوسته اند [برانگیخت]. و او توانای شکست ناپذیر و حکیم است.— IRI — H.Ansarian
Tevrat’ı yüklenip (öğrenip de, onu başkalarına da öğretme ve günlük hayatta uygulanmasını sağlama yükümlülüğü altında bulunan), fakat buna rağmen bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, tıpkı ciltlerle kitap taşıyan bir merkebe benzer. Allah’ın âyetlerini yalanlayan bir topluluk için ne kötü bir benzeme bu! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.— A.Ünal
وصف کسانی که عمل کردن به تورات به آنان تکلیف شده است، آن گاه به آن عمل نکردند، مانند درازگوشی است که کتاب هایی را [که هیچ آگاهی به محتویات آنها ندارد] حمل می کند. چه بد است سرگذشت مردمی که آیات خدا را تکذیب کردند. و خدا مردم ستمکار را هدایت نمی کند.— IRI — H.Ansarian
Kul yâ eyyuhâllezîne hâdû in zeamtum ennekum evliyâu lillâhi min dûnin nâsi fe temennevul mevte in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
De ki: “Ey yahudi olan, kendileri için ‘Biz yahudiyiz’ diyenler! İnsanlar içinde yalnızca kendinizin Allah’ın gözdeleri olduğunuzu iddia ediyorsanız, haydi (O’na kavuşmak için ne duruyorsunuz?) Eğer bu iddianızda tutarlı ve samimi iseniz, hemen ölümü temenni edin.”— A.Ünal
بگو: ای یهودیان! اگر گمان می کنید که فقط شما دوستان خدایید نه مردم دیگر، پس آرزوی مرگ کنید اگر راستگویید [چون دوستان خدا برای رسیدن به لقاء او مشتاق مرگ هستند.]— IRI — H.Ansarian
Ve lâ yetemennevnehû ebeden bi mâ kaddemet eydîhim, vallâhu alîmun biz zâlimîn(zâlimîne).
Oysa onlar, bizzat işleyip kendi elleriyle (Âhiret’e gönderdikleri) günahları sebebiyle (asla Allah’a kavuşmayı istemez ve bunun için de) ölümü katiyen temenni etmezler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.— A.Ünal
ولی آنان به سبب گناهانی که مرتکب شده اند هرگز آروزی مرگ نمی کنند، و خدا به ستمکاران داناست.— IRI — H.Ansarian
Kul innel mevtellezî tefirrûne minhu fe innehu mulâkîkum summe tureddûne ilâ âlimil gaybi veş şehâdeti fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
De ki: “Kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi muhakkak karşılayacaktır. Sonra da, gaybı ve şahadeti (duyuların ötesini ve onların algı sahasına giren her şeyi) bilen (Allah’ın) huzuruna çıkarılacaksınız ve O, (dünyada iken) ne işlemişseniz hepsini size tek tek bildirecek ve onlardan dolayı sizi sorguya çekecektir.— A.Ünal
بگو: بی تردید مرگی را که از آن می گریزید با شما دیدار خواهد کرد، سپس به سوی دانای نهان و آشکار بازگردانده می شوید، پس شما را به اعمالی که همواره انجام می دادید، آگاه خواهد کرد.— IRI — H.Ansarian
Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ nûdiye lis salâti min yevmil cumuati fes’av ilâ zikrillâhi ve zerûl bey’a, zâlikum hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).
Ey iman edenler! Cuma günü ezan ile namaza çağrıldığınızda derhal (namaz ve hutbe ile) Allah’ı anmaya koşun ve işi, alışverişi bırakın. Eğer biliyorsanız, sizin için hayırlı olan budur.— A.Ünal
ای مؤمنان! چون برای نماز روز جمعه ندا دهند، به سوی ذکر خدا بشتابید، و خرید و فروش را رها کنید. که این [اقامه نماز جمعه و ترک خرید و فروش] برای شما بهتر است اگر [به پاداشش] معرفت و آگاهی داشتید.— IRI — H.Ansarian
Fe izâ kudiyetıs salâtu fenteşirû fîl ardı vebtegû min fadlillâhi vezkurûllâhe kesîren leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Namaz tamamlanınca artık yeryüzüne yayılabilir ve Allah’ın lütf u ihsanından rızkınızı temine çalışabilirsiniz. Bununla birlikte (namaz kılarak, ayrıca namaz dışında da) Allah’ı çok anın ki, (her iki dünyada da) kurtuluşa erebilesiniz.— A.Ünal
و چون نماز پایان گیرد، در زمین پراکنده شوید و از فضل و رزق خدا جویا شوید و خدا را بسیار یاد کنید تا رستگار شوید.— IRI — H.Ansarian
Ve izâ reev ticâreten ev lehveninfaddû ileyhâ ve terekûke kâimâ(kâimen), kul mâ indallâhi hayrun minel lehvi ve minet ticâreh(ticâreti), vallâhu hayrur râzıkîn(râzıkîne).
Bir ticaret veya bir eğlence görünce oraya doğru sökün edip, seni hutbede ayakta bırakıverdiler. De ki: “Allah’ın nezdindeki (nasip), eğlenceden de, ticaretten de hayırlıdır. Allah, Kendisinden hayırlı rızkın beklenmesi gereken ve rızık vermede nihaî mertebede hayır sahibi olandır.”— A.Ünal
و [برخی از مردم] چون تجارت یا مایه سرگرمی ببینند [از صف یک پارچه نماز] به سوی آن پراکنده شوند و تو را در حالی که [بر خطبه نماز] ایستاده ای، رها کنند. بگو: پاداش و ثوابی که نزد خداست از سرگرمی و تجارت بهتر است، و خدا بهترین روزی دهندگان است.— IRI — H.Ansarian
62:11
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar