Sure, adını 10. ayette geçen ve duman manasına gelen "Duhan" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili herhangi bir rivayet olmamasına rağmen muhtevasından surenin, Zuhruf ve ondan önceki birkaç surenin nazil olduğu dönemlerde, ancak onlardan sonra indiği anlaşılmaktadır. Tarihsel arka planı şudur: Mekke'de kafirlerin muhalefeti oldukça şiddetlenmişti ve her geçen gün de artmaktaydı. Bu sıralarda Rasulullah (s.a) şöyle duada bulundu: "Ya Rabbi! Yusuf'a kıtlık göndermek suretiyle nasıl yardım ettiysen, aynı şekilde Arabistan'a da kıtlık göndererek bana yardım et." Böyle dua etmekle Hz. Peygamber (s.a) kıtlık gelince kafirlerin Allah'ı hatırlayacaklarını ve kalplerinin yumuşayıp nasihata kulak vereceklerini ummuştu. Sonuçta Allah, elçisinin duasını kabul etti ve bölgede şiddetli bir kıtlık hüküm sürmeye başladı. Bunun üzerine Kureyş'in bazı ileri gelenleri (İbn Mesud'un rivayetine göre Ebu Süfyan) , Hz. Peygamber'e (s.a) gelip, "Kavmine merhamet et ve Allah'a bizim için yalvar" diye rica ettiler. İşte bu sure tam o dönemlerde nazil olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Sure, Mekke'deki kafirlere bir uyarı ve açıklama niteliğinde birkaç hususla başlamaktadır:
1) "Sizlerin, bu kitabı Muhammed uydurdu" şeklindeki düşünceleriniz yanlıştır. Kur'an'ın bizzat kendisi, "Bu kitabın beşer sözü olmadığına, bizzat Allah gibi yüce bir zat tarafından nazil olduğuna şehadet etmektedir."
2) "Sizler bu Kitab'ın değerini takdir edemiyor ve onun kendiniz için bir musibet olduğunu zannediyorsunuz. Oysa, Allah'ın elçisini göndererek, O'na yüce bir Kitab indirmesinin sizler için çok mübarek bir hadise olduğu apaçık bir gerçektir."
3) "Şayet sizler, bu yüce peygamberi ve mübarek Kitab'ı yenilgiye uğratacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Elçimizi ve mübarek Kitab'ı göndermeye karar verdiğimiz o an, mübarek bir andır. Dolayısıyla Allah'ın kararı kesindir ve hiç kimsenin O'nun kararını değiştirmeye gücü yetmez. Ayrıca O'nun kararlarında bir eksiklik veya yanlışlık ihtimali sözkonusu bile değildir. O, kainatın efendisidir. Herşeyi duyan, bilen ve hikmet sahibidir. Binaenaleyh, O'na karşı çıkmak kolay bir iş değildir."
4) "Sizlerin de bildiği ve kabul ettiği gibi, yerin, göğün ve kainatın içindeki herşeyin mülkü Allah'ın elindedir. Can veren ve alan O'dur. Fakat sizler tüm bu gerçekleri bilmenize rağmen, Allah'tan başka tanrılara kullukta ısrar ediyorsunuz. Ancak, atalarınızın da o tanrılara tapmış olmasından başka elinizde bir delil bulunmamaktadır. Oysa, şuurlu bir şekilde Allah'ın herşeyi yarattığına ve canı verenin de alanın da O olduğuna inanan bir kimse, Allah'tan başka ma'bud olmayacağını kabul eder. Atalarınız dalâlet içinde yaşadı diye sizlerin de onları taklit ederek dalâlet içinde yaşamanız gerekmez. Sizleri yaratan Allah, onları da yarattı. Onlar da bir tek ilaha kulluk etmeliydi, sizler de bir tek ilaha kulluk etmelisiniz."
5) "Allah'ın "Rab" ve "Rahim" olmasının anlamı, O'nun sadece sizi rızıklarla beslemesi demek değildir. O, bunların yanısıra, hidayeti vasıtasıyla doğru yolu bulabilmeniz için, sizlere elçisini göndermiş ve bu kitabı indirmiştir."
Böyle bir girişten sonra Arabistan'daki yaygın kıtlık olayı ele alınmıştır. Yukarıda da açıklandığı gibi, bu kıtlık Rasulullah'ın (s.a) duası sonucunda vuku bulmuştur. Rasulullah, kıtlığın tesiriyle Kureyşlilerin kibirinin azalacağını ve Allah'ın gönderdiği mesaja kulak vereceklerini düşünüyordu. Nitekim birçok Kureyşli, Allah'a "Eğer bizi bu musibetten kurtaracak olursan, sana halis olarak kulluk edeceğiz" diye yalvarmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Allah, Peygamberine "Bunların ders alacağını sanma. Onlar sana karşı geldiler. Senin ahlâkından, hayat içerisindeki her davranışından hak peygamber olduğunun anlaşılmasına rağmen, onlar yine de sana inanmadılar. Dolayısıyla bu kıtlıktan bir ders almayacakları da bellidir." diye nasihat etmiştir.
Diğer yandan kafirlere hitaben de "Sizler yalan söylüyorsunuz. Biz sizin üzerinizden bu musibeti defetsek bile, sizler yine bundan ders almazsınız. Aslında sizler daha büyük bir musibet istiyorsunuz." denilmiştir.
Aynı konu işlenmeye devam edilerek, Firavun ve kavminden bahsedilmiş ve şöyle denmiştir: "Biz, Firavun ve kavmini de tıpkı Kureyş'i ve ileri gelenlerini imtihan ettiğimiz gibi imtihan etmiş ve onlara şerefli bir elçi göndermiştik. Ancak onlar, o elçinin apaçık mucizelerini gördükleri halde, hak peygamberi yalanlamışlar ve inatlarında ısrar ederek onu öldürmeye bile kalkışmışlardı. Oysa onun, Allah'ın bir elçisi olduğunu biliyorlardı. Biz de onları, sonradan geleceklere ibret olacak bir azab ile yakaladık.
Daha sonra Mekkeli müşriklerin inkar ettikleri ahiret konusuna değinilmiştir. Çünkü onlar, "Ölümden sonra diriltilmiş herhangi bir kimse görmedik, şayet doğru söylüyorsan bizim ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım" diyorlardı. Ahiret ile ilgili olmak üzere iki delil öne sürülmüştür:
1) Ahiret akidesini inkar etmek, beraberinde her zaman ahlâkî bir çöküntüyü de getirmiştir.
2) Bu kainata dikkatlice bakıldığında, kainatın bir oyun ve onu yaratanın da eğlence arayan biri olmadığı açıkça görülecektir. Bu, hikmet üzere kurulmuş bir nizamdır, onu yaratan ve sahibi olan Allah hikmet sahibidir. O, anlamsız hiçbir şey yaratmaz. Kafirlerin "Eğer hak peygambersen ve ölümden sonra diriliş mümkün ise, bizim ölmüş atalarımızı dirilterek bu iddianı ispatla" şeklindeki sorularına gelince, bu soruya da şöyle cevap verilmiştir: "Bu, hiçkimsenin keyfine göre yapılmaz. Bunun için belli bir vakit tayin edilmiştir. O vakit geldiğinde tüm insanlar diriltilecek ve Allah'ın huzuruna getirilerek hesaba çekileceklerdir. O vakti bir düşünün. Şayet kurtulmak istiyorsanız, davranışlarınızı ona göre ayarlayın. O gün hiç kimse kendi gücüyle kurtulmayacağı gibi, kimsenin de birbaşkasını kurtarma gücü yoktur."
Kıyamet gününde kurulacak olan mahkemeden bahsedilerek, suçluların feci akibeti ve salih amel işleyenlerin görecekleri mükafat hakkında açıklamalar yapılmıştır. Ve en sonunda da "Bu Kur'an, sizlerin kendi dilinde ve anlaşılır bir uslupla nazil olmuştur. Fakat sizler yine de anlamamakta diretiyorsanız, o takdirde başınıza gelecek olan akibeti bekleyin. Nitekim peygamberler de beklemektedir. Vakti gelince hep birlikte olacakları görürsünüz." denilerek sureye son verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
44
Duman · Mekke
الدخان
59
Sure Adı Açıklaması
Sure, adını 10. ayette geçen ve duman manasına gelen "Duhan" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili herhangi bir rivayet olmamasına rağmen muhtevasından surenin, Zuhruf ve ondan önceki birkaç surenin nazil olduğu dönemlerde, ancak onlardan sonra indiği anlaşılmaktadır. Tarihsel arka planı şudur: Mekke'de kafirlerin muhalefeti oldukça şiddetlenmişti ve her geçen gün de artmaktaydı. Bu sıralarda Rasulullah (s.a) şöyle duada bulundu: "Ya Rabbi! Yusuf'a kıtlık göndermek suretiyle nasıl yardım ettiysen, aynı şekilde Arabistan'a da kıtlık göndererek bana yardım et." Böyle dua etmekle Hz. Peygamber (s.a) kıtlık gelince kafirlerin Allah'ı hatırlayacaklarını ve kalplerinin yumuşayıp nasihata kulak vereceklerini ummuştu. Sonuçta Allah, elçisinin duasını kabul etti ve bölgede şiddetli bir kıtlık hüküm sürmeye başladı. Bunun üzerine Kureyş'in bazı ileri gelenleri (İbn Mesud'un rivayetine göre Ebu Süfyan) , Hz. Peygamber'e (s.a) gelip, "Kavmine merhamet et ve Allah'a bizim için yalvar" diye rica ettiler. İşte bu sure tam o dönemlerde nazil olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Sure, Mekke'deki kafirlere bir uyarı ve açıklama niteliğinde birkaç hususla başlamaktadır:
1) "Sizlerin, bu kitabı Muhammed uydurdu" şeklindeki düşünceleriniz yanlıştır. Kur'an'ın bizzat kendisi, "Bu kitabın beşer sözü olmadığına, bizzat Allah gibi yüce bir zat tarafından nazil olduğuna şehadet etmektedir."
2) "Sizler bu Kitab'ın değerini takdir edemiyor ve onun kendiniz için bir musibet olduğunu zannediyorsunuz. Oysa, Allah'ın elçisini göndererek, O'na yüce bir Kitab indirmesinin sizler için çok mübarek bir hadise olduğu apaçık bir gerçektir."
3) "Şayet sizler, bu yüce peygamberi ve mübarek Kitab'ı yenilgiye uğratacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Elçimizi ve mübarek Kitab'ı göndermeye karar verdiğimiz o an, mübarek bir andır. Dolayısıyla Allah'ın kararı kesindir ve hiç kimsenin O'nun kararını değiştirmeye gücü yetmez. Ayrıca O'nun kararlarında bir eksiklik veya yanlışlık ihtimali sözkonusu bile değildir. O, kainatın efendisidir. Herşeyi duyan, bilen ve hikmet sahibidir. Binaenaleyh, O'na karşı çıkmak kolay bir iş değildir."
4) "Sizlerin de bildiği ve kabul ettiği gibi, yerin, göğün ve kainatın içindeki herşeyin mülkü Allah'ın elindedir. Can veren ve alan O'dur. Fakat sizler tüm bu gerçekleri bilmenize rağmen, Allah'tan başka tanrılara kullukta ısrar ediyorsunuz. Ancak, atalarınızın da o tanrılara tapmış olmasından başka elinizde bir delil bulunmamaktadır. Oysa, şuurlu bir şekilde Allah'ın herşeyi yarattığına ve canı verenin de alanın da O olduğuna inanan bir kimse, Allah'tan başka ma'bud olmayacağını kabul eder. Atalarınız dalâlet içinde yaşadı diye sizlerin de onları taklit ederek dalâlet içinde yaşamanız gerekmez. Sizleri yaratan Allah, onları da yarattı. Onlar da bir tek ilaha kulluk etmeliydi, sizler de bir tek ilaha kulluk etmelisiniz."
5) "Allah'ın "Rab" ve "Rahim" olmasının anlamı, O'nun sadece sizi rızıklarla beslemesi demek değildir. O, bunların yanısıra, hidayeti vasıtasıyla doğru yolu bulabilmeniz için, sizlere elçisini göndermiş ve bu kitabı indirmiştir."
Böyle bir girişten sonra Arabistan'daki yaygın kıtlık olayı ele alınmıştır. Yukarıda da açıklandığı gibi, bu kıtlık Rasulullah'ın (s.a) duası sonucunda vuku bulmuştur. Rasulullah, kıtlığın tesiriyle Kureyşlilerin kibirinin azalacağını ve Allah'ın gönderdiği mesaja kulak vereceklerini düşünüyordu. Nitekim birçok Kureyşli, Allah'a "Eğer bizi bu musibetten kurtaracak olursan, sana halis olarak kulluk edeceğiz" diye yalvarmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Allah, Peygamberine "Bunların ders alacağını sanma. Onlar sana karşı geldiler. Senin ahlâkından, hayat içerisindeki her davranışından hak peygamber olduğunun anlaşılmasına rağmen, onlar yine de sana inanmadılar. Dolayısıyla bu kıtlıktan bir ders almayacakları da bellidir." diye nasihat etmiştir.
Diğer yandan kafirlere hitaben de "Sizler yalan söylüyorsunuz. Biz sizin üzerinizden bu musibeti defetsek bile, sizler yine bundan ders almazsınız. Aslında sizler daha büyük bir musibet istiyorsunuz." denilmiştir.
Aynı konu işlenmeye devam edilerek, Firavun ve kavminden bahsedilmiş ve şöyle denmiştir: "Biz, Firavun ve kavmini de tıpkı Kureyş'i ve ileri gelenlerini imtihan ettiğimiz gibi imtihan etmiş ve onlara şerefli bir elçi göndermiştik. Ancak onlar, o elçinin apaçık mucizelerini gördükleri halde, hak peygamberi yalanlamışlar ve inatlarında ısrar ederek onu öldürmeye bile kalkışmışlardı. Oysa onun, Allah'ın bir elçisi olduğunu biliyorlardı. Biz de onları, sonradan geleceklere ibret olacak bir azab ile yakaladık.
Daha sonra Mekkeli müşriklerin inkar ettikleri ahiret konusuna değinilmiştir. Çünkü onlar, "Ölümden sonra diriltilmiş herhangi bir kimse görmedik, şayet doğru söylüyorsan bizim ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım" diyorlardı. Ahiret ile ilgili olmak üzere iki delil öne sürülmüştür:
1) Ahiret akidesini inkar etmek, beraberinde her zaman ahlâkî bir çöküntüyü de getirmiştir.
2) Bu kainata dikkatlice bakıldığında, kainatın bir oyun ve onu yaratanın da eğlence arayan biri olmadığı açıkça görülecektir. Bu, hikmet üzere kurulmuş bir nizamdır, onu yaratan ve sahibi olan Allah hikmet sahibidir. O, anlamsız hiçbir şey yaratmaz. Kafirlerin "Eğer hak peygambersen ve ölümden sonra diriliş mümkün ise, bizim ölmüş atalarımızı dirilterek bu iddianı ispatla" şeklindeki sorularına gelince, bu soruya da şöyle cevap verilmiştir: "Bu, hiçkimsenin keyfine göre yapılmaz. Bunun için belli bir vakit tayin edilmiştir. O vakit geldiğinde tüm insanlar diriltilecek ve Allah'ın huzuruna getirilerek hesaba çekileceklerdir. O vakti bir düşünün. Şayet kurtulmak istiyorsanız, davranışlarınızı ona göre ayarlayın. O gün hiç kimse kendi gücüyle kurtulmayacağı gibi, kimsenin de birbaşkasını kurtarma gücü yoktur."
Kıyamet gününde kurulacak olan mahkemeden bahsedilerek, suçluların feci akibeti ve salih amel işleyenlerin görecekleri mükafat hakkında açıklamalar yapılmıştır. Ve en sonunda da "Bu Kur'an, sizlerin kendi dilinde ve anlaşılır bir uslupla nazil olmuştur. Fakat sizler yine de anlamamakta diretiyorsanız, o takdirde başınıza gelecek olan akibeti bekleyin. Nitekim peygamberler de beklemektedir. Vakti gelince hep birlikte olacakları görürsünüz." denilerek sureye son verilmiştir.
2-3. Apaçık olan Kitâb’a (Kur’ân’a) kasem olsun ki, (Habibim!) Biz onu mübarek bir gecede nâzil ettik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız.— E. Demiryent
2-3. Apaçık olan Kitâb’a (Kur’ân’a) kasem olsun ki, (Habibim!) Biz onu mübarek bir gecede nâzil ettik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız.— E. Demiryent
به راستی ما آن را در شبی پربرکت نازل کردیم؛ زیرا که همواره بیم دهنده بوده ایم؛— IRI — H.Ansarian
44:3
4
ف۪يهَا يُفْرَقُ كُـلُّ اَمْرٍ حَـك۪يمٍۜ ٤
Fihâ yufreku kullu emrin hakîm(hakîmin).
4-5-6. Her hikmetli iş, nezdimizden bir emirle, o (mübarek) gecede ayırt edilir. Doğrusu Rabbinden bir rahmet olarak, peygamberleri gönderen Biziz. Şüphesiz O her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir.— E. Demiryent
در آن شب هر کار استواری [به اراده خدا] فیصله می یابد.— IRI — H.Ansarian
4-5-6. Her hikmetli iş, nezdimizden bir emirle, o (mübarek) gecede ayırt edilir. Doğrusu Rabbinden bir rahmet olarak, peygamberleri gönderen Biziz. Şüphesiz O her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir.— E. Demiryent
[نزول قرآن] کاری است [که] از نزد ما [صورت پذیرفته است؛] زیرا ما همواره فرستنده [وحی و پیامبران] بوده ایم.— IRI — H.Ansarian
Rahmeten min rabbik(rabbike), innehu huves semîul alîm(alîmu).
4-5-6. Her hikmetli iş, nezdimizden bir emirle, o (mübarek) gecede ayırt edilir. Doğrusu Rabbinden bir rahmet olarak, peygamberleri gönderen Biziz. Şüphesiz O her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir.— E. Demiryent
[همه این واقعیات] به سبب رحمتی از سوی پروردگار توست؛ بی تردید او شنوا وداناست.— IRI — H.Ansarian
Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).
13-14. (Azabımızı görünce, “Biz îmân ettik” derler ama) onlar için (düşünüp) öğüt almak nerede! Oysa kendilerine (tarafımızdan) hakkı açıklayan bir peygamber gelmişti (de hakkı inkâr ederek öğüt almamışlardı). Sonra (peygamberden) yüz çevirmişler ve (bu peygamberlik iddiâsında bulunan) kendisine bir şeyler öğretilmiş mecnunun biridir demişlerdi.— E. Demiryent
[در آن موقعیت سخت] چگونه برای آنان جای پند گرفتن و هوشیاری است و حال آنکه [پیش از این عذاب] پیامبری روشنگر برای آنان آمد [و پند نگرفتند.]— IRI — H.Ansarian
Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).
13-14. (Azabımızı görünce, “Biz îmân ettik” derler ama) onlar için (düşünüp) öğüt almak nerede! Oysa kendilerine (tarafımızdan) hakkı açıklayan bir peygamber gelmişti (de hakkı inkâr ederek öğüt almamışlardı). Sonra (peygamberden) yüz çevirmişler ve (bu peygamberlik iddiâsında bulunan) kendisine bir şeyler öğretilmiş mecnunun biridir demişlerdi.— E. Demiryent
آن گاه از او روی گرداندند و گفتند: تعلیم یافته ای دیوانه است!!— IRI — H.Ansarian
O gün, onları büyük bir şiddetle (azabımız ile) yakalarız ve şüphesiz biz onlara (ısrarla hakkı inkâr etmelerinden dolayı) müstahak oldukları cezayı veririz.— E. Demiryent
[ما از آنان انتقام خواهیم گرفت آن] روزی که آنان را با قدرتی بسیار سخت بگیریم؛ زیرا که ما انتقام گیرنده ایم.— IRI — H.Ansarian
En eddû ileyye ibâdallâh(ibâdallâhi), innî lekum resûlun emîn(emînun).
(Mûsâ, şöyle demişti:) “Allah’ın kullarını (her türlü zulmü reva gördüğünüz, köle olarak kullandığınız esaret altındaki İsrâiloğullarını, Mısır’dan çıkararak, başka bir yere götürmem için) bana teslim edin. Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.— E. Demiryent
که [به آنان گفت:] بندگان خدا را [که به آزار و شکنجه شما گرفتارند] به من واگذارید؛ زیرا من برای شما فرستاده ای امینم.— IRI — H.Ansarian
Fe deâ rabbehû enne hâulâi kavmun mucrimûn(mucrimûne).
Sonra (Mûsâ, ezelî ve ebedî ilmi ile her şeyi bilen) Rabbine, (Ey Rabim!) “Şüphesiz bunlar (ısrarla hakkı inkâr eden) suçlu/kâfir bir kavimdir (artık müstahak oldukları cezayı ver)” diye dua etti.— E. Demiryent
[فرعونیان دست از آزردنش برنداشتند و مردم را از ایمان آوردن مانع شدند] پس پروردگارش را خواند که اینان قومی گناهکارند.— IRI — H.Ansarian
Fe esri bi ibâdî leylen innekum muttebeûn(muttebeûne).
(Allah buyurdu ki:) “O hâlde kullarımı (sana tâbi olan İsrâiloğullarını) geceleyin yola çıkar, şüphesiz siz (Firavun ve ordusu tarafından) takip edileceksiniz.— E. Demiryent
[گفتم:] بندگانم را شبانه حرکت ده؛ زیرا شما مورد تعقیب هستید،— IRI — H.Ansarian
(Sen ve sana tâbi olanlar karşı kıyıya geçtikten sonra,) denizi (o hâli ile) açık hâlde bırak. Çünkü onlar (denizde) boğulacak bir ordudur.”— E. Demiryent
و دریا را با [همان] راه های گشاده [که برای عبور شما باز کردیم] پشت سر بگذار [تا فرعونیان هم در آن درآیند]؛ زیرا آنان سپاهی محکوم به غرق شدن هستند.— IRI — H.Ansarian
44:24
25
كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ٥٢
Kem terekû min cennâtin ve uyûn(uyûnin).
25-26-27. Onlar (Firavun ve kavmi, denizde helâk olduktan sonra) nice bahçeleri ve pınarları, nice ekinleri ve (kendilerince) kıymetli makamları ve içerisinde sefa sürdükleri pek çok nimeti arkalarında bıraktılar.— E. Demiryent
چه بسیار بوستان ها و چشمه سارانی که آنان [پس از خود] بر جای گذاشتند،— IRI — H.Ansarian
44:25
26
وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ ٦٢
Ve zurûin ve makâmin kerîm(kerîmin).
25-26-27. Onlar (Firavun ve kavmi, denizde helâk olduktan sonra) nice bahçeleri ve pınarları, nice ekinleri ve (kendilerince) kıymetli makamları ve içerisinde sefa sürdükleri pek çok nimeti arkalarında bıraktılar.— E. Demiryent
و کشتزار و جایگاه های نیکو و باارزش،— IRI — H.Ansarian
44:26
27
وَنَعْمَةٍ كَانُوا ف۪يهَا فَاكِه۪ينَۙ ٧٢
Ve na’metin kânû fîhâ fâkihîn(fâkihîne).
25-26-27. Onlar (Firavun ve kavmi, denizde helâk olduktan sonra) nice bahçeleri ve pınarları, nice ekinleri ve (kendilerince) kıymetli makamları ve içerisinde sefa sürdükleri pek çok nimeti arkalarında bıraktılar.— E. Demiryent
و نعمت هایی که با آسایش و خوشی از آن برخوردار بودند.— IRI — H.Ansarian
44:27
28
كَذٰلِكَ۠ وَاَوْرَثْنَاهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ ٨٢
Kezâlik(kezâlike), ve evresnâhâ kavmen âharîn(âharîne).
İşte böyle! Biz onlara (Firavun ve kavminin geride bıraktıkları mala, mülke) başka bir topluluğu (İsrâiloğullarını) vâris kıldık.— E. Demiryent
[آری، سرانجام کارشان] چنین بود و ما همه آنها را به قومی دیگر به میراث دادیم.— IRI — H.Ansarian
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar