Fussilet 54 Ayet 24. Cüz فصلت
41

Fussilet

— Ayrıntılı
54 Ayet 24. Cüz
فصلت
41
Fussilet
54 Ayet
فصلت
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
حٰمٓۜ ١
Hâ mîm.
Hâ-Mîm![⁴²²⁷] [4227] Bu harflerin mahiyetiyle ilgili bir açıklama için ilk geçtiği 68:1’in ilk notuna bkz.— M.İslamoğlu
41:1
2
تَنْز۪يلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۚ ٢
Tenzîlun miner rahmânir rahîm(rahîmi).
MUHTEŞEM[⁴²²⁸] bir indiriliş; O Rahmân, O Rahîm’den.[⁴²²⁹] [4228] Tenzîlundeki tazim ifade eden belirsizliğin çeviriye yansıması. [4229] Zımnen: Vahiy, sonsuz rahmet sahibinin insanlığın önüne açtığı bir gök sofrasıdır (Rahmân ve Rahîm için bkz: 1:2, not 4).— M.İslamoğlu
41:2
3
كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَۙ ٣
Kitâbun fussilet âyâtuhu kur’ânen arabiyyen li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
Öyle bir kitap ki, onun âyetleri, kavrayabilen bir topluluk için Arapça[⁴²³⁰] bir hitap[⁴²³¹] olarak ayrıntılı biçimde açıklanmıştır;[⁴²³²] [4230] Veya: “açık ve anlaşılır.” Arabiyyenin türetildiği ‘arab kökü üç aslî mâna taşır. Bunlardan ilki “açık ve anlaşılır” olmaktır. Hatta Arab kavmi bu ismi dilleri açık ve anlaşılır olduğu için almıştır (Bkz: Mekâyîs). Kur’an’ın Arapça oluşuna yapılan her atıf, hem lafzen hem zımnen “Allah insana, insanın konuştuğu dille hitap etmiştir” vurgusunu içerir. Bununla amaçlanan vahyin anlaşılabilir niteliğidir. Muhataplardan gelecek tüm “anlaşılamaz” ya da “zor anlaşılır” mazeretlerini geçersiz kılar. Beşerî dil ve ilâhî mâna ilişkisi için bkz: 13:37, not 48. [4231] Hitap karşılığı için bkz: 10:15, not 26. [4232] Krş: 10:37, not 5. Fussılet, “açık ve anlaşılır kılındı”. Tafsîl, anlam karışıklığına ve kavram kargaşasına set çekmek. Bunu temin için ayrıntılı ve çok boyutlu açıklamalarla meramı anlaşılır kılmak. Vahiy, insanın tüm sorularına değil ama, varoluşsal soru ve sorunlarının tamamına açık ve net cevaplar ve çözümler sunmuştur.— M.İslamoğlu
41:3
4
بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ٤
Beşîren ve nezîrâ(nezîren), fe a’rada ekseruhum fehum lâ yesmeûn(yesmeûne).
bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak: ama (uyarılanlar var ya), onların çoğu yüz çevirmiştir; artık onlar işitmezler.[⁴²³³] [4233] Yani: işitmedikleri için yüz çevirmediler, yüz çevirdikleri için işitmediler. Önyargıya dayalı bir inkâr bu.— M.İslamoğlu
41:4
5
وَقَالُوا قُلُوبُنَا ف۪ٓي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَف۪ٓي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّـنَا عَامِلُونَ ٥
Ve kâlû kulûbunâ fî ekinnetin mimmâ ted’ûnâ ileyhi ve fî âzâninâ vakrun ve min beyninâ ve beynike hicâbun fa’mel innenâ âmilûn(âmilûne).
Bir de dönüp derler ki: “Kalplerimiz bizi çağırdığın şeye kapalıdır, kulaklarımızda manevi bir kurşun[⁴²³⁴] vardır; dahası seninle bizim aramızda aşılmaz bir engel vardır: Şu halde sen (elinden geleni) yap, unutma ki biz de (elimizden geleni) yapacağız! [4234] Lafzen: “ağırlık”. Kalbin “akıl” anlamına kullanıldığı hatırlanırsa, bu ibare aklın kapalı olma halini ifade etmektedir (Bkz: İbn Âşûr). Bu durum şöyle de özetlenebilir: küfür önyargıdır. Önyargıya dayalı küfür, en zararlı akıl örtücüdür.— M.İslamoğlu
41:5
6
قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُـكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَق۪يمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِك۪ينَۙ ٦
Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhidun festekîmû ileyhi vestagfirûh(vestagfirûhu), ve veylun lil muşrikîn(muşrikîne).
(Ey Rasul!) De ki: “Ben de yalnızca sizin gibi ölümlü bir insanım. Bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor: öyleyse O’na yönelin ve O’ndan af dileyin!” Yazıklar olsun Allah’tan başkasına ilâhlık yakıştıranlara!— M.İslamoğlu
41:6
7
اَلَّذ۪ينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ ٧
Ellezîne lâ yû’tûnez zekâte ve hum bil âhireti hum kâfirûn(kâfirûne).
Onlar ki, arınmak için ödenmesi gereken bedeli gönüllü olarak ödemezler;[⁴²³⁵] işte onlar, evet onlardır âhireti inkâr edenler. [4235] Zımnen: Bedel ödemeye yanaşmazlar, ama bedel ödemişlerin arınmışlığına da konmak isterler. Âyetteki zekât hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Malî yükümlülük olarak anlayanların yanında İbn Abbas, Mücahid gibi otoriteler, “Lailahe illallah diyerek kalbi şirkten arındırmak” olarak yorumlamışlardır (Taberî ve İbn Atıyye). Bütün yorumlara mesnet olan metni, terimin kök anlamını esas alan bu çevirinin yansıttığı kanaatindeyiz. Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde bazı terimler anlam yolculuğuna çıkmıştır. Zekât da bunlardan biridir ve müşrikler için geçtiği bu bağlamda Medenî âyetlerdeki gibi “nisabı olan malî bir vecibe” değil “helâl kazanç ve paylaşma” mânasına gelir (İlk geçtiği A’râf 156’nın 1 nolu notuna bkz).— M.İslamoğlu
41:7
8
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ۟ ٨
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti lehum ecrun gayru memnûn(memnûnin).
Ama iman eden, imanına uygun davrananlara gelince: onları kesintisiz bir ödül beklemektedir.— M.İslamoğlu
41:8
9
قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَـهُٓ اَنْدَاداًۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ ٩
Kul e innekum le tekfurûne billezî halakal arda fî yevmeyni ve tec’alûne lehû endâdâ(endâden), zâlike rabbul âlemîn(âlemîne).
DE Kİ: “Şimdi siz, arzı iki evrede[⁴²³⁶] yaratan Allah’ı inkâr edip, O’na -ki işte O’dur âlemlerin Rabbi- eşdeğer rakip güçler[⁴²³⁷] mi peydahlıyorsunuz?” [4236] Lafzen: “iki günde”. Gerekçe için, kelimenin ilk kullanıldığı Kâf sûresinin 38. âyetinin 37 nolu notuna bkz. [4237] Nidd, “eş, ortak, denk” mânasına gelse de, bu eş ve ortaklık “dostluğa” değil, rekabet ve düşmanlığa dayalı bir zıtlık üzerine kuruludur. Nidd’i misl’den ayıran da budur. Kelimenin aslının “dağıtmak” (teşrid) olduğu hatırlandığında bu sapmanın temelinde “Allah’ın gücünü dağıtma arzusu”nun yattığı anlaşılır (Furûk ve Kitabu’l-‘Ayn). Kur’an’ın iç bağlamından yola çıkılarak da aynı sonuca ulaşılabilir (Bkz: 14:30, not 28). Çevirimizin gerekçesi budur.— M.İslamoğlu
41:9
10
وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ ف۪يهَا وَقَدَّرَ ف۪يهَٓا اَقْوَاتَهَا ف۪ٓي اَرْبَعَةِ اَيَّامٍۜ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِل۪ينَ ٠١
Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâm(eyyâmin), sevâen lis sâilîn(sâilîne).
O arz üzerine sarsılmaz dağlar yerleştirdi ve ona bereket bahşetti; dahası oranın besinlerini, ora sakinlerinden talep edenler arasında dengeli[⁴²³⁸] bir biçimde takdir etti: (bütün bunlar) dört evrede gerçekleşti.[⁴²³⁹] [4238] Zımnen: Keyfî ihtiyaç tanımına ve beşerî oran eşitliğine göre değil. [4239] Bu rakam 9. âyette geçen iki evreyi de kapsar. 12. âyetteki iki evreyle birlikte toplam altı evre eder ki, A’râf 54’te sözü edilen “altı aşama” budur. Âyetin “yeryüzünde bitkilerin dört mevsimde yetişmesini takdir etti” şeklinde okunması mümkünse de, bağlamla uyuşmakmaktadır. Kâinatın yaratılış evrelerinin toplamı olan 6 rakamına, Yaratıcının ‘sermayesi’ olan “yokluk”u temsil eden 1’i eklersek, 7 rakamına ulaşırız. Bu rakam ise zımnen varlığın sürekli yaratılışına, diğer bir ifadeyle “yaratılışın sürekliliğine” delâlet eder (Bkz: 25:59, not 72’ün devamı).— M.İslamoğlu
41:10
11
ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعاً اَوْ كَرْهاًۜ قَالَـتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ ١١
Summestevâ iles semâi ve hiye duhânun fe kâle lehâ ve lil ardı’tiyâ tav’an ev kerhâ(kerhen), kâletâ eteynâ tâiîn(tâiîne).
Dahası,[⁴²⁴⁰] O duman[⁴²⁴¹] halindeki göğü[⁴²⁴²] şekillendirdi; ona ve arza, “Her ikiniz, ister istemez (varlık sahnesine) gelin!” dedi. İkisi birden “Bizler boyun eğerek (varlık sahnesine) geldik!” dediler.[⁴²⁴³] [4240] Bu bağlamda summe edatı, zamansal bir sonralığı değil, semanın yaratılışının arzın yaratılmasından daha büyük bir olay olduğunu ifade eder (İbn Âşûr). [4241] Yani: “gaz bulutu”. Bugünkü bilgilerimiz bunun evrenin temel elementi olan hidrojen gazı olduğunu söylemektedir. [4242] Veya: “evreni..” [4243] Evrendeki muhteşem uyumun ve bunun tesadüf eseri olmadığının sembolik dille ifadesi. Bir başka ifadeyle, anlamsızlığın ve amaçsızlığın reddi. Varlığın kozmik korosundaki her şey, kendi diliyle bir özge ilâhî icra etmektedir. Zımnen: Ey insan! Uyumu bozma, bilinçli bir varlık olarak sen de katıl bu kâinat korosuna!— M.İslamoğlu
41:11
12
فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى ف۪ي كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاۜ وَزَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَۗ وَحِفْظاًۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ ٢١
Fe kadâhunne seb’a semâvâtin fî yevmeyni ve evhâ fî kulli semâin emrehâ ve zeyyennes semâed dunyâ bi mesâbîha ve hıfzâ(hıfzen), zâlike takdîrul azîzil alîm(alîmi).
Derken, onların iki aşamada yedi gök[⁴²⁴⁴] olarak var olmasını kararlaştırdı, her bir göğe kendi görev yasasını yükledi.[⁴²⁴⁵] Nihayet Biz en yakın göğü ışıklarla süsledik[⁴²⁴⁶] ve bir güvenlik sistemi oluşturduk:[⁴²⁴⁷] İşte bu her şeyi bilen, her işi mükemmel olan Allah’ın takdiridir. [4244] “Yedi gök”, bilinen ve bilinmeyen birbirinden farklı tüm kozmik sistemleri kapsayan bir ifade. Yedi rakamı çeşitlilik ve çok katmanlılıktan kinayedir (Krş: 15:44, not 34). “Yedi kat gökler ve yer” ibaresi “bütün kâinat” mânasına gelir. [4245] Burada olduğu gibi mutlak mânada öznesi Allah nesnesi eşya olan (burada gökler) emr terimi, Allah’ın eşyaya yüklediği kanuna delâlet eder. Bu vurgusuyla emr eşyadaki nedensellik yasasına (causality) tekabül eder. Allah’ın eşyaya emr’ini vahyetmesi, ona yaratılış amacı olan mâ hulikâ leh’ini yüklemesidir. Arıya vahyetmesi de bu cümledendir (16:68). Bu nedensellik elbet Allah’ı koyduğu yasanın -hâşâ- mahkûmu eden bir nedensellik değildi. Zira O koyduğu yasanın hâkimi olarak her an eşyaya müdahil ve her an yaratmadaydı. Dolayısıyla ilâhî emri yüklenen eşya O’ndan bağımsız mutlak bir varlığa değil, O’nun iznine ve emrine tâbi mümkün bir varlığa sahiptir. [4246] Gökyüzünün çıplak gözle görüntüsünün tasviri. [4247] Kur’an kozmolojisini üç başlıkta tasnif etmek mümkündür: 1) Kur’an’ın “Dünya seması” veya “en yakın gök” (67:5) adını verdiği kuşların da boşluğunda uçtuğu gök (16:79). Bu atmosfer içi göktür. Belirlilik takısıyla es-semâ’ biçiminde geldiği yerlerde de çoğunlukla “çıplak gözle görülen” göğe delâlet eder. 2) Seb’a semâvât (yedi kat gökler) formuyla ifade edilen gök. Bu, bağlamına göre ya güneş sistemini, ya da birini kendi âlemimizin/uzayımızın oluşturduğu sonsuz âlemleri/uzayları ifade eder. 3) Semâun formunda belirsiz olarak geldiği yerler. Bu “uzay” anlamındadır. Bağlamına göre bazen kâinatın tümünü, bazen arzdan arşa kadar bütün bir varlık mertebelerini ifade eder. Âyetteki “güvenlik” (hıfzan) yeryüzünün zehirli güneş ışınlarından, meteor serpintilerinden ve çekim dengesini saptırıcı unsurlardan korunması anlamına gelebilir. Sâffât 7’de sözü edilen vahyin görünmez varlıklara karşı korunması anlamına da gelebilir (Krş: 67:5; 15:17). Bu sonuncu ihtimal Kur’an’ın geneliyle daha bir uyumludur (Hıfzanı çevirimiz için bkz: İbn Âşûr).— M.İslamoğlu
41:12
13
فَاِنْ اَعْرَضُوا فَقُلْ اَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَۜ ٣١
Fe in a’radû fe kul enzertukum sâıkaten misle sâıkati âdin ve semûd(semûde).
Bu (cömertliğimize) rağmen yüz çevirirlerse, de ki: “Sizi ‘Âd ve Semud’u çarpan yıldırıma benzer bir (bela) yıldırımıyla uyarıyorum!”— M.İslamoğlu
41:13
14
اِذْ جَٓاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ قَالُوا لَوْ شَٓاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً فَاِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ ٤١
İz câethumur rusulu min beyni eydîhim ve min halfihim ellâ ta’budû illallâh(illallâhe), kâlû lev şâe rabbunâ le enzele melâiketen fe innâ bimâ ursiltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
Hani elçiler onlara önlerinden ve arkalarından[⁴²⁴⁸] gelerek “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin!” demişlerdi. Onlar, “Rabbimiz (böyle bir şey) isteseydi, kesin melekleri indirirdi; şu halde biz, sizinle gönderildiğini (söylediğiniz) şeyleri ısrarla reddediyoruz” dediler. [4248] “Önlerinden ve arkalarından” şu iki vurguyu da taşır: “söz anlatmak için her yolu deneyerek” veya “helâk olan geçmiş kavimlerin kıssalarını ve âhirette kendilerini bekleyecek olan azabı anlatarak..”— M.İslamoğlu
41:14
15
فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۜ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ ٥١
Fe emmâ âdun festekberû fîl ardı bi gayril hakkı ve kâlû men eşeddu minnâ kuvveh(kuvveten), e ve lem yerev ennellâhellezî halakahum huve eşeddu minhum kuvveh(kuvveten) ve kânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
Âd kavmine gelince…[⁴²⁴⁹] Nitekim onlar da yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve “Var mı bizden daha güçlüsü!?” dediler.[⁴²⁵⁰] Ne yani, onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu da mı düşünemediler? Bir de kalkmışlar, âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı. [4249] ‘Âd ve Semud’un birbirine bağlı helâk süreci için bkz: 89:6, not 9. [4250] Büyük değillerdi fakat büyük görünmek istiyorlardı. Bu, kendini ve haddini bilmemektir. Haddini bilmemek kendine zulümdür. Kendine zulmedenin eline güç ve iktidar geçerse, gücünün yettiği herkese zulmeder.— M.İslamoğlu
41:15
16
فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً صَرْصَراً ف۪ٓي اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذ۪يقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ ٦١
Fe erselnâ aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nahisâtin li nuzîkahum azâbel hizyi fîl hayâtid dunyâ, ve le azâbul âhireti ahzâ ve hum lâ yunsarûn(yunsarûne).
Nihayet bu dünya hayatında alçalışın azabını kendilerine tattırmak için kara günler boyunca üzerlerine iliklere işleyen bir rüzgâr gönderdik:[⁴²⁵¹] ama âhiretin azabı kesinlikle daha alçaltıcıdır ve onlar yardım da göremeyecekler. [4251] Veya: “homurtulu ve uğultulu bir rüzgâr” (Râzî).— M.İslamoğlu
41:16
17
وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰى عَلَى الْهُدٰى فَاَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَۚ ٧١
Ve emmâ semûdu fe hedeynâhum festehabbûl amâ alel hudâ fe ehazethum sâıkatul azâbil hûni bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Semud kavmine gelince… Nitekim Biz onlara da yol göstermiştik, fakat onlar doğru yolu görmektense körlüğü tercih ettiler:[⁴²⁵²] Sonuçta yapageldikleri şeylere karşılık, onları onur kırıcı azabın yıldırımı çarptı. [4252] Görmek için göz yetmez, görme iradesi şarttır. İradeyi görmeme yönünde kullanmak, hem görme yeteneğine hem iradeye ihanettir.— M.İslamoğlu
41:17
18
وَنَجَّيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟ ٨١
Ve necceynellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Ama Biz, iman eden ve sorumluluk bilinciyle kuşananları kurtardık.— M.İslamoğlu
41:18
19
وَيَوْمَ يُحْشَرُ اَعْدَٓاءُ اللّٰهِ اِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ ٩١
Ve yevme yuhşeru a’dâullâhi ilen nâri fe hum yûzeûn(yûzeûne).
VE Allah düşmanları,[⁴²⁵³] ateşe doğru sevk edilecekleri o gün baştan sona zapturapt altına alınırlar;[⁴²⁵⁴] [4253] Özellikle Allah Rasûlü ve mü’minleri yurtlarından çıkaran Mekke müşrikleri (Krş: 60:1). [4254] Yûze‘ûn ile ilgili bkz: 27:17, not 23.— M.İslamoğlu
41:19
20
حَتّٰٓى اِذَا مَا جَٓاؤُ۫هَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَاَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٠٢
Hattâ izâ mâ câûhâ şehide aleyhim sem’uhum ve ebsâruhum ve culûduhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
hatta ateşe vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri yapageldikleri şeyler sebebiyle onlar aleyhine şahitlik eder.[⁴²⁵⁵] [4255] Burada sayılmayan koklama ve tatma duyuları, günah maksadıyla en az kullanılan duyulardır. Kulak ve göz, duyup gördüğü hakkın şahididir. Deri de öyle; sinir uçları yanma tehlikesini haber veren birer elçidir. Bu üç organ da sahibine gerçeği ilettiği halde, sahibi bu araçları amaç dışı, hatta amaca aykırı kullanmıştır. Duyuların dilinin çözüldüğü o gün, dillerin duyuracağı hiçbir şey yoktur. Zira buna ihtiyaç kalmamıştır.— M.İslamoğlu
41:20
21
وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَاۜ قَالُٓوا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ١٢
Ve kâlû li culûdihim lime şehidtum aleynâ, kâlû entakanallâhullezî entaka kulle şey’in ve huve halakakum evvele merretin ve ileyhi turceûn(turceûne).
Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. Onlar da, “Her şeye (kendi dilince) konuşma yeteneği veren Allah bize de verdi: sizi yoktan var eden O’dur, dönüşünüz de yine O’nadır.”— M.İslamoğlu
41:21
22
وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ اَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَٓا اَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلٰكِنْ ظَنَنْتُمْ اَنَّ اللّٰهَ لَا يَعْلَمُ كَث۪يراً مِمَّا تَعْمَلُونَ ٢٢
Ve mâ kuntum testetirûne en yeşhede aleykum sem’ukum ve lâ ebsârukum ve lâ culûdukum ve lâkin zanentum ennellâhe lâ ya’lemu kesîren mimmâ ta’melûn(ta’melûne).
Bir zamanlar siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin size karşı şahitlik yapmasından sakınmazdınız; üstelik Allah’ın yaptıklarınız hakkında fazla bir şey bilmediği zannına kapılırdınız.[⁴²⁵⁶] [4256] Lafzen: “gizlemezdiniz”. Zımnen: Gizlemek isteseydiniz bile nasıl gizleyecektiniz ki?— M.İslamoğlu
41:22
23
وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذ۪ي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ اَرْدٰيكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ٣٢
Ve zâlikum zannukumullezî zanentum bi rabbikum erdâkum fe asbahtum minel hâsirîn(hâsirîne).
Bakın işte, Rabbiniz hakkındaki bu zanna dayalı tasavurunuz sizi helâke sürükledi de, böylece hüsrana uğrayanlardan olup çıktınız.— M.İslamoğlu
41:23
24
فَاِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْۚ وَاِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَب۪ينَ ٤٢
Fe in yasbirû fen nâru mesven lehum ve in yesta’tibû fe mâ hum minel mu’tebîn(mu’tebîne).
Eğer dayanabilirlerse, bu durumda ateş onlar için bir çeşit mesken olacaktır; geri dönüp af için başvurmak isteyecekler, asla başvuruları kabul edilmeyecektir.— M.İslamoğlu
41:24
25
وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَٓاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۚ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ۟ ٥٢
Ve kayyadnâ lehum kurenâe fe zeyyenû lehum mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve hakka aleyhimul kavlu fî umemin kad halet min kablihim minel cinni vel ins(insi), innehum kânû hâsirîn(hâsirîne).
Zira onların başına güdümüne girecekleri yoldaşlar musallat ettik;[⁴²⁵⁷] bunlar, önlerinde olanı da arkalarında kalanı da kendilerine süslü gösterdiler;[⁴²⁵⁸] işte böylece, kendilerinden önce gelip geçmiş olan görünür görünmez[⁴²⁵⁹] varlıklardan nice topluluklar hakkındaki vaad onlar için de gerçekleşmiş oldu: şüphe yok ki onlar, daima kaybeden taraf oldular. [4257] Bu şeytanî “yoldaşlar”, insanın ayartıcı benliği ve içgüdüleri olabileceği gibi, şeytanın görevini üstlenen insanlar da olabilir (İbn Âşûr). Birinci tür, “insanın öteki kişiliği haline gelen şeytanî dürtüler” olarak da yorumlanmıştır (Esed). Bu âyet, benzer bir durumu daha ayrıntılı resmeden Zuhruf sûresinin 36. âyeti ışığında anlaşılmalıdır. [4258] Önlerinde olan tecrübî âlem, arkalarında olan gaybî âlemdir. Veya: geçmişi ve geleceği. Zımnen: ‘Dünyanız kıyaktı, âhiretiniz de kıyak olacak’ diye telkinde bulundular. [4259] Lafzen: “cin ve insan”. Sadece görünen varlık olan insanın değil, cahiliyye tasavvurunda tanrısal güç vehmedilen görünmeyen türlerin de ilâhî denetim altında olduğunun ifadesi.— M.İslamoğlu
41:25
26
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ ٦٢
Ve kâlellezîne keferû lâ tesmeû li hâzel kur’âni velgav fîhi leallekum taglibûn(taglibûne).
HAKKI inkârda direnen kimseler, “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, onu karalayıp şamata yapın ki bastırabilesiniz!” dediler.[⁴²⁶⁰] [4260] Zımnen: Her tür kara propaganda yöntemiyle Kur’an’ın sesini boğun! (Lağv için bkz: 23:3, not 5) Önyargıya dayalı inkârcı aklın bu yaygaracı tavrı, 4 ve 5. âyetlerle birlikte okunmalıdır. Bu tavrın karşı tarafında, “sen kötülüğü en güzel şekilde savuştur” diyen bu sûrenin 34. âyeti yer alır.— M.İslamoğlu
41:26
27
فَلَنُذ۪يقَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَذَاباً شَد۪يداً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ ٧٢
Fe le nuzîkannellezîne keferû azâben şedîden ve le necziyennehum esveellezî kânû ya’melûn(ya’melûne).
Ve elbet inkârda direnen bu kimselere şiddetli bir terkedilmişlik acısı tattıracağız,[⁴²⁶¹] ve onları kesinlikle yapageldiklerinin en kötüsüyle cezalandıracağız![⁴²⁶²] [4261] Bu âyet Furkân sûresinin 69. âyetiyle birlikte anlaşılmalıdır. ‘Azâbı kök anlamına uygun olarak çevirimiz için bkz: 68:33, not 29 âyetin sonu çevirimizi destekler. [4262] “Onları kesinlikle yapageldiklerinin en güzeliyle ödüllendireceğiz” (29:7) ibaresinin tam karşıtı. İmanın ve inkârın insan eyleminin yönünü tayindeki başat rolüne atıf.— M.İslamoğlu
41:27
28
ذٰلِكَ جَزَٓاءُ اَعْدَٓاءِ اللّٰهِ النَّارُۚ لَهُمْ ف۪يهَا دَارُ الْخُلْدِۜ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ ٨٢
Zâlike cezâu a’dâillâhin nâr(nârun), lehum fîhâ dârul huld(huldi), cezâen bimâkânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
İşte budur Allah düşmanlarının cezası: ateş. Tarifsiz bir ceza olarak onların sürekli kalacakları yer, âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerine karşılık olmak üzere orası olacaktır.— M.İslamoğlu
41:28
29
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا رَبَّـنَٓا اَرِنَا الَّذَيْنِ اَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ اَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الْاَسْفَل۪ينَ ٩٢
Ve kâlellezîne keferû rabbenâ erinellezeyni edallânâ minel cinni vel insi nec’al humâ tahte akdâminâ li yekûnâ minel esfelîn(esfelîne).
Ve (oraya girince) inkârda direnen kimseler diyecek[⁴²⁶³] ki: “Rabbimiz! Görünen görünmeyen[⁴²⁶⁴] tüm varlıklardan bizi saptıranları bize göster: Hepsini de ayaklarımız altına alıp çiğneyelim ki, hepimizin en alçağı olsunlar!” [4263] Lafzen: “dedi”. [4264] Veya: “iç ve dış”, “soyut ve somut”, “yakın ve uzak”...— M.İslamoğlu
41:29
30
اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَـتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ ٠٣
İnnellezîne kâlû rabbunâllâhu summestekâmû tetenezzelu aleyhimul melâiketu ellâ tehâfû ve lâ tahzenû ve ebşirû bil cennetilletî kuntum tûadûn(tûadûne).
Öte yandan, “Rabbimiz Allah’tır” diyen, sonra[⁴²⁶⁵] da dosdoğru çizgide yaşama kararlılığı gösterenlere gelince: onlara melekler sürekli inerler[⁴²⁶⁶] (ve derler ki): “Gelecekten dolayı kaygı duymayın, geçmişten dolayı da mahzun olmayın![⁴²⁶⁷] Haydi sevinin size vaad edilmiş olan cennetle! [4265] Summe, ancak sahih akide temelinde yükselirse değer kazanan bir hayata delâlet eder. [4266] Nasıl ki kâfirlerin dostu şeytanlarsa (25. âyet), mü’minlerin dostu da meleklerdir. Muzari fiilin bu kalıbı hem tekrarı, hem sürekliliği ifade eder. İnsanın cismanî potansiyelinin ruhanî boyutuna bağlı olduğu hatırlanmalıdır. [4267] Çevirimizin lugavî gerekçesi için bkz: 2:38, not 68. Bir sonraki âyet de havf ve hüznün zıt zamanlı anlamlarını teyit etmektedir.— M.İslamoğlu
41:30
Nüzul sırasına göre ilerliyorsun Kur'an sırasına dön
Yükleniyor...
Fussilet
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 7 ayet البقرة 3 Al-i İmran 7 ayet آل عمران 4 Nisa 7 ayet النساء 5 Maide 7 ayet المائدة 6 Enam 7 ayet الأنعام 7 Araf 7 ayet الأعراف 8 Enfal 7 ayet الأنفال 9 Tevbe 7 ayet التوبة 10 Yunus 7 ayet يونس 11 Hud 7 ayet هود 12 Yusuf 7 ayet يوسف 13 Rad 7 ayet الرعد 14 İbrahim 7 ayet ابراهيم 15 Hicr 7 ayet الحجر 16 Nahl 7 ayet النحل 17 İsra 7 ayet الإسراء 18 Kehf 7 ayet الكهف 19 Meryem 7 ayet مريم 20 Ta Ha 7 ayet طه 21 Enbiya 7 ayet الأنبياء 22 Hac 7 ayet الحج 23 Müminun 7 ayet المؤمنون 24 Nur 7 ayet النور 25 Furkan 7 ayet الفرقان 26 Şuara 7 ayet الشعراء 27 Neml 7 ayet النمل 28 Kasas 7 ayet القصص 29 Ankebut 7 ayet العنكبوت 30 Rum 7 ayet الروم 31 Lokman 7 ayet لقمان 32 Secde 7 ayet السجدة 33 Ahzab 7 ayet الأحزاب 34 Sebe 7 ayet سبإ 35 Fatır 7 ayet فاطر 36 Yasin 7 ayet يس 37 Saffat 7 ayet الصافات 38 Sad 7 ayet ص 39 Zümer 7 ayet الزمر 40 Mümin 7 ayet غافر 41 Fussilet 7 ayet فصلت 42 Şura 7 ayet الشورى 43 Zuhruf 7 ayet الزخرف 44 Duhan 7 ayet الدخان 45 Casiye 7 ayet الجاثية 46 Ahkaf 7 ayet الأحقاف 47 Muhammed 7 ayet محمد 48 Fetih 7 ayet الفتح 49 Hucurat 7 ayet الحجرات 50 Kaf 7 ayet ق 51 Zariyat 7 ayet الذاريات 52 Tur 7 ayet الطور 53 Necm 7 ayet النجم 54 Kamer 7 ayet القمر 55 Rahman 7 ayet الرحمن 56 Vakıa 7 ayet الواقعة 57 Hadıd 7 ayet الحديد 58 Mücadele 7 ayet المجادلة 59 Haşr 7 ayet الحشر 60 Mümtehine 7 ayet الممتحنة 61 Saf 7 ayet الصف 62 Cuma 7 ayet الجمعة 63 Münafikun 7 ayet المنافقون 64 Tegabun 7 ayet التغابن 65 Talak 7 ayet الطلاق 66 Tahrim 7 ayet التحريم 67 Mülk 7 ayet الملك 68 Kalem 7 ayet القلم 69 Hakka 7 ayet الحاقة 70 Mearic 7 ayet المعارج 71 Nuh 7 ayet نوح 72 Cin 7 ayet الجن 73 Müzzemmil 7 ayet المزمل 74 Müddessir 7 ayet المدثر 75 Kıyame 7 ayet القيامة 76 İnsan 7 ayet الانسان 77 Mürselat 7 ayet المرسلات 78 Nebe 7 ayet النبإ 79 Naziat 7 ayet النازعات 80 Abese 7 ayet عبس 81 Tekvir 7 ayet التكوير 82 İnfitar 7 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 7 ayet المطففين 84 İnşikak 7 ayet الإنشقاق 85 Büruc 7 ayet البروج 86 Tarık 7 ayet الطارق 87 Ala 7 ayet الأعل 88 Gaşiye 7 ayet الغاشية 89 Fecr 7 ayet الفجر 90 Beled 7 ayet البلد 91 Şems 7 ayet الشمس 92 Leyl 7 ayet الليل 93 Duha 7 ayet الضحى 94 İnşirah 7 ayet الشرح 95 Tin 7 ayet التين 96 Alak 7 ayet العلق 97 Kadir 7 ayet القدر 98 Beyyine 7 ayet البينة 99 Zilzal 7 ayet الزلزلة 100 Adiyat 7 ayet العاديات 101 Karia 7 ayet القارعة 102 Tekasür 7 ayet التكاثر 103 Asr 7 ayet التكاثر 104 Hümeze 7 ayet الهمزة 105 Fil 7 ayet الفيل 106 Kureyş 7 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 7 ayet الماعون 109 Kafirun 7 ayet الكافرون 110 Nasr 7 ayet النصر 111 Tebbet 7 ayet المسد 112 İhlas 7 ayet الإخلاص 113 Felak 7 ayet الفلق 114 Nas 7 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle