Bu sure, adını, 25. ayetinde geçen "el-Kasas" kelimesinden alır. "Kasas", olaylar, hikâyeler demektir. Sûrenin başlıca konularını, Hz. Musa'nın çocukluğundan itibaren hayatı, mücadeleleri; tevhid ehlinnin zaferi ve dünya servetine güvenilmemesi teşkil etmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Daha önce Neml Suresi'nin girişinde de zikredildiği gibi, İbn Abbas ve Cabir b. Zeyd'in rivayetine göre; Şuara, Neml ve Kasas sureleri birbiri ardınca nazil olmuştur. Dil, uslûb ve konuları da bu üç surenin vahiy dönemlerinin hemen hemen aynı olduğunu göstermektedir. Aralarındaki benzer özelliklerin diğer bir sebebi, Hz. Musa'ya (a.s) ait kıssanın, bu surelerde hikayenin bütününü oluşturan muhtelif yerlerinde zikredilmiş olmasıdır. O, Şuara Suresi'nde risalet görevini kabul etmemesi hakkında şöyle bir mazeret ileri sürüyordu: "Firavun'un kavmi bana bir suç isnadında bulunuyor, bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum." Daha sonra Firavun'un huzuruna çıktığında Firavun şöyle diyecekti: "Biz seni bir çocukken evimizde alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yılını aramızda geçirdin, sonunda yapacağını yaptın." Bu surede başka hiç bir şey zikredilmemiştir, oysa Kasas Suresi'nde kıssaya ait diğer ayrıntılar da mevcuttur. Aynı şekilde Neml Suresi'nde de kıssa apansız biçimde Hz. Musa'nın (a.s) ailesiyle birlikte seyahate çıktığı ve birden biraz ötede bir ateş gördüğü zamandan başlayıverir.
Bu surede de seyahatin mahiyeti yahut nereden geldikleri veyahut da nereye vardıkları başlarına neler geldiği konusunda hiçbir şey zikredilmez, oysa Kasas Suresi tüm gerekli ayrıntıları ihtiva etmekedir. Şu halde bu üç sure birlikte okunduğunda Hz. Musa'nın (a.s) kıssası tamamlanmış olmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliği karşısında çoğalan şüphe ve itirazları bertaraf etmek ve kendisine iman etmemek için ileri sürülen mazeretleri geçersiz kılmaktadır.
Bu amaçla ilkin, Musa'nın (a.s) kıssasının vahyediliş dönemi, telmih ve temsilen anlatılmakta, böylece dinleyenlerin zihninde şu noktalar kendiliğinden uyandırılmış olmaktadır.
1-Allah irade buyurduğu her vasıta ve saiki, idrak edilemeyen yollarla devreye sokar. Allah aynı şekilde nesne ve olayları öyle ayarlamıştır ki, Firavun'u iktidarından uzaklaştıran çocuk, bizzat Firavun'un evinde beslenip, büyümüş ve Firavun, kimi beslediğini bilememiştir. Şu halde kim Allah ile savaşabilir ve O'nun planlarıyla başedebilir?
2-Peygamberlik bir kimseye gökler ve yerlerden yayınlanan bir bildiriyle, şenlikler içinde kutlanarak bahşedilmez. Sizler Hz. Muhammed'in (s.a) nasıl olup da beklenmedik bir şekilde peygamberlikle müjdelendiğine akıl erdiremiyorsunuz, oysa bizzat kendinizin bir peygamber olarak kabul ettiğiniz (48. ayet) Hz. Musa (a.s) da umulmadık bir zamanda peygamber olmuştur; bir seyahatte Sina Dağı'nın ıpıssız eteğinde hiç kimsenin ne olacağını bilmediği zamanda... Hatta bizzat Hz. Musa (a.s) bile peygamberlikle müjdelendiği anın bir öncesine kadar durumu bilmiyordu. Aslında bir parça ateş getirmeye gitmiş ve fakat, peygamberlik bağışıyla dönmüştü.
3-Allah'ın, bir görevi yerine getirmesini istediği kimse, ordusuz, zırhsız, görünürde bir destek yahut arkasında bir kuvvet olmadan, çok güçlü ve çok donanımlı muhaliflerini yenilgiye uğratır. Hz. Musa'nın (a.s) kuvvetleri ile Firavun arasındaki güç farkı, Hz. Muhammed (s.a) ile Kureyş arasındakinden çok daha belirgindi ve şimdi ise bütün dünya, sonunda kimin galip geldiğini, kimin yenildiğini bilmektedir.
4-Siz Hz. Musa'dan (a.s) tekrar bahisle, "Niçin Musa'ya verilen asa, parlayan el... vs. gibi mucizelerin aynısı Muhammed'e verilmedi?" diyorsunuz. Hz. Musa'nın Firavun'a gösterdiği türden mucizeler size de gösterildiğinde hemencecik inanıvercekmişsiniz gibi (!) ... Peki, kendilerine mucize gösterilenler buna mukabil nasıl karşılık verdiler, biliyor musunuz? Onlar mucizeleri gördükten sonra bile inanmamış ve yalnızca şöyle demişlerdi: "Bu sihirdir"; zira hakikate karşı düşmanlık beslemekte ve ayak diretmekteydiler.
Aynı hastalık bugün sizi de yakalamış. Siz de sadece aynı türden mucizeler gösterildiğinde mi inanacaksınız? Öyleyse mucizeleri gördükten sonra inanmayanların akibetini biliyor musunuz? Onlar Allah tarafından helâk edilmişlerdi. Şimdi inatla mucize isteyerek aynı felaketle karşılaşmayı mı istiyorsunuz?
Bütün bunlar, bu kıssayı dinleyen Mekke'nin putperest çevresine mensup herkesin zihninde kendiliğinden vurgulanmış oluyordu. Zira bir zamanlar Hz. Musa (a.s) ile Firavun arasında vuku bulan çatışmanın benzeri şimdi Mekke müşrikleri ile Rasûlullah (s.a) arasında cereyan ediyordu. Musa'ya (a.s) ait kısssanın anlatılmasının sebeb-i hikmeti buydu ve böylece Mekke'de hüküm süren şartlarla Hz. Musa (a.s) döneminde mevcut olan şartlar arasındaki benzerlik, ayrıntılara varıncaya kadar kendiliğinden belirtilmiş oluyordu. 43. ayetten itibaren ise surenin içeriği asıl anafikre yönelmeye başlamaktadır.
Hemen girişte Rasûlulah'dan (s.a) iki bin sene önceki tarihî olayların, bu denli sarih biçimde anlatılmasının nedeni Rasûlullah'ın (s.a.) risaletine delil teşkil etmesi içindir. Zira o bir ummiydi. Gerek hemşehrileri, gerekse kabilesi bunun pek iyi farkındalardı ki, Hz. Muhammed'in (s.a) böyle ikibin yıllık bilgileri alabileceği bir kaynak, bildikleri kadarıyla bulunmuyordu.
Dahası, onun bir peygamber olarak tayin edilmesi, Allah'ın kendilerine bir lutfu olarak değerlendirilmelidir. Zira onlar gafildiler ve Allah bu icraatı onlar hidayet bulsun diye yapmaktaydı. Böylece onların sık sık tekrarladıkları "Niye bu peygamber Musa'nın getirdiği mucizeleri getirmiyor?" itirazları da cevaplanmış oluyordu. Şöyle ki: "Sanki siz -bizzat tasdik ettiğiniz gibi- Alllah'dan mucizeler getiren Musa'ya (a.s) inanmış mıydınız da, bu Rasûl'den mucize istemekte haklı olasınız? Şehvet ve heveslerinize tapmadığınız sürece hâlâ hakikatı görme şansınız var. Fakat bu hastalıktan kurtulamadığınız takdirde, size ne tür mucize gösterilirse gösterilsin hakikati asla göremezsiniz.
Sonra Mekke müşrikleri uyarılmakta ve o günlerde vuku bulan bir hadisenin hatırlatılmasıya utandırılmaktadırlar. Olay şudur: Bir grub Hıristiyan Mekke'ye gelmiş ve Rasûlullah'dan (s.a.) Kur'an'ı işitince müslüman olmuştu. Mekkeliler bundan bir ders almak yerine öylesine feveran ettiler ki, Ebu Cehil'in öncülüğünde hepsine fena muamelede bulundular.
Surenin son bölümü müşriklerin Rasûlullah'a (s.a.) neden inanmadıkları yolundaki mazeretlerini ele almaktadır. Korktukları şey şuydu: "Eğer biz Arapların çok tanrılı itikadından vazgeçip de, onun yerine tevhid inancını benimsersek, bu bizim dinî, siyasî ve ekonomik alandaki üstülüğümüzün sonu olur; çünkü aksi durumda Arabistan içinde en etkili kabile olma statümüzü kaybederiz; üstelik ülkede gidebileceğimiz hiçbir yer kalmaz." Kureyş ileri gelenlerini, hakikate düşman olmaya iten temel neden buydu; bunun dışındaki şüphe ve itirazları yalnızca halkı aldattıkları birer bahaneden ibaretti. Allah (c.c) surenin sonunu tamamen bunlara ayırarak her birinin gerçek yüzünü, hikmetli bir şekilde sergilemiş ve Hak ile batıl'ı ayırmada yalnızca dünyevî çıkarları ölçü alanların bu temel hastalığına çözüm teklif etmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
28
Tarihi Vakalar · Mekke
القصص
88
Sure Adı Açıklaması
Bu sure, adını, 25. ayetinde geçen "el-Kasas" kelimesinden alır. "Kasas", olaylar, hikâyeler demektir. Sûrenin başlıca konularını, Hz. Musa'nın çocukluğundan itibaren hayatı, mücadeleleri; tevhid ehlinnin zaferi ve dünya servetine güvenilmemesi teşkil etmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Daha önce Neml Suresi'nin girişinde de zikredildiği gibi, İbn Abbas ve Cabir b. Zeyd'in rivayetine göre; Şuara, Neml ve Kasas sureleri birbiri ardınca nazil olmuştur. Dil, uslûb ve konuları da bu üç surenin vahiy dönemlerinin hemen hemen aynı olduğunu göstermektedir. Aralarındaki benzer özelliklerin diğer bir sebebi, Hz. Musa'ya (a.s) ait kıssanın, bu surelerde hikayenin bütününü oluşturan muhtelif yerlerinde zikredilmiş olmasıdır. O, Şuara Suresi'nde risalet görevini kabul etmemesi hakkında şöyle bir mazeret ileri sürüyordu: "Firavun'un kavmi bana bir suç isnadında bulunuyor, bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum." Daha sonra Firavun'un huzuruna çıktığında Firavun şöyle diyecekti: "Biz seni bir çocukken evimizde alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yılını aramızda geçirdin, sonunda yapacağını yaptın." Bu surede başka hiç bir şey zikredilmemiştir, oysa Kasas Suresi'nde kıssaya ait diğer ayrıntılar da mevcuttur. Aynı şekilde Neml Suresi'nde de kıssa apansız biçimde Hz. Musa'nın (a.s) ailesiyle birlikte seyahate çıktığı ve birden biraz ötede bir ateş gördüğü zamandan başlayıverir.
Bu surede de seyahatin mahiyeti yahut nereden geldikleri veyahut da nereye vardıkları başlarına neler geldiği konusunda hiçbir şey zikredilmez, oysa Kasas Suresi tüm gerekli ayrıntıları ihtiva etmekedir. Şu halde bu üç sure birlikte okunduğunda Hz. Musa'nın (a.s) kıssası tamamlanmış olmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliği karşısında çoğalan şüphe ve itirazları bertaraf etmek ve kendisine iman etmemek için ileri sürülen mazeretleri geçersiz kılmaktadır.
Bu amaçla ilkin, Musa'nın (a.s) kıssasının vahyediliş dönemi, telmih ve temsilen anlatılmakta, böylece dinleyenlerin zihninde şu noktalar kendiliğinden uyandırılmış olmaktadır.
1-Allah irade buyurduğu her vasıta ve saiki, idrak edilemeyen yollarla devreye sokar. Allah aynı şekilde nesne ve olayları öyle ayarlamıştır ki, Firavun'u iktidarından uzaklaştıran çocuk, bizzat Firavun'un evinde beslenip, büyümüş ve Firavun, kimi beslediğini bilememiştir. Şu halde kim Allah ile savaşabilir ve O'nun planlarıyla başedebilir?
2-Peygamberlik bir kimseye gökler ve yerlerden yayınlanan bir bildiriyle, şenlikler içinde kutlanarak bahşedilmez. Sizler Hz. Muhammed'in (s.a) nasıl olup da beklenmedik bir şekilde peygamberlikle müjdelendiğine akıl erdiremiyorsunuz, oysa bizzat kendinizin bir peygamber olarak kabul ettiğiniz (48. ayet) Hz. Musa (a.s) da umulmadık bir zamanda peygamber olmuştur; bir seyahatte Sina Dağı'nın ıpıssız eteğinde hiç kimsenin ne olacağını bilmediği zamanda... Hatta bizzat Hz. Musa (a.s) bile peygamberlikle müjdelendiği anın bir öncesine kadar durumu bilmiyordu. Aslında bir parça ateş getirmeye gitmiş ve fakat, peygamberlik bağışıyla dönmüştü.
3-Allah'ın, bir görevi yerine getirmesini istediği kimse, ordusuz, zırhsız, görünürde bir destek yahut arkasında bir kuvvet olmadan, çok güçlü ve çok donanımlı muhaliflerini yenilgiye uğratır. Hz. Musa'nın (a.s) kuvvetleri ile Firavun arasındaki güç farkı, Hz. Muhammed (s.a) ile Kureyş arasındakinden çok daha belirgindi ve şimdi ise bütün dünya, sonunda kimin galip geldiğini, kimin yenildiğini bilmektedir.
4-Siz Hz. Musa'dan (a.s) tekrar bahisle, "Niçin Musa'ya verilen asa, parlayan el... vs. gibi mucizelerin aynısı Muhammed'e verilmedi?" diyorsunuz. Hz. Musa'nın Firavun'a gösterdiği türden mucizeler size de gösterildiğinde hemencecik inanıvercekmişsiniz gibi (!) ... Peki, kendilerine mucize gösterilenler buna mukabil nasıl karşılık verdiler, biliyor musunuz? Onlar mucizeleri gördükten sonra bile inanmamış ve yalnızca şöyle demişlerdi: "Bu sihirdir"; zira hakikate karşı düşmanlık beslemekte ve ayak diretmekteydiler.
Aynı hastalık bugün sizi de yakalamış. Siz de sadece aynı türden mucizeler gösterildiğinde mi inanacaksınız? Öyleyse mucizeleri gördükten sonra inanmayanların akibetini biliyor musunuz? Onlar Allah tarafından helâk edilmişlerdi. Şimdi inatla mucize isteyerek aynı felaketle karşılaşmayı mı istiyorsunuz?
Bütün bunlar, bu kıssayı dinleyen Mekke'nin putperest çevresine mensup herkesin zihninde kendiliğinden vurgulanmış oluyordu. Zira bir zamanlar Hz. Musa (a.s) ile Firavun arasında vuku bulan çatışmanın benzeri şimdi Mekke müşrikleri ile Rasûlullah (s.a) arasında cereyan ediyordu. Musa'ya (a.s) ait kısssanın anlatılmasının sebeb-i hikmeti buydu ve böylece Mekke'de hüküm süren şartlarla Hz. Musa (a.s) döneminde mevcut olan şartlar arasındaki benzerlik, ayrıntılara varıncaya kadar kendiliğinden belirtilmiş oluyordu. 43. ayetten itibaren ise surenin içeriği asıl anafikre yönelmeye başlamaktadır.
Hemen girişte Rasûlulah'dan (s.a) iki bin sene önceki tarihî olayların, bu denli sarih biçimde anlatılmasının nedeni Rasûlullah'ın (s.a.) risaletine delil teşkil etmesi içindir. Zira o bir ummiydi. Gerek hemşehrileri, gerekse kabilesi bunun pek iyi farkındalardı ki, Hz. Muhammed'in (s.a) böyle ikibin yıllık bilgileri alabileceği bir kaynak, bildikleri kadarıyla bulunmuyordu.
Dahası, onun bir peygamber olarak tayin edilmesi, Allah'ın kendilerine bir lutfu olarak değerlendirilmelidir. Zira onlar gafildiler ve Allah bu icraatı onlar hidayet bulsun diye yapmaktaydı. Böylece onların sık sık tekrarladıkları "Niye bu peygamber Musa'nın getirdiği mucizeleri getirmiyor?" itirazları da cevaplanmış oluyordu. Şöyle ki: "Sanki siz -bizzat tasdik ettiğiniz gibi- Alllah'dan mucizeler getiren Musa'ya (a.s) inanmış mıydınız da, bu Rasûl'den mucize istemekte haklı olasınız? Şehvet ve heveslerinize tapmadığınız sürece hâlâ hakikatı görme şansınız var. Fakat bu hastalıktan kurtulamadığınız takdirde, size ne tür mucize gösterilirse gösterilsin hakikati asla göremezsiniz.
Sonra Mekke müşrikleri uyarılmakta ve o günlerde vuku bulan bir hadisenin hatırlatılmasıya utandırılmaktadırlar. Olay şudur: Bir grub Hıristiyan Mekke'ye gelmiş ve Rasûlullah'dan (s.a.) Kur'an'ı işitince müslüman olmuştu. Mekkeliler bundan bir ders almak yerine öylesine feveran ettiler ki, Ebu Cehil'in öncülüğünde hepsine fena muamelede bulundular.
Surenin son bölümü müşriklerin Rasûlullah'a (s.a.) neden inanmadıkları yolundaki mazeretlerini ele almaktadır. Korktukları şey şuydu: "Eğer biz Arapların çok tanrılı itikadından vazgeçip de, onun yerine tevhid inancını benimsersek, bu bizim dinî, siyasî ve ekonomik alandaki üstülüğümüzün sonu olur; çünkü aksi durumda Arabistan içinde en etkili kabile olma statümüzü kaybederiz; üstelik ülkede gidebileceğimiz hiçbir yer kalmaz." Kureyş ileri gelenlerini, hakikate düşman olmaya iten temel neden buydu; bunun dışındaki şüphe ve itirazları yalnızca halkı aldattıkları birer bahaneden ibaretti. Allah (c.c) surenin sonunu tamamen bunlara ayırarak her birinin gerçek yüzünü, hikmetli bir şekilde sergilemiş ve Hak ile batıl'ı ayırmada yalnızca dünyevî çıkarları ölçü alanların bu temel hastalığına çözüm teklif etmiştir.
Ve evhaynâ ilâ ummi mûsâ en erdıîh(erdıîhi), fe izâ hıfti aleyhi fe elkîhi fîl yemmi ve lâ tehâfî ve lâ tahzenî, innâ râddûhu ileyki ve câılûhu minel murselîn(murselîne).
daħı ilḥam virdük mūsā anasına kim “emzür mūsā’yı pes ķaçan kim ķorķasañ anuñ üzere bıraķ anı deñize daħı ķorķmaġıl daħı ķayġurmaġıl. bayıķ biz girü döndüricivüz anı şendin yaña daħı eyleyicivüz anı cebreyil gelinmiş ħaberlerden”.— E. Anadolu Türkçesi
Feltekatahû âlu fir’avne li yekûne lehum aduvven ve hazenâ(hazenen), inne fir’avne ve hâmâne ve cunûdehumâ kânû hâtıîn(hâtıîne).
pes götürdi anı fir'avn ķavmı tā ola anlara düşmān daħı ķayġu. bayıķ fir'avn daħı ḥāmān daħı ol ikinüñ süleri ya'nį işleri oldılar yanılıcılar.— E. Anadolu Türkçesi
Ve asbaha fuâdu ummi mûsâ fârigâ(fârigan), in kâdet le tubdî bihî lev lâ en rabatnâ alâ kalbihâ li tekûne minel mu’minîn(mu’minîne).
daħı oldı göñli mūsā anasınuñ fārıġ ya'nį boş bayıķ yaķın oldı kim belürde-y-idi anı eger degül misse kim baġladuķ göñli üzere ya'nį śabr tā ola inanıcılardan.— E. Anadolu Türkçesi
Ve harremnâ aleyhil merâdıa min kablu fe kâlet hel edullukum alâ ehli beytin yekfulûnehu lekum ve hum lehu nâsıhûn(nâsıhûne).
daħı ḥarām eyledük mūsā üzere emzüricileri yā emcegi ilerüden. pes eyitti mūsā ķız ķarındaşı “iy yol göstereyin mi size bir ev ķavunuña kim payandan olalar aña sizüñ içün daħı anlar aña eyü dileyicilerdür?”— E. Anadolu Türkçesi
Fe redednâhu ilâ ummihî key tekarra aynuhâ ve lâ tahzene ve li ta’leme enne va’dallâhi hakkun ve lâkinne ekserehum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
pes girü döndürdük anı anasındın yaña tā aydın ola gözi daħı ķayurmaya daħı tā bile kim bayıķ Tañrı va'desi ŧoġrudur velįkin eyregi anlaruñ bilmezler.— E. Anadolu Türkçesi
Ve lemmâ belega eşuddehu vestevâ âteynâhu hukmen ve ilmâ(ilmen), ve kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne).
daħı ol vaķt kim irdi yiġitliġine ya'nį otuz üç yaşına, daħı tamām oldı yiġitliġi ya'nį ķırķ yaşadı; virdük aña ḥikmet daħı bilmek daħı ancılayın cezā virürüz eyü işlülere.— E. Anadolu Türkçesi
Ve dehalel medînete alâ hîni gafletin min ehlihâ fe vecede fîhâ raculeyni yaktetilâni hâzâ min şîatihî ve hâzâ min aduvvih(aduvvihî), festegâsehullezî min şîatihî alellezî min aduvvihî, fe vekezehu mûsâ fe kadâ aleyhi kâle hâzâ min ameliş şeytân(şeytâni), innehu aduvvun mudillun mubîn(mubînun).
daħı girdi şara ya'nį mıśra uśañlıķ vaķtında ķavumıñdan. pes buldı anuñ içinde iki er çalışurlar biribiri-y-ile uşbu ķavumından daħı uşbu düşmānından. arķa virmek diledi mūsā’dan ol kim ķavumından-idi anuñ üzere kim düşmānından-idi pes muşt urdı aña mūsā pes depeledi anı. eyitti “uşbu şeyŧān işindendür bayıķ ol düşmāndur azduncıdur bellü.”— E. Anadolu Türkçesi
eyitti “iy çalabum! bayıķ ben žulm eyledüm gendüzüme pes yarlıġa beni.” pes yarlıġadı anı bayıķ ol oldur yarlıġayıcı raḥmet ķılıcı.— E. Anadolu Türkçesi
Fe asbaha fîl medîneti hâifen yeterakkabu fe izellezîstensarahu bil emsi yestasrihuh(yestasrihuhu), kâle lehu mûsâ inneke le gaviyyun mubîn(mubînun).
pes irtecek girdi şar içine ķorķarken göz dutarken. [207a] pes ol vaķt ol kim yardım diledi andan dün feryād diledi andan. eyitti aña mūsā “bayıķ sen azġunsañ bellü!”— E. Anadolu Türkçesi
Fe lemmâ en erâde en yabtışe billezî huve aduvvun lehumâ kâle yâ mûsâ e turîdu en taktulenî kemâ katelte nefsen bil emsi in turîdu illâ en tekûne cebbâren fîl ardı ve mâ turîdu en tekûne minel muslihîn(muslihîne).
pes ol vaķt kim diledi kim ķatı duta anı kim ol düşmāndur ikisine eyitti “iy mūsā ! diler misin kim depeleyesin beni nite kim depeledüñ bir nefsidün? dilemezsin illā kim olasın ŧaplayıcı žulm -ıla yirde daħı dilemezsin kim olasın eyü işlülerden.”— E. Anadolu Türkçesi
Ve câe raculun min aksal medîneti yes’â kâle yâ mûsâ innel melee ye’temirûne bike li yaktulûke fahruc innî leke minen nâsıhîn(nâsıhîne).
daħı geldi bir er şaruñ ıraġıraġından iver eyitti “iy mūsā ! bayıķ cema'at kim göze görinür ŧanışurlar senüñ sebebüñden tā depeleyeler seni. pes çıķ bayıķ ben saña ögütleyicilerdenven!”— E. Anadolu Türkçesi
Ve lemmâ verede mâe medyene vecede aleyhi ummeten minen nâsi yeskûn(yeskûne), ve vecede min dûnihimumreeteyni tezûdân(tezûdâni), kâle mâ hatbukumâ, kâletâ lâ neskî hattâ yusdirar riâu ve ebûnâ şeyhun kebîr(kebîrun).
daħı ol vaķt kim geldi medyen śuyına buldı anuñ üzere bir bölük ādemįlerden śuvarurlar ya'nį yılķıyı daħı buldı anlardan ayruķ iki 'avrat ya'nį şu'ayb peyġamber ķızları sürerler ya'nį ķoyun. eyitti “nedür siz ikinüñ işi?” eyittiler “śuvarımazuz ya'nį ķoyun tā döne śuvatdan çobanlar daħı atamuz ulu ķocadur.”— E. Anadolu Türkçesi
Fe câethu ıhdâhumâ temşî alestihyâin, kâlet inne ebî yed’ûke li yecziyeke ecra mâ sekayte lenâ, fe lemmâ câehu ve kassa aleyhil kasasa kâle lâ tehaf, necevte minel kavmiz zâlimîn(zâlimîne).
pes geldi mūsā’ya ol ikinüñ birisi yürir iken utanmaķ üzere eyitti “bayıķ atam oķır seni tā yanud vire saña kirişini anuñ kim śuvarduñ bizüm içün.” pes ol vaķt kim geldi mūsā. şu'ayb'a daħı ķıśśa eyledi aña ḥikāyeti [207b] eyitti şu'ayb “ķorķma ķurtılduñ ķavumdan žālimler!”— E. Anadolu Türkçesi
Kâle innî urîdu en unkihake ihdebneteyye hâteyni alâ en te’curenî semâniye hıcec(hıcecin), fe in etmemte aşran fe min indik(indike), ve mâ urîdu en eşukka aleyk(aleyke), setecidunî in şâallâhu mines sâlihîn(sâlihîne).
eyitti şu'ayb “bayıķ ben dilerin kim çiftlendürem saña iki ķızumuñ birisin uşbu iki anuñ üzere kim işcüm olasın benüm sekiz yıllar. pes eger tamām eylerseñ onı pes senüñ ķatundandur. daħı dilemezin kim duşħar eyleyem senüñ üzere. tįz bulasın beni eger Tañrı dilerse eyü işlülerden.”— E. Anadolu Türkçesi
Kâle zâlike beynî ve beynek(beyneke), eyyemel eceleyni kadaytu fe lâ udvâne aleyy(aleyye), vallâhu alâ mâ nekûlu vekîl(vekîlun).
eyitti mūsā şol ķavl benüm aramda daħı senüñ aranda. ķanķısını ol iki müddetden tamām eyler isem. artuķlıķ yoķdur benüm üzere. daħı Tañrı anuñ üzere kim eydürüz śaķlayıcıdur.”— E. Anadolu Türkçesi
Fe lemmâ kadâ mûsel ecele ve sâre bi ehlihî ânese min cânibit tûri nârâ(nâren), kâle li ehlihimkusû innî ânestu nâren leallî âtîkum minhâ bi haberin ev cezvetin minen nâri leallekum testalûn(testalûne).
pes ol vaķt kim tamām eyledi mūsā müddeti daħı yüridi evi ķavumı-y-ıla gördi ŧūr ŧaġındın od eyitti evi ķavunmına “eglenüñ bayıķ ben gördüm od. ola kim ben getürem size andan bir ħaber yā bir pāre igsü yā od oddan ola kim siz isinesiz.— E. Anadolu Türkçesi
Fe lemmâ etâhâ nûdiye min şâtııl vâdil eymeni fîl buk’atil mubâreketi mineş şecerati en yâ mûsâ innî enallâhu rabbul âlemîn(âlemîne).
pes ol vaķt kim geldi aña ķıġrınıldı derenüñ śaġdın yanından bereketlü yirde aġaçdan kim “yā mūsā! bayıķ ben benven Tañrı 'ālemler çalabı’sı”.— E. Anadolu Türkçesi
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar