Adını, başından sonuna kadar Hz. Yûsuf'un kıssasını konu aldığı için onun adından almıştır. Allah'ın, "kıssaların en güzeli" olarak tanıttığı Hz. Yusuf kıssası surenin tamamını içine alıyor.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İçinde söz konusu edilen olaylar gösteriyor ki, bu sure Rasulullah'ın (s.a) Mekke'deki son dönemi esnasında, yani Kureyş'in kendisini öldürme, sürme, veya hapsetme planları tasarladığı sırada nazil olmuştur. O dönemde bir takım kafirler (muhtemelen tahrikçi Yahudiler) bir soru atmışlardı ortaya: "İsrailoğulları niçin Mısır'a gitti?" Bu sorunun ortaya atılma nedeni, Yahudilerin bu hikayeden haberdar olmamaları, geleneklerinde böyle bir rivayetten söz edilmiyor olması ve Rasulullah'ın da (s.a) daha önce bu hikayeden ima yollu da olsa hiç söz etmemiş olmasıydı. Dolayısıyla bu soruya tatmin edici bir cevap veremeyeceğini yahut kaçamak karşılıklar vereceğini ve ardından cevabı bir takım Yahudilerden soruşturacağını ummuşlardı. Böylece güya tüm foyası meydana çıkmış olacaktı. Fakat tüm umutlarının aksine işler tersine döndü ve Allah Hz. Yusuf'un (a.s) tüm kıssasını elçisine vahyetti ve o da kıssayı oracıkta irşad etti. Bu durum Kureyş'i müthiş biçimde şaşırtmıştı, çünkü yalnız kafalarındaki şemalar alt üst olmakla kalmıyor, aynı zamanda şu uyarıya maruz kalıyorlardı: "Eğer sizler de bu Rasule, Yusuf'a kardeşlerinin davrandığı gibi davranırsanız, sonunuz onlarınki gibi olur."
Vahyediliş Amacı:
Yukarıda söylenenlerden bu surenin iki amaç için vahyedildiği ortaya çıkıyor:
Birinci amaç:
Hz. Muhammed'in (s.a) risaletine delil getirmekti. Üstelik bu delil bizzat muhalifleri tarafından istenmekteydi. Ve böylece onun bilgisinin kulaktan dolma değil, vahiyle edinilmiş bilgi olduğu ortaya konmuş olacaktı. Zaten bu durum giriş ayetlerinde açıkça zikredilmekte ve sonuç bölümünde de yeterince açıklanmaktadır.
İkinci amaç:
Surenin muhtevasını Kureyş'in durumuna uygulamak ve Rasulullah'la (s.a) aralarındaki savaşı eninde sonunda kaybedecekleri konusunda onları uyarmaktı. Çünkü onlar da tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf'a (a.s) yaptıkları gibi kardeşleri Rasulullah'a (s.a) eziyet ediyorlardı. Böylece Kureyş'e dolaylı yoldan işledikleri kötü fiillerinin, tıpkı, Hz. Yusuf (a.s) meselesinde kardeşlerinin -onu kuyuya attıktan sonra bile- başarısızlığa uğraması gibi hüsranla sonuçlanacağı anlatılmış oluyordu. Bu böyledir; çünkü Allah'ın iradesinin önüne geçecek hiçbir güç yoktur. Nitekim tıpkı Hz. Yusuf'un (a.s) önünde kardeşlerinin boyun bükmesi gibi onlar da bir gün helak etmeye çalıştıkları kardeşlerinden af dileyeceklerdir. Bu 7. ayette apaçık belirtilmiştir. "Andolsun Yusuf ve kardeşlerinin kıssasında Kureyş arasından soranlar için ayetler vardır."
Bu kıssayı mevcut çatışmaya uygulamak suretiyle Kur'an, daha sonraki on yıl içinde cereyan edecek olayları da açık seçik haber vermiş oluyordu. Bu surenin nüzulundan henüz iki yıl geçmişti ki, Kureyş Hz. Yusuf'un kardeşleri gibi Rasulullah'ı (s.a) öldürmeye azmetti ve bunun üzerine Rasulullah (s.a) yine Hz. Yusuf'un (a.s) Mısır'a gidip orada bir güç kazanması gibi, Mekke'den Medine'ye göç etmek zorunda kaldı ve benzer bir güç kazandı. Yine, sonuçta Kureyş, tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf'un (a.s) huzurunda boyun bükmeleri gibi Rasulullah'ın (s.a) önünde boyunlarını bükmüşlerdi.Kardeşleri Yusuf'a: "Bize lütfet zira, Allah bağışta bulunanları cömertçe ödüllendirir" (ayet, 88) dediklerinde Hz. Yusuf (a.s) , onları bağışlamış ve her ne kadar onlardan intikam alabilecek güçteyse de onlara şöyle demişti: "... Bugün sizin için bir yargılama yoktur. Sizi Allah affetsin. O merhametlilerin en merhametlisidir." (Ayet, 92) . Aynı olay Mekke'nin fethinden sonra Hz. Muhammed (s.a) ile onun huzurunda biçare duran Kureyş arasında cereyan etmişti. Rasulullah (s.a) da intikam almak için gerekli güce sahipken bunu yapmadı onlara: "Size şimdi ne yapacağımı sanıyorsunuz?" diye sordu. Onlar da: "'Sen kerim bir kardeşsin, kerim bir kardeşin oğlusun" deyince onları şu sözlerle bağışladı: "İstirhamınıza Yusuf'un, kardeşlerine verdiği karşılığın aynısını veriyorum. Bugün sizin için bir yargılama yoktur, bağışlandınız".
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Dahası, Kur'an-ı Kerim bu kıssayı yalnızca bir anlatı olarak sunmakla kalmayıp, onu aşağıdaki şekillerde bir tebliğ aracı olarak da kullanmıştır.
Anlattıkları boyunca Kur'an, İbrahim, İshak, Yakub ve Yusuf'un (a.s) inandığı dinin Hz. Muhammed'inkiyle (s.a) aynı olduğunu ve hepsinin çağırdığı mesajın Hz. Muhammed'inkiyle (s.a) aynı mesaj olduğunu açıklığa kavuşturmuştur.
Sonra, Hz. Yakub ve Hz. Yusuf (a.s) karakterleri, Yusuf'un kardeşleri, ticaret kervanındakiler, devlet ricali, Mısır azizi, onun zevcesi, Mısır'ın "sosyetik bayanları"yla çelişmekte idi. Bu durum okuyucunun önüne kendiliğinden şu meseleyi getirmektedir: "Allah'a ibadete ve ahiret hesabına dayalı İslam'ın şekillendirdiği ilk karakterlerle; dünyaya tapmaya, Allah'ı ve ahiret'i hiçe saymaya dayalı küfrün ve "cehalet"in şekillendirdiği ikinci karakterleri karşılaştırın ve hangisini tercih edeceğinize kendiniz karar verin."
Kur'an bu kıssayı, bir başka gerçeği daha gündeme getirmek için kullanmaktadır: Allah ne dilerse o olur; insan hiçbir karşı-planla O'nun stratejisini (mekr) altedemez, olmasını engelleyecek yahut oluşumunu değiştirecek herhangi bir önlem alamaz. Aksine, hep olan odur ki, insan kendi amacı için devreye soktuğu ve kendi amacına hizmet edeceğine inandığı bir çok vasıtanın sonunda kendi amacı aleyhine işlediğini, ilahi amaca hizmet ettiğini anlayıverir. Hz. Yusuf'un kardeşleri onu kuyuya attıkları zaman, alınabilecek en köklü tedbiri aldıklarını düşünüyorlardı. Oysa aslında Hz. Yusuf'u (a.s) Mısır'a yönetici yapacak olan ilahi planın yolunu döşemekteydiler ve sonunda onun huzurunda boyun bükeceklerdi. Aynı şekilde Aziz'in karısı da intikam almak düşüncesiyle Hz. Yusuf'u (a.s) zindana göndermişti, fakat aslında ona Mısır'ın yöneticisi olma fırsatını sağlamış olmaktaydı ve sonunda kendi apaçık günahını itiraf etmenin utancını yaşayacaktı.
Ve bunlar Allah'ın yüceltmek istediği kimseyi düşürmek için, tüm dünyanın birleşse de başarılı olamayacağını ispatlayan münferid örnekler değildir. Yine, Hz. Yusuf'u (a.s) "halletmek" için kardeşlerinin başvurduğu "güvenilir ve etkili" vasıtalar Allah tarafından Hz. Yusuf'un(a.s) başarısı, kardeşlerininse zillete düşmesi yolunda kullanılmışlardı. Buna karşılık eğer Allah birinin düşmesini dilemişse ne kadar etkili olursa olsun hiçbir vasıta bu dileğe karşı duramaz, hatta onun düşüş ve çöküşüne, bu vasıtaları kullananların zelil oluşuna katkıda bulunurlar.
Ötesi, bu kıssada Allah yolunu izlemek isteyenler için de çeşitli dersler ihtiva etmektedir. Kıssanın öğrettiği ilk ders, ilahi yasanın çizdiği sınırlar içinde kalan bir kimsenin amaç, hedef ve vasıtalarıyla başarılı olması ya da olmamasının tümüyle Allah'a kalmış bir şey olduğudur. Dolayısıyla temiz amaçları öngörmüş, meşru vasıtalara başvurmuş fakat başarılı olamamış bir kimse en azından rezalet ve zilletten korunmuş olacaktır. Oysa aşağılık bir amacı öngörmüş ve amaca ulaşmak için de gayri meşru vasıtalara başvurmuş bir kimse yalnızca ahirette rezil rüsvay olmakla kalmayacak aynı zamanda bu dünyada da rezil ve zelil olmanın riskini göze alacaktır.
Kıssa'nın öğrettiği ikinci ders şudur: Hakikat ve adalet adına gayret gösterenler, Allah'a güvenenler ve tüm işlerinde O'nu vekil bilenler, O'ndan yardım ve teselli alırlar. Bu kendilerine, düşmanları karşısında cesaret ve güven sağlar, güçlü düşmanların korkunç vasıtalarıyla burun buruna geldikleri zaman moralleri bozulmaz. Görevlerini korukuszca yerine getirirler. ve sonucu Allah'a havale ederler.
Fakat bu kıssanın öğrettiği en büyük ders, bir müminin gerçek İslami niteliklerle bezenmesi ve hikmetle donanması halinde, sırf bu niteliklerin gücüyle tüm bir beldeyi fethedebileceğidir. Hz. Yusuf (a.s) , bunun şahika bir örneğini teşkil edecek şekilde saf ve yüksek karakterli bir kimsenin en olumsuz şartlar altında bile başarılı olabileceğini bizzat göstremiştir. Hz. Yusuf (a.s) Mısır'a gittiği zaman, sadece onyedi yaşında bir delikanlıydı, yalnız ve garibti; ayrıca hiç bir tedariki yoktu. Olmadığı gibi burada bir köle olarak satılmıştı. -Ve ayrıca bu dönemdeki kölelerin içinde bulunduğu korkunç şartları her tarih öğrencisi bilir- Dahası sonra bir iftiraya uğrayıp süresiz zindana atılmıştı. Fakat bu zorlu dönemi boyunca bir kez olsun, sonunda kendisini ülkenin en üst düzey yetkilisi yapacak olan ahlaki ve imani niteliklerinden asla vazgeçmedi.
Tarihi ve Coğrafi Arka-plan:
Şu tarihi ve coğrafi ayrıntılar kıssayı anlamamıza yardım edecektir:
Hz. Yusuf (a.s) , Hz. Yakub'un (a.s) oğlu Hz. İshak'ın (a.s) torunu, Hz. İbrahim'in (a.s) de büyük torunudur. Kitab-ı Mukaddes'e göre (Kur'an'da zikredilenler de bu rivayeti teyid eder) Hz. Yakub'un (a.s) dört hanımından olma oniki oğlu vardı. Hz. Yusuf (a.s) ve küçük kardeşi Bünyamin bir karısından, kalan on oğlu da diğer hanımlarından olmaydı. Hz. Yakub (a.s) , babası Hz. İshak'ın, ondan evvel de Hz. İbrahmi'in (a.s) yaşadığı ve "Shechem" denen yerde kendine bir arazi parçası edindiği Hebron (yani Filistin) de yerleşmişti.
Yusuf (a.s) 'un kıssası ile ilgili harita:
Kitab-ı Mukaddes araştırmacılarına göre Yusuf (a.s) yaklaşık M. Ö. 1906'da doğmuştu ve kendisi ile ilgili kıssanın başlangıcı M.Ö. 1890 dolaylarında vuku bulmuştu. Yani rüyayı gördüğünde ve kuyuya atıldığında onyedi yaşındaydı. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'a dayalı rivayetlere göre Kuyu Shechem'in kuzeyindeki Dothan yakınındaydı ve onu kuyudan çıkaran kervan (öte Ürdün'deki) Gilead'tan gelip Mısır'a gitmekteydi.
Mısır'ı yöneten 15. hanedan tarihte Hyksos kralları olarak bilinir. Hyksos'lar Arap ırkındandı ve 2000 yıllarında Suriye-Filistin'den göçedip Mısır'a gelmişler ve ülkeyi ele geçirmişlerdi.
Arap tarihçileri ve Kur'an yorumcuları onlara Amalik adını vermişlerdir ve bu, Mısır bilimciler (egyptologist) tarafından yapılan yakın tarihli araştırmalarla da teyid edilmiştir. Hyksoslar ülkede hüküm süren iç kargaşayı fırsat bilip kendi krallıklarını kurmuş istilacılardı. Hz. Yusuf'un (a.s) iktidara gelişi ve ardından İsrailoğulları'nın Mısır'ın en münbit bölgesine yerleşmeleri konusunda hiçbir zanna mahal olmayışının nedeni budur; elde ettikleri güç ve etkinlik, onların Mısır'ı istila eden yabancılarla aynı ırktan oluşuyla ilgiliydi.
Hyksoslar M. Ö. 15. yy.ın sonuna dek Mısır'da hüküm sürdü ve uygulamada tüm güçler İsrailoğulları'nın elinde kaldı. Kur'an bu olaya Maide suresi'nin 20. ayetinde atıfta bulunur: "Allah içinizden peygamberler çıkardı ve sizi yöneticiler eyledi". Sonra bu hanedanı alaşağı eden büyük bir ulusalcı ayaklanma böşgösterdi ve yaklaşık 250.000 Amaliki ülkeden sürüldü. Bunun sonucu olarak oldukça mutaassıp bir kıpti hanedanı iktidarı ele geçirdi ve Amalikîlilerle ilgili herşeyi kötünden kazıdı. Daha sonra da Hz. Musa'nın (a.s) kıssasında zikredilen İsrailoğulları'na toplu zulüm hadisesi başladı.
Ayrıca Mısır tarihinden "Hyksos kralları'nın Mısır'ın geleneksel tanrılarını kabul etmediğini ve bu yüzden de dinlerini Mısır'da yaymak için Suriye'den kendi ilahlarını ithal ettiklerini öğreniyoruz. Kur'an'ın Hz. Yusuf'un çağdaşı olan kralı Firavun diye anmasının nedeni budur. Zira bu ünvan Mısır'ın kendi özgün dinleriyle bağlantılı bir ünvandı ve Hyksoslarda bu dine inanmıyorlardı. Fakat Kitab-ı Mukaddes bu krala yanlış bir tesmiye ile "Firavun" demektedir. Öyle görünüyor ki, Kitab-ı Mukaddes yazarları tüm Mısır krallarının "Firavun" olduklarını sanmaktaydılar.
Karşılaştırmalı Kitab-ı Mukaddes ve Mısır tarihi üzerine çalışan modern araştırmacılar Hyksos kralı Apophis'in, Hz. Yusuf'un (a.s) çağdaşı olan kral olduğu görüşünü paylaşmaktadırlar.
O devirde Memphis Mısır'ın başkentiydi. Bu kente ait kalıntılara Kahire'nin güneyinde 14 mil mesafedeki Nil kıyısında rastlanmaktadır. Hz. Yusuf (a.s) buraya getirildiğinde 17-18 yaşlarındaydı.
Aziz'in yanında iki-üç yıl, zindandaysa sekiz-dokuz yıl kaldı; Mısır'a yönetici olduğunda otuz yaşındaydı ve iktidarda seksen yıl tekbaşına kaldı. İktidarının dokuzuncu ve onuncu yılında babası Yakub'a (a.s) kendisi ve tüm aile fertlerinin Filistin'den Mısır'a gelmeleri için haber yolladı. Kitab-ı Mukaddes'e göre onları Hz. Musa'nın (a.s) yaşadığı Goshen bölgesine yerleştirmiştir. Yine Kitab-ı Mukaddes'e göre Hz. Yusuf(a.s) ölmeden önce akrabalarından şu yemini almıştı: "Bu ülkeden atalarınızın ülkesine döndüğünüzde kemiklerimi alıp beraberinizde götüreceksiniz." Sonra öldü. Öldüğünde yüz on yaşındaydı. Akrabaları da kendisini mumyaladılar.
Her ne kadar Kur'an'da anlatılan Yusuf kıssası Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'la ayrıntılara indikçe farklılaşıyorsa da, üçü de temel öğelerde ittifak halindedirler. Biz de bu farklılıkları gerektiği yer ve zamanda açıklayıcı notlarımızla izaha çalışacağız.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
12
Yusuf · Mekke
يوسف
111
Sure Adı Açıklaması
Adını, başından sonuna kadar Hz. Yûsuf'un kıssasını konu aldığı için onun adından almıştır. Allah'ın, "kıssaların en güzeli" olarak tanıttığı Hz. Yusuf kıssası surenin tamamını içine alıyor.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İçinde söz konusu edilen olaylar gösteriyor ki, bu sure Rasulullah'ın (s.a) Mekke'deki son dönemi esnasında, yani Kureyş'in kendisini öldürme, sürme, veya hapsetme planları tasarladığı sırada nazil olmuştur. O dönemde bir takım kafirler (muhtemelen tahrikçi Yahudiler) bir soru atmışlardı ortaya: "İsrailoğulları niçin Mısır'a gitti?" Bu sorunun ortaya atılma nedeni, Yahudilerin bu hikayeden haberdar olmamaları, geleneklerinde böyle bir rivayetten söz edilmiyor olması ve Rasulullah'ın da (s.a) daha önce bu hikayeden ima yollu da olsa hiç söz etmemiş olmasıydı. Dolayısıyla bu soruya tatmin edici bir cevap veremeyeceğini yahut kaçamak karşılıklar vereceğini ve ardından cevabı bir takım Yahudilerden soruşturacağını ummuşlardı. Böylece güya tüm foyası meydana çıkmış olacaktı. Fakat tüm umutlarının aksine işler tersine döndü ve Allah Hz. Yusuf'un (a.s) tüm kıssasını elçisine vahyetti ve o da kıssayı oracıkta irşad etti. Bu durum Kureyş'i müthiş biçimde şaşırtmıştı, çünkü yalnız kafalarındaki şemalar alt üst olmakla kalmıyor, aynı zamanda şu uyarıya maruz kalıyorlardı: "Eğer sizler de bu Rasule, Yusuf'a kardeşlerinin davrandığı gibi davranırsanız, sonunuz onlarınki gibi olur."
Vahyediliş Amacı:
Yukarıda söylenenlerden bu surenin iki amaç için vahyedildiği ortaya çıkıyor:
Birinci amaç:
Hz. Muhammed'in (s.a) risaletine delil getirmekti. Üstelik bu delil bizzat muhalifleri tarafından istenmekteydi. Ve böylece onun bilgisinin kulaktan dolma değil, vahiyle edinilmiş bilgi olduğu ortaya konmuş olacaktı. Zaten bu durum giriş ayetlerinde açıkça zikredilmekte ve sonuç bölümünde de yeterince açıklanmaktadır.
İkinci amaç:
Surenin muhtevasını Kureyş'in durumuna uygulamak ve Rasulullah'la (s.a) aralarındaki savaşı eninde sonunda kaybedecekleri konusunda onları uyarmaktı. Çünkü onlar da tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf'a (a.s) yaptıkları gibi kardeşleri Rasulullah'a (s.a) eziyet ediyorlardı. Böylece Kureyş'e dolaylı yoldan işledikleri kötü fiillerinin, tıpkı, Hz. Yusuf (a.s) meselesinde kardeşlerinin -onu kuyuya attıktan sonra bile- başarısızlığa uğraması gibi hüsranla sonuçlanacağı anlatılmış oluyordu. Bu böyledir; çünkü Allah'ın iradesinin önüne geçecek hiçbir güç yoktur. Nitekim tıpkı Hz. Yusuf'un (a.s) önünde kardeşlerinin boyun bükmesi gibi onlar da bir gün helak etmeye çalıştıkları kardeşlerinden af dileyeceklerdir. Bu 7. ayette apaçık belirtilmiştir. "Andolsun Yusuf ve kardeşlerinin kıssasında Kureyş arasından soranlar için ayetler vardır."
Bu kıssayı mevcut çatışmaya uygulamak suretiyle Kur'an, daha sonraki on yıl içinde cereyan edecek olayları da açık seçik haber vermiş oluyordu. Bu surenin nüzulundan henüz iki yıl geçmişti ki, Kureyş Hz. Yusuf'un kardeşleri gibi Rasulullah'ı (s.a) öldürmeye azmetti ve bunun üzerine Rasulullah (s.a) yine Hz. Yusuf'un (a.s) Mısır'a gidip orada bir güç kazanması gibi, Mekke'den Medine'ye göç etmek zorunda kaldı ve benzer bir güç kazandı. Yine, sonuçta Kureyş, tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf'un (a.s) huzurunda boyun bükmeleri gibi Rasulullah'ın (s.a) önünde boyunlarını bükmüşlerdi.Kardeşleri Yusuf'a: "Bize lütfet zira, Allah bağışta bulunanları cömertçe ödüllendirir" (ayet, 88) dediklerinde Hz. Yusuf (a.s) , onları bağışlamış ve her ne kadar onlardan intikam alabilecek güçteyse de onlara şöyle demişti: "... Bugün sizin için bir yargılama yoktur. Sizi Allah affetsin. O merhametlilerin en merhametlisidir." (Ayet, 92) . Aynı olay Mekke'nin fethinden sonra Hz. Muhammed (s.a) ile onun huzurunda biçare duran Kureyş arasında cereyan etmişti. Rasulullah (s.a) da intikam almak için gerekli güce sahipken bunu yapmadı onlara: "Size şimdi ne yapacağımı sanıyorsunuz?" diye sordu. Onlar da: "'Sen kerim bir kardeşsin, kerim bir kardeşin oğlusun" deyince onları şu sözlerle bağışladı: "İstirhamınıza Yusuf'un, kardeşlerine verdiği karşılığın aynısını veriyorum. Bugün sizin için bir yargılama yoktur, bağışlandınız".
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Dahası, Kur'an-ı Kerim bu kıssayı yalnızca bir anlatı olarak sunmakla kalmayıp, onu aşağıdaki şekillerde bir tebliğ aracı olarak da kullanmıştır.
Anlattıkları boyunca Kur'an, İbrahim, İshak, Yakub ve Yusuf'un (a.s) inandığı dinin Hz. Muhammed'inkiyle (s.a) aynı olduğunu ve hepsinin çağırdığı mesajın Hz. Muhammed'inkiyle (s.a) aynı mesaj olduğunu açıklığa kavuşturmuştur.
Sonra, Hz. Yakub ve Hz. Yusuf (a.s) karakterleri, Yusuf'un kardeşleri, ticaret kervanındakiler, devlet ricali, Mısır azizi, onun zevcesi, Mısır'ın "sosyetik bayanları"yla çelişmekte idi. Bu durum okuyucunun önüne kendiliğinden şu meseleyi getirmektedir: "Allah'a ibadete ve ahiret hesabına dayalı İslam'ın şekillendirdiği ilk karakterlerle; dünyaya tapmaya, Allah'ı ve ahiret'i hiçe saymaya dayalı küfrün ve "cehalet"in şekillendirdiği ikinci karakterleri karşılaştırın ve hangisini tercih edeceğinize kendiniz karar verin."
Kur'an bu kıssayı, bir başka gerçeği daha gündeme getirmek için kullanmaktadır: Allah ne dilerse o olur; insan hiçbir karşı-planla O'nun stratejisini (mekr) altedemez, olmasını engelleyecek yahut oluşumunu değiştirecek herhangi bir önlem alamaz. Aksine, hep olan odur ki, insan kendi amacı için devreye soktuğu ve kendi amacına hizmet edeceğine inandığı bir çok vasıtanın sonunda kendi amacı aleyhine işlediğini, ilahi amaca hizmet ettiğini anlayıverir. Hz. Yusuf'un kardeşleri onu kuyuya attıkları zaman, alınabilecek en köklü tedbiri aldıklarını düşünüyorlardı. Oysa aslında Hz. Yusuf'u (a.s) Mısır'a yönetici yapacak olan ilahi planın yolunu döşemekteydiler ve sonunda onun huzurunda boyun bükeceklerdi. Aynı şekilde Aziz'in karısı da intikam almak düşüncesiyle Hz. Yusuf'u (a.s) zindana göndermişti, fakat aslında ona Mısır'ın yöneticisi olma fırsatını sağlamış olmaktaydı ve sonunda kendi apaçık günahını itiraf etmenin utancını yaşayacaktı.
Ve bunlar Allah'ın yüceltmek istediği kimseyi düşürmek için, tüm dünyanın birleşse de başarılı olamayacağını ispatlayan münferid örnekler değildir. Yine, Hz. Yusuf'u (a.s) "halletmek" için kardeşlerinin başvurduğu "güvenilir ve etkili" vasıtalar Allah tarafından Hz. Yusuf'un(a.s) başarısı, kardeşlerininse zillete düşmesi yolunda kullanılmışlardı. Buna karşılık eğer Allah birinin düşmesini dilemişse ne kadar etkili olursa olsun hiçbir vasıta bu dileğe karşı duramaz, hatta onun düşüş ve çöküşüne, bu vasıtaları kullananların zelil oluşuna katkıda bulunurlar.
Ötesi, bu kıssada Allah yolunu izlemek isteyenler için de çeşitli dersler ihtiva etmektedir. Kıssanın öğrettiği ilk ders, ilahi yasanın çizdiği sınırlar içinde kalan bir kimsenin amaç, hedef ve vasıtalarıyla başarılı olması ya da olmamasının tümüyle Allah'a kalmış bir şey olduğudur. Dolayısıyla temiz amaçları öngörmüş, meşru vasıtalara başvurmuş fakat başarılı olamamış bir kimse en azından rezalet ve zilletten korunmuş olacaktır. Oysa aşağılık bir amacı öngörmüş ve amaca ulaşmak için de gayri meşru vasıtalara başvurmuş bir kimse yalnızca ahirette rezil rüsvay olmakla kalmayacak aynı zamanda bu dünyada da rezil ve zelil olmanın riskini göze alacaktır.
Kıssa'nın öğrettiği ikinci ders şudur: Hakikat ve adalet adına gayret gösterenler, Allah'a güvenenler ve tüm işlerinde O'nu vekil bilenler, O'ndan yardım ve teselli alırlar. Bu kendilerine, düşmanları karşısında cesaret ve güven sağlar, güçlü düşmanların korkunç vasıtalarıyla burun buruna geldikleri zaman moralleri bozulmaz. Görevlerini korukuszca yerine getirirler. ve sonucu Allah'a havale ederler.
Fakat bu kıssanın öğrettiği en büyük ders, bir müminin gerçek İslami niteliklerle bezenmesi ve hikmetle donanması halinde, sırf bu niteliklerin gücüyle tüm bir beldeyi fethedebileceğidir. Hz. Yusuf (a.s) , bunun şahika bir örneğini teşkil edecek şekilde saf ve yüksek karakterli bir kimsenin en olumsuz şartlar altında bile başarılı olabileceğini bizzat göstremiştir. Hz. Yusuf (a.s) Mısır'a gittiği zaman, sadece onyedi yaşında bir delikanlıydı, yalnız ve garibti; ayrıca hiç bir tedariki yoktu. Olmadığı gibi burada bir köle olarak satılmıştı. -Ve ayrıca bu dönemdeki kölelerin içinde bulunduğu korkunç şartları her tarih öğrencisi bilir- Dahası sonra bir iftiraya uğrayıp süresiz zindana atılmıştı. Fakat bu zorlu dönemi boyunca bir kez olsun, sonunda kendisini ülkenin en üst düzey yetkilisi yapacak olan ahlaki ve imani niteliklerinden asla vazgeçmedi.
Tarihi ve Coğrafi Arka-plan:
Şu tarihi ve coğrafi ayrıntılar kıssayı anlamamıza yardım edecektir:
Hz. Yusuf (a.s) , Hz. Yakub'un (a.s) oğlu Hz. İshak'ın (a.s) torunu, Hz. İbrahim'in (a.s) de büyük torunudur. Kitab-ı Mukaddes'e göre (Kur'an'da zikredilenler de bu rivayeti teyid eder) Hz. Yakub'un (a.s) dört hanımından olma oniki oğlu vardı. Hz. Yusuf (a.s) ve küçük kardeşi Bünyamin bir karısından, kalan on oğlu da diğer hanımlarından olmaydı. Hz. Yakub (a.s) , babası Hz. İshak'ın, ondan evvel de Hz. İbrahmi'in (a.s) yaşadığı ve "Shechem" denen yerde kendine bir arazi parçası edindiği Hebron (yani Filistin) de yerleşmişti.
Yusuf (a.s) 'un kıssası ile ilgili harita:
Kitab-ı Mukaddes araştırmacılarına göre Yusuf (a.s) yaklaşık M. Ö. 1906'da doğmuştu ve kendisi ile ilgili kıssanın başlangıcı M.Ö. 1890 dolaylarında vuku bulmuştu. Yani rüyayı gördüğünde ve kuyuya atıldığında onyedi yaşındaydı. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'a dayalı rivayetlere göre Kuyu Shechem'in kuzeyindeki Dothan yakınındaydı ve onu kuyudan çıkaran kervan (öte Ürdün'deki) Gilead'tan gelip Mısır'a gitmekteydi.
Mısır'ı yöneten 15. hanedan tarihte Hyksos kralları olarak bilinir. Hyksos'lar Arap ırkındandı ve 2000 yıllarında Suriye-Filistin'den göçedip Mısır'a gelmişler ve ülkeyi ele geçirmişlerdi.
Arap tarihçileri ve Kur'an yorumcuları onlara Amalik adını vermişlerdir ve bu, Mısır bilimciler (egyptologist) tarafından yapılan yakın tarihli araştırmalarla da teyid edilmiştir. Hyksoslar ülkede hüküm süren iç kargaşayı fırsat bilip kendi krallıklarını kurmuş istilacılardı. Hz. Yusuf'un (a.s) iktidara gelişi ve ardından İsrailoğulları'nın Mısır'ın en münbit bölgesine yerleşmeleri konusunda hiçbir zanna mahal olmayışının nedeni budur; elde ettikleri güç ve etkinlik, onların Mısır'ı istila eden yabancılarla aynı ırktan oluşuyla ilgiliydi.
Hyksoslar M. Ö. 15. yy.ın sonuna dek Mısır'da hüküm sürdü ve uygulamada tüm güçler İsrailoğulları'nın elinde kaldı. Kur'an bu olaya Maide suresi'nin 20. ayetinde atıfta bulunur: "Allah içinizden peygamberler çıkardı ve sizi yöneticiler eyledi". Sonra bu hanedanı alaşağı eden büyük bir ulusalcı ayaklanma böşgösterdi ve yaklaşık 250.000 Amaliki ülkeden sürüldü. Bunun sonucu olarak oldukça mutaassıp bir kıpti hanedanı iktidarı ele geçirdi ve Amalikîlilerle ilgili herşeyi kötünden kazıdı. Daha sonra da Hz. Musa'nın (a.s) kıssasında zikredilen İsrailoğulları'na toplu zulüm hadisesi başladı.
Ayrıca Mısır tarihinden "Hyksos kralları'nın Mısır'ın geleneksel tanrılarını kabul etmediğini ve bu yüzden de dinlerini Mısır'da yaymak için Suriye'den kendi ilahlarını ithal ettiklerini öğreniyoruz. Kur'an'ın Hz. Yusuf'un çağdaşı olan kralı Firavun diye anmasının nedeni budur. Zira bu ünvan Mısır'ın kendi özgün dinleriyle bağlantılı bir ünvandı ve Hyksoslarda bu dine inanmıyorlardı. Fakat Kitab-ı Mukaddes bu krala yanlış bir tesmiye ile "Firavun" demektedir. Öyle görünüyor ki, Kitab-ı Mukaddes yazarları tüm Mısır krallarının "Firavun" olduklarını sanmaktaydılar.
Karşılaştırmalı Kitab-ı Mukaddes ve Mısır tarihi üzerine çalışan modern araştırmacılar Hyksos kralı Apophis'in, Hz. Yusuf'un (a.s) çağdaşı olan kral olduğu görüşünü paylaşmaktadırlar.
O devirde Memphis Mısır'ın başkentiydi. Bu kente ait kalıntılara Kahire'nin güneyinde 14 mil mesafedeki Nil kıyısında rastlanmaktadır. Hz. Yusuf (a.s) buraya getirildiğinde 17-18 yaşlarındaydı.
Aziz'in yanında iki-üç yıl, zindandaysa sekiz-dokuz yıl kaldı; Mısır'a yönetici olduğunda otuz yaşındaydı ve iktidarda seksen yıl tekbaşına kaldı. İktidarının dokuzuncu ve onuncu yılında babası Yakub'a (a.s) kendisi ve tüm aile fertlerinin Filistin'den Mısır'a gelmeleri için haber yolladı. Kitab-ı Mukaddes'e göre onları Hz. Musa'nın (a.s) yaşadığı Goshen bölgesine yerleştirmiştir. Yine Kitab-ı Mukaddes'e göre Hz. Yusuf(a.s) ölmeden önce akrabalarından şu yemini almıştı: "Bu ülkeden atalarınızın ülkesine döndüğünüzde kemiklerimi alıp beraberinizde götüreceksiniz." Sonra öldü. Öldüğünde yüz on yaşındaydı. Akrabaları da kendisini mumyaladılar.
Her ne kadar Kur'an'da anlatılan Yusuf kıssası Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'la ayrıntılara indikçe farklılaşıyorsa da, üçü de temel öğelerde ittifak halindedirler. Biz de bu farklılıkları gerektiği yer ve zamanda açıklayıcı notlarımızla izaha çalışacağız.
Nahnu nakussu aleyke ahsenel kasası bimâ evhaynâ ileyke hâzel kur’âne ve in kunte min kablihî le minel gâfilîn(gâfilîne).
Biz ḥikāyet iderüz saña yā Muḥammed ḥikāyetlerüñ yaḫşısı[nı], biz saña vaḥyeyledügümüzle bu Ḳur’ānı. Egerçi sen Ḳur’ān indüginden burun sañaġāfil idüñ‐ise daḫı.— S. Meal (1534)
ما بهترین داستان را با وحی کردن این قرآن بر تو می خوانیم و تو یقیناً پیش از آن از بی خبران [نسبت به این بهترین داستان] بودی.— IRI — H.Ansarian
Kâle yâ buneyye lâ taksus ru’yâke alâ ihvetike fe yekîdû leke keydâ(keyden), inneş şeytâne lil insâni aduvvun mubîn(mubînun).
Ya‘ḳūb eyitdi: İy oġlum, ḫaber virme bu düşüñi ḳardaşlaruña. Pes seniöldürmege bir ḥīle iderler. Taḥḳīḳ şeyṭān ādem oġlına ulu düşmandur.— S. Meal (1534)
[پدر] گفت: ای پسرک من! خواب خود را برای برادرانت مگو که نقشه ای خطرناک بر ضد تو به کار می بندند، بدون شک شیطان برای انسان دشمنی آشکار است.— IRI — H.Ansarian
Ve kezâlike yectebîke rabbuke ve yu allimuke min te’vîlil ehâdîsi, ve yutimmu ni’metehu aleyke ve alâ âli ya’kûbe kemâ etemmehâ alâ ebeveyke min kablu ibrâhîme ve ishâk(ishâke), inne rabbeke alîmun hakîm(hakîmun).”
Anuñ gibi seni iḫtiyār ideçekdür Tañrı Ta‘ālā nübüvvet‐ile ve meleg‐ile ögre‐decekdür saña düşler ta‘bīrini. Daḫı tamām ideçekdür ni‘metlerinisenüñ üstüñe, Ya‘ḳūb ehline daḫı. Nite kim tamām eyledi atalaruña sendenburun ki İbrāhīmdür ve İsḥāḳdur. Taḥḳīḳ senüñ Çalabuñ her nesneyi ki bili‐cidür, ḥikmetler issidür.— S. Meal (1534)
و این چنین پروردگارت تو را برمی گزیند و از تفسیر خواب ها به تو می آموزد، و نعمتش را بر تو و بر آل یعقوب تمام می کند، چنانکه پیش از این بر پدرانت ابراهیم و اسحاق تمام کرد؛ یقیناً پروردگارت دانا و حکیم است.— IRI — H.Ansarian
İz kâlû le yûsufu ve ehûhu ehabbu ilâ ebînâ minnâ ve nahnu usbeh(usbehtun), inne ebânâ le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ol vaḳt ki eydürler biri birine: Yūsuf‐ıla ḳardaşı sevgülü midür bizümatamuz[a] bizden? Ḥāl budur ki bir cemā‘at‐biz. Taḥḳīḳ bizüm atamuz uluazġunluḳ içindedür.— S. Meal (1534)
[یاد کن] هنگامی را که برادران گفتند: با اینکه ما گروهی نیرومندیم، یوسف و برادرش نزد پدرمان از ما محبوب ترند، و قطعاً پدرمان در اشتباه روشن و آشکاری است.— IRI — H.Ansarian
Uktulû yûsufe evitrahûhu ardan yahlu lekum vechu ebîkum ve tekûnû min ba’dihî kavmen sâlihîn(sâlihîne).
Öldürüñüz Yūsufı, yā anı bıraġuñuz bir yire, ḥattā ki yaluñuz size ḳala atañuz. Daḫı anı bıraḳduḳdan ṣoñra ṣāliḥlerden olasız.— S. Meal (1534)
[یکی گفت:] یوسف را بکشید و یا او را در سرزمین نامعلومی بیندازید، تا توجه و محبت پدرتان فقط معطوف به شما شود. و پس از این گناه [با بازگشت به خدا و عذرخواهی از پدر] مردمی شایسته خواهید شد.— IRI — H.Ansarian
Kâle kâilun minhum lâ taktulû yûsufe ve elkûhu fî gayâbetil cubbi yel-tekithu ba’dus seyyâreti in kuntum fâilîn(fâilîne).
Anlaruñ birisi eyitdi ki Yehūdādur: Yūsufı öldürmeñ, lākin ḳuyuya bı‐raġuñuz, alsun gitsün anı misāfirlerüñ niçesi, eger siz benüm meşveretümişlerseñüz, didi. |— S. Meal (1534)
یکی از آنان گفت: یوسف را نکشید، اگر می خواهید کاری بر ضد او انجام دهید، وی را در مخفی گاه آن چاه اندازید، که برخی رهگذران او را برگیرند [و با خود ببرند!!]— IRI — H.Ansarian
Fe lemmâ zehebû bihî ve ecmeû en yec’alûhu fî gayâbetil cubb(cubbi), ve evhaynâ ileyhi le tunebbiennehum bi emrihim hâzâ ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Pes ol vaḳt ki Yūsufı aldılar gitdiler. Daḫı danışdılar kim anı ḳuyuya bı‐raġalar. Vaḥy eyledi Yūsufa ki sen anlara ḫaber vireceksin bu işlerini anlarbilmezler iken.— S. Meal (1534)
پس هنگامی که وی را بردند و تصمیم گرفتند که او را در مخفی گاه آن چاه قرارش دهند [تصمیم خود را به مرحله اجرا گذاشتند] و ما هم به او الهام کردیم که از این کار آگاهشان خواهی ساخت در حالی که آنان نمی فهمند [که تو همان یوسفی.]— IRI — H.Ansarian
12:15
16
وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ ٦١
Ve câû ebâhum işâen yebkûn(yebkûne).
Geldiler atalarına giçe‐y‐ile aġlayup.— S. Meal (1534)
و شبان گاه گریه کنان نزد پدر آمدند.— IRI — H.Ansarian
Kâlû yâ ebânâ innâ zehebnâ nestebiku ve tereknâ yûsufe inde metâınâ fe ekelehuz zi’bu, ve mâ ente bi mu’minin lenâ ve lev kunnâ sâdikîn(sâdikîne).
Eyitdiler: İy atamuz, biz gitdük idi atlarumuz segirdim‐ile. Daḫı ḳoduḳ idiYūsufı ḳumāşlarumuz ḳatında. Pes anı ḳurt yidi. Daḫı sen bize inanmazsın ki biz girçek söylesevüz daḫı.— S. Meal (1534)
گفتند: ای پدر! ما یوسف را در کنار بار و کالای خود نهادیم و برای مسابقه رفتیم؛ پس گرگ، او را خورد و تو ما را تصدیق نخواهی کرد اگرچه راست بگوییم!— IRI — H.Ansarian
Ve câû alâ kamîsıhî bi demin kezib(kezibin), kâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ(emren), fe sabrun cemîl(cemîlun), vallâhul musteânu alâ mâ tesıfûn(tesıfûne).
Daḫı getürdiler Yūsuf göñlegin yalan ḳana bulaşmış. Ya‘ḳūb eyitdi: Bel ki nefsüñüz size bir iş bildürdi, işledüñüz. Pes ṣabr ider‐men yaḫşı ṣabreylemek. Daḫı Allāha ṣıġınuram siz işledügüñüz işlere.— S. Meal (1534)
و خونی دروغین بر پیراهنش آوردند [تا یعقوب مرگ یوسف را باور کند]. گفت: چنین نیست که می گویید، بلکه نفس شما کاری [زشت را] در نظرتان آراست [تا انجامش بر شما آسان شود] در این حال صبری نیکو [مناسب تر است]؛ و خداست که بر آنچه شما [از وضع یوسف] شرح می دهید از او یاری خواسته می شود.— IRI — H.Ansarian
Ve câet seyyâretun fe erselû vâridehum fe adlâ delveh(delvehu), kâle yâ buşrâ hâzâ gulâm(gulâmun), ve eserrûhu bidâah(bidâ’aten), vallâhu alîmun bi mâ ya’melûn(ya’melûne).
Daḫı ol ḳuyuya misāfirler geldi, ḳondı. Pes gönderdiler saḳḳālarını ṣu ge‐türmeg‐içün. Pes ḳoġasın ḳuyuya ṣaldı, Yūsuf yapışdı. Saḳḳā eyitdi: Nebaḥtlu, uşbu güzel oġlan elüme girdi, didi. Daḫı ṣaḳladı anı, kimseye bildür‐medi. Tañrı Ta‘ālā bilicidür, anlar işledügi işi daḫı.— S. Meal (1534)
و کاروانی آمد، پس آب آورشان را فرستادند، او دلوش را به چاه انداخت، گفت: مژده! این پسری نورس است! و او را به عنوان کالا [ی تجارت] پنهان کردند؛ و خدا به آنچه می خواستند انجام دهند، دانا بود.— IRI — H.Ansarian
Ve kâlellezîşterâhu min mısra limre’etihî ekrimî mesvâhu asâ en yenfeanâ ev nettehizehu veledâ(veleden), ve kezâlike mekkennâ li yûsufe fîl ardı ve li nuallimehu min te’vîlil ehâdîs(ehâdîsi), vallâhu gâlibun alâ emrihî ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemun(ya’lemune).
Daḫı eyitdiler ol kişiler ki Yūsufı ṣatun almış idi Mıṣr şehrinden ‘avratınaki Zelīḫā idi: Yūsufı yaḫşı bisle, ola ki bir gün bize yaraya, yā özini oġulidinevüz, didi. Anuñ gibi berkitdük Yūsuf ḥükmini yir yüzinde, daḫı ög‐retmeg‐içün özine düşler te’vīlini. Tañrı Ta‘ālā ġālibdür emrine, lākin çoḳ kişi‐ler bilmezler.— S. Meal (1534)
آن مرد مصری که یوسف را خرید، به همسرش گفت: جایگاهش را گرامی دار، امید است [در امور زندگی] به ما سودی دهد، یا او را به فرزندی انتخاب کنیم. این گونه یوسف را در سرزمین مصر مکانت بخشیدیم [تا زمینه فرمانروایی وحکومتش فراهم شود] و به او از تعبیر خواب ها بیاموزیم؛ و خدا بر کار خود چیره و غالب است، ولی بیشتر مردم نمی دانند.— IRI — H.Ansarian
Ve râvedethulletî huve fî beytihâ an nefsihî ve ğallekatil ebvâbe ve kâlet heyte lek(leke), kâle ma âzallâhi innehu rabbî ahsene mesvây(mesvâye), innehu lâ yuflihuz zâlimûn(zâlimûne).
Daḫı yamanlıḳ istedi ol ‘avrat ki Yūsuf anuñ evinde idi özinden. Daḫı ḳa‐puları yapdı. Eyitdi: Sen gel baña, didi. Yūsuf eyitdi: Ne‘ūẕü bi’llāh ki bu işedüşem, beni ṣatun alan ḫocam baña iḥsān eyledi, anuñ iḥsānı cezāsı ehlineḫāyinlıḳ mıdur? didi. Ẓālimler iflāḥ olmazlar.— S. Meal (1534)
و آن [زنی] که یوسف در خانه اش بود، از یوسف با نرمی و مهربانی خواستار کام جویی شد، و [در فرصتی مناسب] همه درهای کاخ را بست و به او گفت: پیش بیا [که من در اختیار توام] یوسف گفت: پناه به خدا، او پروردگار من است، جایگاهم را نیکو داشت، [من هرگز به پروردگارم خیانت نمی کنم] به یقین ستمکاران رستگار نمی شوند.— IRI — H.Ansarian
Ve le kad hemmet bihî ve hemme bihâ, levlâ en reâ burhâne rabbih(rabbihi), kezâlike li nasrife anhus sûe vel fahşâ(fahşâe), innehu min ibâdinel muhlesîn(muhlesîne).
بانوی کاخ [چون خود را در برابر یوسفِ پاکدامن، شکست خورده دید با حالتی خشم آلود] به یوسف حمله کرد و یوسف هم اگر برهان پروردگارش را [که جلوه ربوبیت و نور عصمت و بصیرت است] ندیده بود [به قصد دفاع از شرف و پاکی اش] به او حمله می کرد [و در آن حال زد و خورد سختی پیش می آمد و با مجروح شدن بانوی کاخ، راه اتهام بر ضد یوسف باز می شد، ولی دیدن برهان پروردگارش او را از حمله بازداشت و راه هر گونه اتهام از سوی بانوی کاخ بر او بسته شد]. [ما] این گونه [یوسف را یاری دادیم] تا زد و خورد [ی که سبب اتهام می شد] و [نیز] عمل خلاف عفت آن بانو را از او بگردانیم؛ زیرا او از بندگان خالص شده ما [از هر گونه آلودگی ظاهری و باطنی] بود.— IRI — H.Ansarian
Vestebekâl bâbe ve kaddet kamîsahu min duburin ve elfeyâ seyyidehâ ledel bâb(bâbi), kâlet mâ cezâu men erâde bi ehlike sûen illâ en yuscene ev azâbun elîm(elîmun).
Yūsuf ilerü, Zelīḫā ardınca çıḳdılar ḳapuya. Zelīḫā yapışdı ardından göñle‐gin yırtdı. İkisi daḫı ḫocaların ṭuydılar ḳapuda ṭurmış. Zelīḫā eyitdi erine: Cezāsı degül midür ol kimesnenüñ ki senüñ ehlüñe yamanlıḳ ḳaṣd eyleye? İllāzindāna bıraḳmaḳ, ya ḳatı ‘aẕāb eylemek.— S. Meal (1534)
و هر دو به سوی در کاخ پیشی گرفتند، و بانو پیراهن یوسف را از پشت پاره کرد و [در آن حال] در کنار [آستانه] در به شوهر وی برخوردند؛ بانو به شوهرش گفت: کسی که نسبت به خانواده ات قصد بدی داشته باشد، کیفرش جز زندان یا شکنجه دردناک [چه خواهد بود؟!]— IRI — H.Ansarian
Kâle hiye râvedetnî an nefsî ve şehide şâhidun min ehlihâ, in kâne kamîsuhu kudde min kubulin fe sadekat ve huve minel kâzibîn(kâzibîne).
Yūsuf eyitdi: Özi diledi benden yamanlıḳ, ben rāżī olmadum. Daḫıṭanuḳluḳ virdi bir kiçi[cü]gez beşikde belenmiş Zelīḫā ehlinden. Eger Yūsuf göñlegi öñinden yırtılmış ise Zelīḫā sözi girçekdür, Yūsuf yalancı‐lardandur.— S. Meal (1534)
یوسف گفت: او از من خواستار کام جویی شد. و گواهی از خاندان بانو چنین داوری کرد: اگر پیراهن یوسف از جلو پاره شده، بانو راست می گوید و یوسف دروغگوست.— IRI — H.Ansarian
Fe lemmâ reâ kamîsahu kudde min duburin kâle innehu min keydikun(kunne), inne keydekunne azîm(azîmun).
Pes ol vaḳt ki gördi Yūsuf göñlegi ardından yırtılmış. Eyitdi: Yā ‘avratlar,bu sizüñ mekrüñüzdendür. Taḥḳīḳ sizüñ mekrüñüz ve ḥīleñüz uludur, didi.— S. Meal (1534)
پس همسر بانو چون دید پیراهن یوسف از پشت پاره شده، گفت: این [فتنه و فساد] از نیرنگ شما [زنان] است، بی تردید نیرنگ شما بزرگ است.— IRI — H.Ansarian
Ve kâle nisvetun fîl medînetimre’etul azîzi turâvidu fetâhâ an nefsih(nefsihî), kad şegafehâ hubbâ(hubben), innâ le nerâhâ fî dalâlin mubîn(mubînin).
Daḫı nice ‘avratlar eyitdi Mıṣr şehrinde: Melik ‘avratı kendü ḳulından ya‐manlıḳ istedi, didiler. Yüregin anuñ sevmegi ḳapladı. Taḥḳīḳ biz anı uluazġunluḳ içinde görürüz, didiler.— S. Meal (1534)
و گروهی از زنان در شهر شایع کردند که همسر عزیز [مصر] در حالی که عشق آن نوجوان در درون قلبش نفوذ کرده از او درخواست کام جویی می کند؛ یقیناً ما او را در گمراهی آشکاری می بینیم.— IRI — H.Ansarian
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar