Surenin adı, birinci ayetteki "ashab-ı fil"den alınmıştır. Kâbe'yi yıkmak isteyen Ebrehe'nin fillerle hücumunu konu edindiği için bu adı almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin Mekkî olduğu konusunda görüş birliği vardır. Surenin tarihî arkaplanı üzerinde düşünülürse Mekke döneminin başlangıcında nazil olduğu anlaşılır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihî arkaplan: M. 525'te bütün bölge Habeşistan'ın eline geçmişti. Bu hareket, Bizans Konstantinopolis hükümeti ve Habeşistan'ın işbirliğiyle gerçekleşmişti. Çünkü Habeşistan hükümeti deniz kuvvetlerine sahip değildi. Bu nedenle Bizans İmparatorluğu kendi donanması aracılığıyla Habeşistan'ın 70.000 askerini Yemen sahillerine çıkarmıştı. Söz konusu savaşı tam olarak anlayabilmek için, bunun sadece din için yapılan bir savaş değil, iktisadî ve siyasî hesapların da var olduğu bir savaş olduğunu vurgulamak gerekir. Galiba asıl muharrik de bu faktörlerdi. Hristiyan mazlumların intikamının alınması, bir bahaneden ibaretti. Bizans İmparatoru'nun, Mısır ve Şam üzerinde hakimiyet sağladıktan sonra, doğu Afrika, Hint kıtası ve Endonezya gibi ülkelere yönelmesinin nedeni, Bizans ile bu ülkeler arasındaki ticarette asırlardır rol alan Arablar aradan çıkarılarak ticaret yoluna hakim olunmak istenmiştir.
Böylece, Arap tacirlerin aradan çıkarılması ile bu ülkelere doğrudan ticaret yapma imkanı doğuyordu. Bu gaye için M.24 ve 25'den önce Kayser Augustus, Alies Gallus emrindeki büyük bir orduyu Arabistan'ın batı sahillerine göndermişti ki, güney Arabistan'da Şam'a giden deniz yolunu ele geçirebilsin. (Bkz. Enfal, harita 3, s. 414) Ancak, zor coğrafî şartlar nedeniyle bunu başaramamıştır. Daha sonra Rumlar donanmalarını Kızıldeniz'e göndererek Araplar'ın deniz yolu ile olan ticaretlerine son vermişlerdi. Araplar için sadece kara yolu ile ticaret yapabilme imkanı kalmıştı. Bizans, kara yolunu da ele geçirebilmek için Habeşistan'la işbirliği yapmış ve Habeşistan'a donanma göndererek Yemen'e hâkim olmasına yardım etmişti.
Tarihçilerin, Habeş ordusunun Yemen'e hücum etmesi konusundaki açıklamaları çeşitlidir. Hafız İbn Kesir, bu ordunun iki komutanı bulunduğunu ve bunlardan birinin Ariat, diğerinin ise Ebrehe olduğunu yazmaktadır. Muhammed b. İshak ise bu ordunun komutanının Ariat olduğunu, Ebrehe'nin de ordu içinde bulunduğunu belirtmektedir. Ancak Ebrehe ile Ariat'ın ihtilafa düştüğünü ve aralarında kavga çıktığını, bu kavgada Ebrehe'nin Ariat'ı öldürdükten sonra Yemen'e hâkim olduğunu ilave etmektedir. Ebrehe daha sonra, kendisini Yemen'e vali tayin etmesi için Habeşistan kralını ikna etmişti. Buna karşılık Yunan ve Suriyeli tarihçiler, Yemen fethedildikten sonra Habeşistan ordusuna karşı çıkan bütün Yemenli ileri gelenlerin katledilmeye başlandığını belirterek, Yemenlilerin bir reisi Sumiofiaşvah'ın (Yunanca'da Esymphaeus) Habeşlilere itaatı ve cizye vermeyi kabul ettiğini, ayrıca Habeşistan kralından Yemen'in valiliği için kâğıt aldığını yazmaktadırlar. Ama Habeşistan ordusu ona karşı ayaklanarak yerine Ebrehe'yi seçmişlerdi. Ebrehe, Habeşistan'ın Audulis limanında bir Yunan tacirinin kölesiydi. Zekası ile Yemen'e hâkim olan Habeşistan ordusunda çok etkili bir kişi olmuştu. Habeşistan kralı onun üzerine ordu göndermiş ancak gönderdiği ordu'ya yenilmiş ya da Ebrehe'ye katılmıştır. Sonunda, Habeşistan kralının ölümü üzerine onun yerine geçen yeni kral, Ebrehe'yi Yemen'de naibi olarak kabul etmişti. (Yunanlı tarihçiler Ebrehe'nin ismini Abramis, Suryanî tarihçiler ise Abraham olarak belirtmişlerdir. Ebrehe galiba bunun Habeşçe söylenişidir. Çünkü Arapça telaffuzda bu kelime İbrahim'dir.)
Bu şahıs yavaş yavaş Yemen'de müstakil bir kral olmuştu. Ama formalite gereği Habeşistan kralını otorite olarak tanımaya devam etmişti. Mektuplarda kendisini "mufavvazu'l melik" (Padişahın naibi) olarak yazıyordu. Onun etkisi, M.543'te Sedd-i Mağrib'i tamir ettirdikten sonra düzenlediği törene Rum Kayseri'nin, İran Şahı'nın, Hire ve Gassan şahlarının elçilerinin katılmasından anlaşılabilir.
Bu olayın ayrıntısı, Ebrehe'nin tamir ettirdiği Sedd-i Mağrib üzerindeki kitabede mevcut bulunmaktadır. Bu kitabe halen vardır ve Glayser onun bir kopyasını çıkarmıştır. (Bkz. ayrıntılı bilgi için Sebe an: 37)
Ebrehe, Yemen'de iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra Bizans'ın ve onun müttefiki Habeşistan hükümetinin planları doğrultusunda gerçek amacını uygulamaya koymak üzere harekete geçti. Yani bir taraftan Arabistan'da Hristiyanlığı yaymak, diğer taraftan Arapların elinde bulunan doğu ülkeleri ile Bizans arasındaki ticareti Araplardan almak için çalışmaya başladı. İran-Sasanî saltanatı ile Bizans arasındaki iktidar kavgası nedeniyle Bizans'ın doğu ülkelerine olan ticaret yollarını kapaması, Bizans'ın acil ihtiyacı için bu yolun önemini artırmıştı.
Ebrehe bu amaç için Yemen'in başkenti San'a'da büyük bir kilise inşa ettirmişti. Arap tarihçiler bunun ismini el-kalis, el-kuleys veya el-kulleys olarak zikretmişlerdir. (Bu kelime Yunanca'daki eklisia kelimesinin Arapçalaştırılmış şeklidir. Aynı kelime Yunanca'dan Urduca'ya kilise şeklinde geçmiştir.) Muhammed b. İshak rivayet ediyor ki, bu kilisenin yapımından sonra Habeşistan kralı, Arapların hac için Kabe'ye gitmeleri yerine bu kiliseye gitmeden rahat etmeyeceğini söylemiştir. Hristiyanlar Yemen'de siyasî iktidar elde ettikten sonra sürekli olarak, Kabe'nin yerine başka bir Ka'be inşa ederek Araplara merkez haline getirebilmek için uğraşıp durdular. Bu nedenle Necran'da da bir Ka'be yapmışlardı. Bunu Buruc suresi an: 4'te anlatmıştık. İbn Kesir, Ebrehe'nin Yemen'de bu niyetini ve planını açkıca ilan ettiğini yazmaktadır. Bize göre bu hareketin amacı, Arapları kışkırtarak tahrik etmek ve bunu bahane ederek Ka'be'yi yıkmaktı. Muhammed b. İshak, Ebrehe'nin niyetini açıkça ilan etmesine kızan Arapların bir ara o kiliseye giderek orayı kirlettiklerini rivayet eder. İbn Kesir, bu fiili, Kureyş'ten bazı gençlerin giderek bu kiliseyi ateşe verdiklerini nakleder. Bu olaylardan birisinin meydana gelmiş olması garip değildir. Çünkü Ebrehe, niyetini açıkça ilan ederek onları kışkırtmıştı. Cahiliye döneminde bir Kureyşlinin ya da bir kaç gencin kiliseyi kirletmesi veya ateşe vermesi mümkün olmakla birlikte, Mekke'ye hücum edebilmek için bahane olsun diye Ebrehe'nin kendi adamları aracılığıyla bu olayları çıkarmış olabileceği de ihtimal dahilindedir. Ebrehe'nin bu yolla Kureyş'i ezerek diğer Araplara gözdağı vermek istemesi, iki maksat için de olabilir. Her halükârda, iki şekilden hangisi olursa olsun, Ka'be'ye inananların kiliseye saygısızlık yaptığı haberi Ebrehe'ye ulaşınca, o, Ka'be'yi yıkmadan rahat etmeyeceğine yemin etmiştir.
Daha sonra Ebrehe M.570 veya 571'de 60.000 asker ve 13 fil (bazı rivayetlerde 9 fil) ile Mekke'ye hareket etti. Yolda önce, Yemen'in reislerinden biri olan Zünefer Araplar'dan bir ordu toplayarak Ebrehe'ye karşı koydu. Ancak yenilerek esir düştü. Daha sonra Hısm bölgesindeki bir Arap reis olan Nufeyl b. Habib Hasemî, kabilesi ile birlikte Ebrehe'ye karşı koymaya çalıştı ama o da yenilerek esir düştü. Canını kurtarmak için de Ebrehe'nin ordusuna rehber olarak hizmet etmeyi kabul etti. Taif'e ulaştıklarında, Benî Sakif bu büyük güce karşı koyamayacaklarını anlayınca, hem tehlikeyi atlatmak için, hem de tanrıları Lat'ın mabedini yıkılmaktan kurtarmak için reisleri Mesut aracılığıyla Ebrehe ile görüştüler. Mesut, Ebrehe'ye, yıkmaya gittikleri mabedin kendilerine ait olmadığını ve Lat mabedine dokunmazsa onlara rehberlik yapabileceğini söyledi. Ebrehe bu teklifi kabul etti. Benî Sakif de Ebu Regal isimli şahsı onun maiyetine verdiler. Mekke'ye yaklaşık olarak 3 km. kala el-Mugammis (veya el-Muğammes) isimli yerde Ebu Regal öldü. Araplar uzun zaman bu adamın mezarını taşlamışlardır. Benî Sakif de, Lat'ı kurtarmak uğruna Beytullah'ı yıkmak isteyenlerle işbirliği yaptıkları için yıllarca kötülenmişlerdir.
Muhammed b. İshak, Ebrehe'nin, ordusunun bir kısmını öncü olarak gönderdiğini, onların da havyanları yakalayıp getirdiklerini rivayet eder. Bu hayvanların 200 deve kadarı Rasulullah'ın dedesi Abdulmuttalib'e ait idi. Bundan sonra Ebrehe, elçisini Mekke'ye gönderdi. Mekkelilere yolladığı mesajda, onlara karşı çıkmazlarsa mal ve canlarına dokunmayacağını belirtiyordu. Ayrıca elçiye, kendisi ile görüşmek isterlerse, Mekkelilerin reisini görüşmek üzere getirmesini emretti. O dönemde Mekke'nin en büyük reisi Abdulmuttalib idi. Elçi O'nunla görüşerek Ebrehe'nin mesajını ilettti. Abdulmuttalib, "bizim Ebrehe ile savaşacak gücümüz yok. Bu ev Allah'ın evidir, dilerse O'nu korur." dedi. Elçi, "Benimle beraber Ebrehe'ye geliniz." dedi. Abdulmuttalib razı olarak, onunla beraber Ebrehe'ye gitti. Abdulmuttalib o kadar asil bir insandı ki Ebrehe O'nu görünce çok etkilendi. Tahtından inerek O'nun yanına oturdu. Abdulmuttalib'e kendisinden ne istediğini sordu. Abdulmuttalib, "Adamlarının sana getirdiği develerimi geri isterim." dedi. Ebrehe bunu duyunca, "Seni görünce çok etkilenmiştim. Ama bu sözü duyunca gözümden düştün. Biz, atalarınızın dinî merkezi olan bu evi yıkmak için geldik, sen ise bunu hiç düşünmüyorsun da develerini geri istiyorsun" şeklinde karşılık verdi. Abdulmuttalib, "Ben yalnız develerin sahibiyim ve ancak onlar için talepte bulunabilirim.
Bu eve gelince, O'nun bir Rabb'i var ve O, bu evi koruyacaktır." dedi. Ebrehe, "O, elimden Ka'be'yi kurtaramayacaktır." dedi. Abdulmuttalib ise, "O seninle O'nun arasındaki mesele" cevabını verdi. Bunu söyledikten sonra Ebrehe'nin yanından kalktı. Ebrehe de ona develerini geri verdi.
İbn Abbas'ın rivayeti bundan değişiktir. İbn Abbas, deve talebini zikretmemiştir. Abd b. Humayd, İbnü'l Münzir, İbn Merduye, Hakim, Ebu Nuaym ve Beyhakî, İbn Abbas'ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: Ebrehe, es-Safa'ya ulaştığında (Bu yer Arafat ile Taif dağı arasında ve Harem sınırı yakınındadır.) , Abdulmuttalib onun yanına gitti. Ebrehe'ye, "Buraya gelmenize gerek yoktu, istediğiniz bir şey varsa, bize haber gönderseydiniz size getirirdik." dedi. Ebrehe, "Bu Ev'in emin ev olduğunu duydum. O'nun eminliğini yok etmek için geldim." dedi. Abdülmuttalib, "Bu, Allah'ın evidir. Bugüne kadar hiç kimse ona musallat olmamıştır" dedi. Ebrehe, "Ben O'nu yıkmadan geri dönmeyeceğim" cevabını verdi. Abdulmuttalib, "Bizden ne isterseniz veririz, yeter ki geri dönün" dedi. Ebrehe ona aldırmadan ve orada bırakarak ordusuyla birlikte Ka'be'ye doğru hareket etti. Bu iki rivayetteki farklılığı dikkate almasak ve birini diğerine tercih etmesek de, her halükârda Mekke ve onun çevresindeki kabilelerin bu kadar büyük bir orduya karşı Ka'be'yi kurtarabilecek güce sahip olmadıkları açıktır. Kureyşlilerin, Ebrehe'nin ordusuna karşı koymaya çalışmadıklarını düşünmeye engel yoktur. Bilindiği gibi Kureyşliler Ahzab savaşında diğer müşrikler ve Yahudilerle birleştikleri halde en fazla 12.000 kişilik bir ordu toplayabilmişlerdi. 60.000 kişilik büyük bir orduya nasıl karşı çıkabilirlerdi?
Muhammed b. İshak, Abdulmuttalib'in, Ebrehe'nin karargâhından geri döndüğünde Kureyşlileri toplayarak çocuklarını almalarını ve dağlara çekilmelerini, böylece katliamdan kurtulabileceklerini söylediğini nakleder. Daha sonra Kureyş'in ileri gelen reisleri Harem-i Şerif'e gittiler ve Ka'be'nin kapılarının zincirlerini tutarak Allah'a, kendi evini ve hizmetkârlarını koruması için dua ettiler. O zamanlar Ka'be'de 360 put vardı. Ama böyle nazik bir zamanda Kureyşliler bu putları unuttular ve yalnız Allah'a yalvarmaya başladılar. Tarihlerde kayıtlı bulunan dualarında Allah'tan başkasının adı geçmemektedir. İbn Hişam Siyer'inde, Abdulmuttalib'in aşağıdaki şiirlerini nakletmiştir:
"Kul kendi evini korur,
Sen de kendi evini koru.
Yarın onların Haç'ı ve tedbiri
Senin tedbirin üzerine galip olmasın.
Eğer onları terkeder ve kıblemizi
Kendi haline bırakmak istersen,
Bu senin bileceğin iştir."
Suheylî Ravzu'l anf'ta bu konuda şu şiiri nakletmiştir:
"Ehl-i salip ve ona tapanlara karşı
Kendi ehlini koru."
İbn Cerir, Abdulmuttalib'in Allah'a dua ederken söylediği şu şiiri nakletmiştir:
"Ya Rabb, onlara karşı
Senden başka kimseden ümidim yoktur.
Ya Rabb, onlara karşı haremini koru,
bu evin düşmanı senin düşmanındır.
Senin olan bu yeri harap olmaktan koru."
Bu dualardan sonra Abdulmuttalib ve arkadaşları dağa çıktılar. Ertesi gün Ebrehe Mekke'ye girmek üzere hareket etti. Ama onun en öndeki özel fili olan Mahmud birdenbire oturdu. Fili harekete geçirmek için o kadar kamçıladılar ki fil yaralandı. Ama buna rağmen onu hareket ettiremediler. Güneye, kuzeye veya doğuya yönlendirildiğinde fil hemen koşuyor ama Mekke'ye döndürüldüğünde oturuyor ve kesinlikle o tarafa gitmiyordu. Bu sırada kuşlar gaga ve pençelerinde küçücük taşlarla sürü halinde geldiler ve Ebrehe'nin askerleri üzerine yağmur gibi taş yağdırdılar. Bu taşlar kime vurduysa cismi hemen çürümeye başlıyordu. Muhammed b. İshak ve İkrime, bunun çiçek hastalığı olduğunu ve Arap ülkelerinde bu hastalık ile ilk kez o gün karşılaşıldığını rivayet ederler. İbn Abbas'ın rivayetine göre, bu taş kime dokunsa onda kaşınma başlıyor ve kaşıntıdan sonra cildi patlayarak eti dökülmeye başlıyordu. İbn Abbas'ın diğer bir rivayetine göre, et ve kan su gibi akmaya başlıyor ve kemikleri dışarı çıkıyordu. Ebrehe de aynı akıbete uğradı. Onun bedeni parçalanarak düştü ve düşen her parçanın yerinden irin ve kan akmaya başladı. Ebrehe'nin askerleri telaş içinde Yemen'e doğru kaçmaya başladılar. Herkes, rehber olarak onlara katılan, düşman kabileden Nufeyl b. Habib'i, geri dönüş için yol göstersin diye arıyordu. O, onlara yardım etmeyi reddederek şöyle dedi:
"Allah sizi takip ettiğinde kaçacak yer nerede?
Burunsuz Ebrehe mağluptur, galip değil."
Bu telaş içinde Ebrehe'nin askerleri her yerde ölüyor ve yere düşüyorlardı. Ata b. Yesar'dan hepsinin aynı anda helak olmadıkları rivayet edilmiştir. Bazıları, hepsi aynı yerde helak oldu derken, bazıları kaçarken yolda öldüler demektedir. Ebrehe, Hasm isimli kabilenin bölgesinde öldü. Allah (c.c) Habeşîlere sadece bu cezayı vermenin dışında, dört sene içinde Yemen'deki iktidarlarına tamamen son vermiştir.
Fil olayından sonra Habeşlilerin kuvvetinin kırıldığı anlaşılmaktadır. Yemen'deki reisler ayaklanmış ve bir Yemenli reis olan Sayf b. Ziyazn, İran şahından askerî yardım istemiştir. İran şahının altı gemi içinde bin asker göndermesiyle bu Habeşistan kökenli hükûmete son verilmiştir. Bu olay M.575'de vuku bulmuştur. Fil olayı, Müzdelife ve Mina arasındaki Muhassab vadisi yakınındaki Muassıb'ta cereyan etmiştir. Sahih-i Müslim ve Ebu Davud rivayet eder ki, İmam Cafer babası Muhammed Bakır'dan, O da Cabir'den Rasulullah'ın Veda Haccı hakkında şu açıklamayı yapmıştır: "Rasulullah Müzdelife'den Mina'ya hareket ettiği zaman Muassıb vadisinde hızlanmıştı." İmam Nevevî bunu şöyle izah eder: "Ashab-ı fil olayı burada cereyan etmiştir. Onun için sünnet olan, insanın buradan hızla geçmesidir. Muvatta'da İmam Malik'in rivayetine göre Rasulullah şöyle buyurdu: "Müzdelife durmak yeridir. Ama Muassıb vadisinde durmamalıdır." İbn İshak'ın naklettiğine göre, Nufeyl b. Habib gördüğü olayı anlatmış ve şöyle demiştir:
-"Ey Redina keşke görseydin, ancak göremedin,
-Muassıb vadisinin yakınında biz ne gördük?
-Kuşları gördüğümde Allah'a şükrettim,
-Ama aynı zamanda o taşların üzerime gelmesinden de korkuyordum.
-Onların hepsi Nufeyl'i arıyordu.
-Sanki üzerimde onların borcu vadı."
Bu olay o kadar büyüktü ki, bütün Araplar arasında meşhur olmuştu. Bu olay üzerine pek çok şiir ve kasideler yazılmıştı. Bu kasidelerde açıktır ki, Arapların hepsi bu olayı Allah'ın kudretinin bir mucizesi olarak kabul etmiş ve taptıkları putların hiçbirini zikretmemişlerdir. Mesela, Abdullah b. Zîber'a şöyle demiştir:
"Altmış bin idiler ki ülkelerine dönemediler,
Dönmüş olan Ebrehe yaşayamadı.
Burada daha önce Ad ve Curhum vardı,
Allah onları yaşatıyordu."
Ebu Kays b. Esled diyor ki:
"Kalkın ve Rabb'inize ibadet edin,
Mekke ve Mina'nın dağları arasındaki Beytullah'ın,
Köşelerine el sürün.
Arş sahibinden yardım gelince,
O kralın ordusunun bazıları yere düştü,
Bazıları da taşlanmaktaydı."
Sadece bunlar değil, Ümmü Hanî ve Zubeyr b. Avvam'dan rivayet edildiğine göre de, Rasulullah, Kureyş'in bu olaydan sonra on sene (bazı rivayetlere göre yedi sene) kadar Allah'tan başkasına ibadet etmediğini bildirmiştir. Ümmü Hanî'nin rivayetini İmam Buharî tarihinde ve Taberanî, Hakim, İbn Merduye, Beyhakî de kitaplarında nakletmişlerdi. Zübeyr'in beyanını, Taberanî, İbn Merduye ve İbn Asakir rivayet etmişlerdir. Ayrıca bunu teyid eden Hatib Bağdadî'nin tarih kitabında kaydettiği ve mürsel bir rivayeti Said b. Müseyyeb nakletmiştir.
Bu olayın vuku bulduğu seneye "fil senesi' denmiştir. Aynı sene Rasulullah dünyaya gelmiştir. Hadisçiler ve tarihçiler, ashab-ı fil olayının muharrem ayında vuku bulduğu, Rasulullah'ın ise Rebiü'l evvel'de doğduğunda müttefiktirler. Çoğunluk, Rasulullah'ın fil olayından elli gün sonra dünyaya geldiği görüşündedirler.
Sonuç: Yukarıda anlatılan tarihî ayrıntı göz önünde tutularak Fil suresi üzerinde düşünülürse, bu surede son derece kısa olarak, sadece ashab-ı fil üzerindeki Allah'ın azabının zikredilmekle yetinildiği anlaşılmaktadır. Olay pek eski değildi ve Mekke'deki çocuklar bile biliyordu. Genel olarak Araplar da bundan haberdar idiler. Ebrehe'nin karşısında Ka'be'yi koruyan herhangi bir tanrı ve tanrıçanın olmadığını, koruyucu olarak yalnız Allah'ın olduğunu da biliyorlardı. Kureyş'in ileri gelenleri yardım için sadece Allah'a dua etmişlerdi. Kureyş bu olaydan o kadar etkilenmişti ki, bir kaç sene Allah'tan başkasına ibadet etmemişlerdi. Onun için Fil suresinde bu olayın ayrıntısını zikretmeye gerek yoktu. Ashab-ı fil'in akıbetine sadece işaret edilerek, özellikle Kureyşlilere ve genelde Araplara, Hz. Muhammed'in (s.a) bu davetinin, diğer mabudları bırakarak ancak Allah'a tapmaktan başka bir şey olmadığı açıklanmıştır. Ama hak davete karşı zorbalık ederlerse Ashab-ı fil'i yok ettiği gibi, Allah'ın azabının onları da yok edeceğini düşünmeleri onlara hatırlatılmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
105
Fil · Mekke
الفيل
5
Sure Adı Açıklaması
Surenin adı, birinci ayetteki "ashab-ı fil"den alınmıştır. Kâbe'yi yıkmak isteyen Ebrehe'nin fillerle hücumunu konu edindiği için bu adı almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin Mekkî olduğu konusunda görüş birliği vardır. Surenin tarihî arkaplanı üzerinde düşünülürse Mekke döneminin başlangıcında nazil olduğu anlaşılır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihî arkaplan: M. 525'te bütün bölge Habeşistan'ın eline geçmişti. Bu hareket, Bizans Konstantinopolis hükümeti ve Habeşistan'ın işbirliğiyle gerçekleşmişti. Çünkü Habeşistan hükümeti deniz kuvvetlerine sahip değildi. Bu nedenle Bizans İmparatorluğu kendi donanması aracılığıyla Habeşistan'ın 70.000 askerini Yemen sahillerine çıkarmıştı. Söz konusu savaşı tam olarak anlayabilmek için, bunun sadece din için yapılan bir savaş değil, iktisadî ve siyasî hesapların da var olduğu bir savaş olduğunu vurgulamak gerekir. Galiba asıl muharrik de bu faktörlerdi. Hristiyan mazlumların intikamının alınması, bir bahaneden ibaretti. Bizans İmparatoru'nun, Mısır ve Şam üzerinde hakimiyet sağladıktan sonra, doğu Afrika, Hint kıtası ve Endonezya gibi ülkelere yönelmesinin nedeni, Bizans ile bu ülkeler arasındaki ticarette asırlardır rol alan Arablar aradan çıkarılarak ticaret yoluna hakim olunmak istenmiştir.
Böylece, Arap tacirlerin aradan çıkarılması ile bu ülkelere doğrudan ticaret yapma imkanı doğuyordu. Bu gaye için M.24 ve 25'den önce Kayser Augustus, Alies Gallus emrindeki büyük bir orduyu Arabistan'ın batı sahillerine göndermişti ki, güney Arabistan'da Şam'a giden deniz yolunu ele geçirebilsin. (Bkz. Enfal, harita 3, s. 414) Ancak, zor coğrafî şartlar nedeniyle bunu başaramamıştır. Daha sonra Rumlar donanmalarını Kızıldeniz'e göndererek Araplar'ın deniz yolu ile olan ticaretlerine son vermişlerdi. Araplar için sadece kara yolu ile ticaret yapabilme imkanı kalmıştı. Bizans, kara yolunu da ele geçirebilmek için Habeşistan'la işbirliği yapmış ve Habeşistan'a donanma göndererek Yemen'e hâkim olmasına yardım etmişti.
Tarihçilerin, Habeş ordusunun Yemen'e hücum etmesi konusundaki açıklamaları çeşitlidir. Hafız İbn Kesir, bu ordunun iki komutanı bulunduğunu ve bunlardan birinin Ariat, diğerinin ise Ebrehe olduğunu yazmaktadır. Muhammed b. İshak ise bu ordunun komutanının Ariat olduğunu, Ebrehe'nin de ordu içinde bulunduğunu belirtmektedir. Ancak Ebrehe ile Ariat'ın ihtilafa düştüğünü ve aralarında kavga çıktığını, bu kavgada Ebrehe'nin Ariat'ı öldürdükten sonra Yemen'e hâkim olduğunu ilave etmektedir. Ebrehe daha sonra, kendisini Yemen'e vali tayin etmesi için Habeşistan kralını ikna etmişti. Buna karşılık Yunan ve Suriyeli tarihçiler, Yemen fethedildikten sonra Habeşistan ordusuna karşı çıkan bütün Yemenli ileri gelenlerin katledilmeye başlandığını belirterek, Yemenlilerin bir reisi Sumiofiaşvah'ın (Yunanca'da Esymphaeus) Habeşlilere itaatı ve cizye vermeyi kabul ettiğini, ayrıca Habeşistan kralından Yemen'in valiliği için kâğıt aldığını yazmaktadırlar. Ama Habeşistan ordusu ona karşı ayaklanarak yerine Ebrehe'yi seçmişlerdi. Ebrehe, Habeşistan'ın Audulis limanında bir Yunan tacirinin kölesiydi. Zekası ile Yemen'e hâkim olan Habeşistan ordusunda çok etkili bir kişi olmuştu. Habeşistan kralı onun üzerine ordu göndermiş ancak gönderdiği ordu'ya yenilmiş ya da Ebrehe'ye katılmıştır. Sonunda, Habeşistan kralının ölümü üzerine onun yerine geçen yeni kral, Ebrehe'yi Yemen'de naibi olarak kabul etmişti. (Yunanlı tarihçiler Ebrehe'nin ismini Abramis, Suryanî tarihçiler ise Abraham olarak belirtmişlerdir. Ebrehe galiba bunun Habeşçe söylenişidir. Çünkü Arapça telaffuzda bu kelime İbrahim'dir.)
Bu şahıs yavaş yavaş Yemen'de müstakil bir kral olmuştu. Ama formalite gereği Habeşistan kralını otorite olarak tanımaya devam etmişti. Mektuplarda kendisini "mufavvazu'l melik" (Padişahın naibi) olarak yazıyordu. Onun etkisi, M.543'te Sedd-i Mağrib'i tamir ettirdikten sonra düzenlediği törene Rum Kayseri'nin, İran Şahı'nın, Hire ve Gassan şahlarının elçilerinin katılmasından anlaşılabilir.
Bu olayın ayrıntısı, Ebrehe'nin tamir ettirdiği Sedd-i Mağrib üzerindeki kitabede mevcut bulunmaktadır. Bu kitabe halen vardır ve Glayser onun bir kopyasını çıkarmıştır. (Bkz. ayrıntılı bilgi için Sebe an: 37)
Ebrehe, Yemen'de iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra Bizans'ın ve onun müttefiki Habeşistan hükümetinin planları doğrultusunda gerçek amacını uygulamaya koymak üzere harekete geçti. Yani bir taraftan Arabistan'da Hristiyanlığı yaymak, diğer taraftan Arapların elinde bulunan doğu ülkeleri ile Bizans arasındaki ticareti Araplardan almak için çalışmaya başladı. İran-Sasanî saltanatı ile Bizans arasındaki iktidar kavgası nedeniyle Bizans'ın doğu ülkelerine olan ticaret yollarını kapaması, Bizans'ın acil ihtiyacı için bu yolun önemini artırmıştı.
Ebrehe bu amaç için Yemen'in başkenti San'a'da büyük bir kilise inşa ettirmişti. Arap tarihçiler bunun ismini el-kalis, el-kuleys veya el-kulleys olarak zikretmişlerdir. (Bu kelime Yunanca'daki eklisia kelimesinin Arapçalaştırılmış şeklidir. Aynı kelime Yunanca'dan Urduca'ya kilise şeklinde geçmiştir.) Muhammed b. İshak rivayet ediyor ki, bu kilisenin yapımından sonra Habeşistan kralı, Arapların hac için Kabe'ye gitmeleri yerine bu kiliseye gitmeden rahat etmeyeceğini söylemiştir. Hristiyanlar Yemen'de siyasî iktidar elde ettikten sonra sürekli olarak, Kabe'nin yerine başka bir Ka'be inşa ederek Araplara merkez haline getirebilmek için uğraşıp durdular. Bu nedenle Necran'da da bir Ka'be yapmışlardı. Bunu Buruc suresi an: 4'te anlatmıştık. İbn Kesir, Ebrehe'nin Yemen'de bu niyetini ve planını açkıca ilan ettiğini yazmaktadır. Bize göre bu hareketin amacı, Arapları kışkırtarak tahrik etmek ve bunu bahane ederek Ka'be'yi yıkmaktı. Muhammed b. İshak, Ebrehe'nin niyetini açıkça ilan etmesine kızan Arapların bir ara o kiliseye giderek orayı kirlettiklerini rivayet eder. İbn Kesir, bu fiili, Kureyş'ten bazı gençlerin giderek bu kiliseyi ateşe verdiklerini nakleder. Bu olaylardan birisinin meydana gelmiş olması garip değildir. Çünkü Ebrehe, niyetini açıkça ilan ederek onları kışkırtmıştı. Cahiliye döneminde bir Kureyşlinin ya da bir kaç gencin kiliseyi kirletmesi veya ateşe vermesi mümkün olmakla birlikte, Mekke'ye hücum edebilmek için bahane olsun diye Ebrehe'nin kendi adamları aracılığıyla bu olayları çıkarmış olabileceği de ihtimal dahilindedir. Ebrehe'nin bu yolla Kureyş'i ezerek diğer Araplara gözdağı vermek istemesi, iki maksat için de olabilir. Her halükârda, iki şekilden hangisi olursa olsun, Ka'be'ye inananların kiliseye saygısızlık yaptığı haberi Ebrehe'ye ulaşınca, o, Ka'be'yi yıkmadan rahat etmeyeceğine yemin etmiştir.
Daha sonra Ebrehe M.570 veya 571'de 60.000 asker ve 13 fil (bazı rivayetlerde 9 fil) ile Mekke'ye hareket etti. Yolda önce, Yemen'in reislerinden biri olan Zünefer Araplar'dan bir ordu toplayarak Ebrehe'ye karşı koydu. Ancak yenilerek esir düştü. Daha sonra Hısm bölgesindeki bir Arap reis olan Nufeyl b. Habib Hasemî, kabilesi ile birlikte Ebrehe'ye karşı koymaya çalıştı ama o da yenilerek esir düştü. Canını kurtarmak için de Ebrehe'nin ordusuna rehber olarak hizmet etmeyi kabul etti. Taif'e ulaştıklarında, Benî Sakif bu büyük güce karşı koyamayacaklarını anlayınca, hem tehlikeyi atlatmak için, hem de tanrıları Lat'ın mabedini yıkılmaktan kurtarmak için reisleri Mesut aracılığıyla Ebrehe ile görüştüler. Mesut, Ebrehe'ye, yıkmaya gittikleri mabedin kendilerine ait olmadığını ve Lat mabedine dokunmazsa onlara rehberlik yapabileceğini söyledi. Ebrehe bu teklifi kabul etti. Benî Sakif de Ebu Regal isimli şahsı onun maiyetine verdiler. Mekke'ye yaklaşık olarak 3 km. kala el-Mugammis (veya el-Muğammes) isimli yerde Ebu Regal öldü. Araplar uzun zaman bu adamın mezarını taşlamışlardır. Benî Sakif de, Lat'ı kurtarmak uğruna Beytullah'ı yıkmak isteyenlerle işbirliği yaptıkları için yıllarca kötülenmişlerdir.
Muhammed b. İshak, Ebrehe'nin, ordusunun bir kısmını öncü olarak gönderdiğini, onların da havyanları yakalayıp getirdiklerini rivayet eder. Bu hayvanların 200 deve kadarı Rasulullah'ın dedesi Abdulmuttalib'e ait idi. Bundan sonra Ebrehe, elçisini Mekke'ye gönderdi. Mekkelilere yolladığı mesajda, onlara karşı çıkmazlarsa mal ve canlarına dokunmayacağını belirtiyordu. Ayrıca elçiye, kendisi ile görüşmek isterlerse, Mekkelilerin reisini görüşmek üzere getirmesini emretti. O dönemde Mekke'nin en büyük reisi Abdulmuttalib idi. Elçi O'nunla görüşerek Ebrehe'nin mesajını ilettti. Abdulmuttalib, "bizim Ebrehe ile savaşacak gücümüz yok. Bu ev Allah'ın evidir, dilerse O'nu korur." dedi. Elçi, "Benimle beraber Ebrehe'ye geliniz." dedi. Abdulmuttalib razı olarak, onunla beraber Ebrehe'ye gitti. Abdulmuttalib o kadar asil bir insandı ki Ebrehe O'nu görünce çok etkilendi. Tahtından inerek O'nun yanına oturdu. Abdulmuttalib'e kendisinden ne istediğini sordu. Abdulmuttalib, "Adamlarının sana getirdiği develerimi geri isterim." dedi. Ebrehe bunu duyunca, "Seni görünce çok etkilenmiştim. Ama bu sözü duyunca gözümden düştün. Biz, atalarınızın dinî merkezi olan bu evi yıkmak için geldik, sen ise bunu hiç düşünmüyorsun da develerini geri istiyorsun" şeklinde karşılık verdi. Abdulmuttalib, "Ben yalnız develerin sahibiyim ve ancak onlar için talepte bulunabilirim.
Bu eve gelince, O'nun bir Rabb'i var ve O, bu evi koruyacaktır." dedi. Ebrehe, "O, elimden Ka'be'yi kurtaramayacaktır." dedi. Abdulmuttalib ise, "O seninle O'nun arasındaki mesele" cevabını verdi. Bunu söyledikten sonra Ebrehe'nin yanından kalktı. Ebrehe de ona develerini geri verdi.
İbn Abbas'ın rivayeti bundan değişiktir. İbn Abbas, deve talebini zikretmemiştir. Abd b. Humayd, İbnü'l Münzir, İbn Merduye, Hakim, Ebu Nuaym ve Beyhakî, İbn Abbas'ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: Ebrehe, es-Safa'ya ulaştığında (Bu yer Arafat ile Taif dağı arasında ve Harem sınırı yakınındadır.) , Abdulmuttalib onun yanına gitti. Ebrehe'ye, "Buraya gelmenize gerek yoktu, istediğiniz bir şey varsa, bize haber gönderseydiniz size getirirdik." dedi. Ebrehe, "Bu Ev'in emin ev olduğunu duydum. O'nun eminliğini yok etmek için geldim." dedi. Abdülmuttalib, "Bu, Allah'ın evidir. Bugüne kadar hiç kimse ona musallat olmamıştır" dedi. Ebrehe, "Ben O'nu yıkmadan geri dönmeyeceğim" cevabını verdi. Abdulmuttalib, "Bizden ne isterseniz veririz, yeter ki geri dönün" dedi. Ebrehe ona aldırmadan ve orada bırakarak ordusuyla birlikte Ka'be'ye doğru hareket etti. Bu iki rivayetteki farklılığı dikkate almasak ve birini diğerine tercih etmesek de, her halükârda Mekke ve onun çevresindeki kabilelerin bu kadar büyük bir orduya karşı Ka'be'yi kurtarabilecek güce sahip olmadıkları açıktır. Kureyşlilerin, Ebrehe'nin ordusuna karşı koymaya çalışmadıklarını düşünmeye engel yoktur. Bilindiği gibi Kureyşliler Ahzab savaşında diğer müşrikler ve Yahudilerle birleştikleri halde en fazla 12.000 kişilik bir ordu toplayabilmişlerdi. 60.000 kişilik büyük bir orduya nasıl karşı çıkabilirlerdi?
Muhammed b. İshak, Abdulmuttalib'in, Ebrehe'nin karargâhından geri döndüğünde Kureyşlileri toplayarak çocuklarını almalarını ve dağlara çekilmelerini, böylece katliamdan kurtulabileceklerini söylediğini nakleder. Daha sonra Kureyş'in ileri gelen reisleri Harem-i Şerif'e gittiler ve Ka'be'nin kapılarının zincirlerini tutarak Allah'a, kendi evini ve hizmetkârlarını koruması için dua ettiler. O zamanlar Ka'be'de 360 put vardı. Ama böyle nazik bir zamanda Kureyşliler bu putları unuttular ve yalnız Allah'a yalvarmaya başladılar. Tarihlerde kayıtlı bulunan dualarında Allah'tan başkasının adı geçmemektedir. İbn Hişam Siyer'inde, Abdulmuttalib'in aşağıdaki şiirlerini nakletmiştir:
"Kul kendi evini korur,
Sen de kendi evini koru.
Yarın onların Haç'ı ve tedbiri
Senin tedbirin üzerine galip olmasın.
Eğer onları terkeder ve kıblemizi
Kendi haline bırakmak istersen,
Bu senin bileceğin iştir."
Suheylî Ravzu'l anf'ta bu konuda şu şiiri nakletmiştir:
"Ehl-i salip ve ona tapanlara karşı
Kendi ehlini koru."
İbn Cerir, Abdulmuttalib'in Allah'a dua ederken söylediği şu şiiri nakletmiştir:
"Ya Rabb, onlara karşı
Senden başka kimseden ümidim yoktur.
Ya Rabb, onlara karşı haremini koru,
bu evin düşmanı senin düşmanındır.
Senin olan bu yeri harap olmaktan koru."
Bu dualardan sonra Abdulmuttalib ve arkadaşları dağa çıktılar. Ertesi gün Ebrehe Mekke'ye girmek üzere hareket etti. Ama onun en öndeki özel fili olan Mahmud birdenbire oturdu. Fili harekete geçirmek için o kadar kamçıladılar ki fil yaralandı. Ama buna rağmen onu hareket ettiremediler. Güneye, kuzeye veya doğuya yönlendirildiğinde fil hemen koşuyor ama Mekke'ye döndürüldüğünde oturuyor ve kesinlikle o tarafa gitmiyordu. Bu sırada kuşlar gaga ve pençelerinde küçücük taşlarla sürü halinde geldiler ve Ebrehe'nin askerleri üzerine yağmur gibi taş yağdırdılar. Bu taşlar kime vurduysa cismi hemen çürümeye başlıyordu. Muhammed b. İshak ve İkrime, bunun çiçek hastalığı olduğunu ve Arap ülkelerinde bu hastalık ile ilk kez o gün karşılaşıldığını rivayet ederler. İbn Abbas'ın rivayetine göre, bu taş kime dokunsa onda kaşınma başlıyor ve kaşıntıdan sonra cildi patlayarak eti dökülmeye başlıyordu. İbn Abbas'ın diğer bir rivayetine göre, et ve kan su gibi akmaya başlıyor ve kemikleri dışarı çıkıyordu. Ebrehe de aynı akıbete uğradı. Onun bedeni parçalanarak düştü ve düşen her parçanın yerinden irin ve kan akmaya başladı. Ebrehe'nin askerleri telaş içinde Yemen'e doğru kaçmaya başladılar. Herkes, rehber olarak onlara katılan, düşman kabileden Nufeyl b. Habib'i, geri dönüş için yol göstersin diye arıyordu. O, onlara yardım etmeyi reddederek şöyle dedi:
"Allah sizi takip ettiğinde kaçacak yer nerede?
Burunsuz Ebrehe mağluptur, galip değil."
Bu telaş içinde Ebrehe'nin askerleri her yerde ölüyor ve yere düşüyorlardı. Ata b. Yesar'dan hepsinin aynı anda helak olmadıkları rivayet edilmiştir. Bazıları, hepsi aynı yerde helak oldu derken, bazıları kaçarken yolda öldüler demektedir. Ebrehe, Hasm isimli kabilenin bölgesinde öldü. Allah (c.c) Habeşîlere sadece bu cezayı vermenin dışında, dört sene içinde Yemen'deki iktidarlarına tamamen son vermiştir.
Fil olayından sonra Habeşlilerin kuvvetinin kırıldığı anlaşılmaktadır. Yemen'deki reisler ayaklanmış ve bir Yemenli reis olan Sayf b. Ziyazn, İran şahından askerî yardım istemiştir. İran şahının altı gemi içinde bin asker göndermesiyle bu Habeşistan kökenli hükûmete son verilmiştir. Bu olay M.575'de vuku bulmuştur. Fil olayı, Müzdelife ve Mina arasındaki Muhassab vadisi yakınındaki Muassıb'ta cereyan etmiştir. Sahih-i Müslim ve Ebu Davud rivayet eder ki, İmam Cafer babası Muhammed Bakır'dan, O da Cabir'den Rasulullah'ın Veda Haccı hakkında şu açıklamayı yapmıştır: "Rasulullah Müzdelife'den Mina'ya hareket ettiği zaman Muassıb vadisinde hızlanmıştı." İmam Nevevî bunu şöyle izah eder: "Ashab-ı fil olayı burada cereyan etmiştir. Onun için sünnet olan, insanın buradan hızla geçmesidir. Muvatta'da İmam Malik'in rivayetine göre Rasulullah şöyle buyurdu: "Müzdelife durmak yeridir. Ama Muassıb vadisinde durmamalıdır." İbn İshak'ın naklettiğine göre, Nufeyl b. Habib gördüğü olayı anlatmış ve şöyle demiştir:
-"Ey Redina keşke görseydin, ancak göremedin,
-Muassıb vadisinin yakınında biz ne gördük?
-Kuşları gördüğümde Allah'a şükrettim,
-Ama aynı zamanda o taşların üzerime gelmesinden de korkuyordum.
-Onların hepsi Nufeyl'i arıyordu.
-Sanki üzerimde onların borcu vadı."
Bu olay o kadar büyüktü ki, bütün Araplar arasında meşhur olmuştu. Bu olay üzerine pek çok şiir ve kasideler yazılmıştı. Bu kasidelerde açıktır ki, Arapların hepsi bu olayı Allah'ın kudretinin bir mucizesi olarak kabul etmiş ve taptıkları putların hiçbirini zikretmemişlerdir. Mesela, Abdullah b. Zîber'a şöyle demiştir:
"Altmış bin idiler ki ülkelerine dönemediler,
Dönmüş olan Ebrehe yaşayamadı.
Burada daha önce Ad ve Curhum vardı,
Allah onları yaşatıyordu."
Ebu Kays b. Esled diyor ki:
"Kalkın ve Rabb'inize ibadet edin,
Mekke ve Mina'nın dağları arasındaki Beytullah'ın,
Köşelerine el sürün.
Arş sahibinden yardım gelince,
O kralın ordusunun bazıları yere düştü,
Bazıları da taşlanmaktaydı."
Sadece bunlar değil, Ümmü Hanî ve Zubeyr b. Avvam'dan rivayet edildiğine göre de, Rasulullah, Kureyş'in bu olaydan sonra on sene (bazı rivayetlere göre yedi sene) kadar Allah'tan başkasına ibadet etmediğini bildirmiştir. Ümmü Hanî'nin rivayetini İmam Buharî tarihinde ve Taberanî, Hakim, İbn Merduye, Beyhakî de kitaplarında nakletmişlerdi. Zübeyr'in beyanını, Taberanî, İbn Merduye ve İbn Asakir rivayet etmişlerdir. Ayrıca bunu teyid eden Hatib Bağdadî'nin tarih kitabında kaydettiği ve mürsel bir rivayeti Said b. Müseyyeb nakletmiştir.
Bu olayın vuku bulduğu seneye "fil senesi' denmiştir. Aynı sene Rasulullah dünyaya gelmiştir. Hadisçiler ve tarihçiler, ashab-ı fil olayının muharrem ayında vuku bulduğu, Rasulullah'ın ise Rebiü'l evvel'de doğduğunda müttefiktirler. Çoğunluk, Rasulullah'ın fil olayından elli gün sonra dünyaya geldiği görüşündedirler.
Sonuç: Yukarıda anlatılan tarihî ayrıntı göz önünde tutularak Fil suresi üzerinde düşünülürse, bu surede son derece kısa olarak, sadece ashab-ı fil üzerindeki Allah'ın azabının zikredilmekle yetinildiği anlaşılmaktadır. Olay pek eski değildi ve Mekke'deki çocuklar bile biliyordu. Genel olarak Araplar da bundan haberdar idiler. Ebrehe'nin karşısında Ka'be'yi koruyan herhangi bir tanrı ve tanrıçanın olmadığını, koruyucu olarak yalnız Allah'ın olduğunu da biliyorlardı. Kureyş'in ileri gelenleri yardım için sadece Allah'a dua etmişlerdi. Kureyş bu olaydan o kadar etkilenmişti ki, bir kaç sene Allah'tan başkasına ibadet etmemişlerdi. Onun için Fil suresinde bu olayın ayrıntısını zikretmeye gerek yoktu. Ashab-ı fil'in akıbetine sadece işaret edilerek, özellikle Kureyşlilere ve genelde Araplara, Hz. Muhammed'in (s.a) bu davetinin, diğer mabudları bırakarak ancak Allah'a tapmaktan başka bir şey olmadığı açıklanmıştır. Ama hak davete karşı zorbalık ederlerse Ashab-ı fil'i yok ettiği gibi, Allah'ın azabının onları da yok edeceğini düşünmeleri onlara hatırlatılmıştır.
E lem tere keyfe feale rabbuke bi ashâbil fîl(fîli).
Görmedin mi Rabb'in fil sahiplerine ne yaptı?— E.H.Yazır (S-2)
Tefsir — Seyyid Kutub
1- Rabbinin fil sahiplerine yaptığını görmedin mi? Bu soru olay karşısında duyulan hayreti ifade etmek ve onun büyük önemine dikkat çekmek içindir. Çünkü olay Araplarca biliniyor ve onlarca meşhur bir olaydı. Hatta onlar bunu tarihin başlangıcı olarak kabul etmişlerdi. Fil yılında şöyle olmuştu, fil...
Bu soru olay karşısında duyulan hayreti ifade etmek ve onun büyük önemine dikkat çekmek içindir. Çünkü olay Araplarca biliniyor ve onlarca meşhur bir olaydı. Hatta onlar bunu tarihin başlangıcı olarak kabul etmişlerdi. Fil yılında şöyle olmuştu, fil yılından iki sene önce böyle olmuştu, fil yılından on sene sonra şöyle olmuştu diyorlardı. Meşhur olan rivayetlere göre Hz. Peygamber de yine bu fil senesinde doğmuştu. Herhalde bu da bilinçli planlanmış, ilahi denkleştirmelerin şahane bir zamanlaması idi!
Dolayısıyla Fil suresi onların bilmediği bir olayı kendilerine anlatmak için değildi. Amaç onlara bildikleri bir şeyi hatırlatmaktı. Amaç bu hatırlatmanın ötesinde gerisinde gizli idi.
105:1
2
اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ ف۪ي تَضْل۪يلٍۙ ٢
E lem yec’al keydehum fî tadlîl(tadlîlin).
Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?— E.H.Yazır (S-2)
Tefsir — Seyyid Kutub
2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? 3- Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. 4- Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. 5- Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi. Yani onların düzenlerinin yönünü şaşırtmadı mı? Hedefinden ve amacından sâptırmadı mı? Tıpkı yolunu şaşı...
2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
3- Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi.
4- Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı.
5- Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.
Yani onların düzenlerinin yönünü şaşırtmadı mı? Hedefinden ve amacından sâptırmadı mı? Tıpkı yolunu şaşırıp aradığına ulaşamayan insan gibi. Herhalde o hâtırlatma ile Kureyş'e Allah'ın Kabe'yi koruyup himaye etmesi şeklinde gerçekleşen nimeti hatırlatılmak isteniyor. Çünkü yüce Allah onların güçlü olan fil sahiplerine karşı aciz kaldıkları bir sırada Kabe'yi himaye edip korumuştu. Belki bu hatırlatma onların zayıf ve aciz düştükleri sırada kendilerini koruyan Allah'ı inkar etmelerinden utanmalarına yol açabilirdi. Hz. Muhammed ve O'nunla birlikte olan inanmış azınlığa karşı bugün kendi güçleri ile gururlanmalarını bastırabilirdi. Daha önce yüce Allah kendi evine ve haremine saldırmak isteyen güçleri ezip geçmişti. Herhalde peygamberine ve davasına karşı duran güçleri de ezip geçerdi.
Onların tuzaklarını nasıl boşa çıkardığına gelince bunu da parlak nitelemeler şeklinde açıklamıştır.
"Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi."
Ayet-i kerimede geçen "Ebabil" sürüler, topluluklar, demektir.
"Siccil" ise Farsça bir kelimedir. iki kelimeden, taş ve çamur kelimelerinden ya da çamura bulanmış taş kelimelerinden oluşmaktadır.
"Asf" ise ağacın kuru yaprağıdır. Bu yaprağın bir de "yenik" diye nitelendirilmesi onun çürüdüğünü, öğütüldüğünü ifade eder. Böcekler onu yiyip parçaladığı anda ya da hayvanlar onu yiyip çiğneyip, öğüttüğündeki halini anlatmaktadır. Bu ifade, sürü sürü kuşların onlara attıkları bu taşların onların bedenlerini nasıl paramparça ettiklerini somut bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu olayı, onların çiçek veya kızamık hastalıkları ile helak edilirken ki hallerinin tasviridir şeklinde tevil etme zaruri yeti yoktur.
Burada üzerinde durulması gereken birinci nokta; yüce Allah'ın kendi Kabe'sinin himayesini müşriklere havale etmek istememesidir. İsterse onlar bu Kabe ile övünsünler, onu himaye etsinler ve himayesine sığınsınlar. Evini, Kabe'sini korumak, muhafaza etmek, onu himaye ettiğini ve onu başkasına teslim etmeyeceğini açıklamak istediğinde müşriklerin saldırgan güç karşısında yenilgiye uğramakla başbaşa kalmalarını sağlamış, bu sırada egemen olan kudret, Allah'ın korunmuş evini savunmak için olaya el koymuştur. Böylece müşriklerin Allah'ın evi üzerinde herhangi bir gücü ve öne atılan bir koruması, cahiliye tutkunluğundan kaynaklanan etkin bir korumalarının oluşmasını istememiştir. Herhalde bu şartlarda saldırganların yok edilişinde meydana gelen olayın olağanüstü yasa uyarınca gerçekleştiğini, alışılagelmiş normal yasa şeklinde gerçekleşmediğini, güçlü deliller ile ortaya koymakta ve bu görüşü tercih etmemize yol açmaktadır. Zira bu ortamda en uygun ve akla en yatkın olan budur.
Allah'ın kutsal evini koruma eyleminden, ilahi kudretten gelen müdahalenin gereği olarak Hz. Peygamberin Allah'ın dinini kendilerine getirdiğinde Kureyş'in ve diğer Arapların hemen islama girmeleri gerekirdi. Allah'ın evi ve O'nun hizmetleri ayrıca bu konu etrafında ördükleri putperestlikle övünmenin onları islama girmekten alıkoymaması gerekirdi. İşte olayın bu şekilde hatırlatılması onlara yüklenmenin ve onların inatçı tutumuna Hayret etmenin bir yönünü oluşturmaktadır.
Yine bu olay gösteriyor ki yüce Allah ehli kitaba -Ebrehe ve ordusuna- Allah'ın kutsal evini yıkmayı ve kutsal yurda hakim olmayı takdir etmemiştir. Şirkin orayı kirlettiği ve müşriklerin oranın hizmetlerini yaptığı sırada bile bu kutsal evi; her türlü saldırganın baskısından, özgür olsun tuzak kuranların her tür tuzaklarından korunsun diye. Böylece bu yer hürriyetini korumuş olacaktı. Orada yeni akide hür ve özgür yetişsin. Hiçbir güç ona egemen olmasın ve oraya hiçbir saldırgan saldırmasın. Bütün dinlere ve bütün insanlara egemen olmak için gelen bu dine başkası hükmetmesin diye. Çünkü bu din insanlığa önderlik yapmak için gelmişti. Ona önderlik yapılamazdı. Bu da bu dinin peygamberinin bu senede doğduğunu bilmediği bir sırada Allah'ın kendi evi ve kendi dini için yaptığı bir plandı.
Bu olaydan çıkarılacak ikinci nokta şudur: Biz bu ayetlerin temalarından ve mesajlarından yola çıkarak karşı karşıya olduğumuz durumla ilgili direktifler Alıyor ve gönül huzuruna kavuşuyoruz. Dünya haçlı zihniyeti ve dünya siyonizminin kutsal topraklar üzerindeki hesapları, bu konuda başvurdukları kötü ve çirkin niyetler, hileler karşısında kendimizden emin olarak duruyoruz. Şer güçler, sözkonusu kötü ve çirkin niyetlerini, hesaplarını gizli ve iğrenç bir biçimde gerçekleştirme girişimlerinden de vazgeçmiyorlar, yumuşamıyorlar. Hizmetçileri, bekçileri müşrik oldukları halde kutsal evini Ehli Kitab'ın saldırılarından koruyan Allah, inşaallah tekrar onu koruyacaktır. Peygamberinin şehrini tuzakçıların tuzaklarından ve düzenbazların düzenlerinden koruyacaktır!
Bu olaydan çıkarılacak üçüncü ibret şudur: Araplar islamdan önce yeryüzünde bir fonksiyona sahip değillerdi. Hatta oturmuş bir yapıları da yoktu. Yemen'de İranlıların veya Habeşistan hükümdarlarının gölgesinde yaşıyorlardı. Zaman zaman orada burada devlet kurmuşlarsa da, devletlerini İranlıların himayesi altında kurmuşlardı. Kuzeyde Şam, Bizanslıların hakimiyeti altında idi. Bu hakimiyet ya doğrudan Bizanslıların elinde idi ya da Bizans'ın himayesi altında kurulan Arap devletlerinin elinde idi. Yarımadanın kalbini oluşturan orta bölgesinden başka hiçbir tarafı yabancıların tahakkümünden kurtulmamıştı. Fakat burası da bedevilik halinden kurtulamamış veya sürekli çözülmüşlük ve dağılmışlıkla karşı karşıya olmuş, süper güçler sahasında gerçek bir güç oluşturamamışlardı. Kabileler arasındaki savaşlar, kırk sene boyunca devam edebiliyordu. Fakat bu kabilelerin ne ayrı ayrı ne de bir bütün olarak karşılarındaki komşu devletlerin yanında bir ağırlıkları yoktu ve Fil senesinde meydana gelen olay bu gücün, yabancı bir saldırıya uğradığında ne gibi gerçek bir değer ifade ettiğine güzel bir ölçüdür.
İslam sancağı altında ve tarihte ilk defa Arapların dünya çapında bir fonksiyonları olmaya başladı. ağırlığı olan bir devlet gücüne sahip oldular. Krallıklar, imparatorlukları ezip geçen, tahtları yerle bir eden, coşkun sel gibi bir kuvvet oldular. Sapık, temelsiz, cahili liderlikleri ortadan kaldırdıktan sonra insanların önderliğini öne alan bir güç oluşturdular. Fakat tarihleri boyunca ilk defa böyle bir imkanı sağlayan, onların kendi Araplıklarını unutmalarıydı. Arapların çığırtkanlığını, kavim asabiyetini unutmaları sadece Müslüman olduklarını hatırlamaları idi. islamın sancağını yükseltmeleri idi. İnsanlığa merhamet ve iyiliklerinin bir géreği olarak geniş çaplı, güçlü bir inanç sistemini yüklenip onu insanlığa hediye etmeye çalışmaları idi. Irkçılık, milliyetçilik ve asabiyet namına hiçbir şeyi taşımamaları idi. Onlar semavi bir düşünce yüklenmişlerdi. insanları bununla eğitiyorlardı. Bu, insanlar tarafından belirlenen bir görüş değildi. Onlar insanların belirlediği bir görüşü kabul etmiyorlardı. Sırf Allah yolunda savaşmak için yurtlarından çıkıyorlardı. Bir Arap imparatorluğu kurup onun gölgesi altında rahat ve huzur içinde yaşamak ve onun himayesi Altında yükselip büyümek için çıkmıyorlardı. insanları Bizanslıların ve İranlıların hakimiyetinden kurtarıp Arap imparatorluğunun boyunduruğu altına almak için çıkmıyorlardı. Tüm insanları kullara kulluktan kurtarıp yalnız Allah'a kul yapmak için ayağa kalkmışlardı. Nitekim Müslümanların Yezdicerd meclisine gönderdikleri elçi olan Rebi İbni Amir şöyle demişti: "Bizi Allah gönderdi. İnsanları kullara kulluktan kurtarıp yalnız Allah'a kul etmek için, dünyanın darlığından ve sıkıntısından kurtarıp Ahiretin genişliğine ve bolluğuna eriştirmek, dinlerin zulüm ünden İslâmcın adaletine kavuşturmak için."
İşte sadece bu görevle Arapların bir varlığı olmuş, bir güçleri oluşmuş ve insanlığın kumandanlığını ellerine almışlardı. Yalnız bunların hepsi Allah içindi ve Allah yolunda yapılmıştı. Araplar bu güçlerini ve insanlığa kumanda etmelerini doğru yolda yürüdükleri müddetçe korumuşlardır. Sapmaya başladıklarında, ırklarını ve asabiyetlerini hatırladıklarında islam sancağını bırakıp asabiyet sancağına sarıldıklarında ise yerle bir olmuşlar ve milletler onları ayakları Altında çiğnemişlerdir. Çünkü onlar Allah'ı unuttukları gibi Allah'ta onları unutmuştur.
İslam olmadan Arapların ne değeri olabilir? islam düşüncesinden soyutlandıkları zaman insanlığa ne gibi bir düşünce sundular veya ne gibi bir düşünce sunabilirler? İnsanlığa bir düşünce sunamayan bir ulusun ne değeri olabilir? tarihin herhangi bir döneminde insanlığa önderlik yapmış her ulus bir düşünceyi temsil ediyordu. Doğuyu kasıp kavuran Tatarlar ve batıda Roma devletini yerle bir eden barbarlar gibi bir düşünceyi temsil etmeyen uluslar uzun süre hayatta kalamamışlardır. Feth ettikleri ulusların içinde eriyip gitmişlerdir. Arapları insanlığın önüne geçiren biricik düşünce, islam inanç sistemidir. Onları insanlığa kumanda etme konumuna yükselten de bu inanç sistemidir. Bu inanç sisteminden soyutlandıklarında hiçbir fonksiyonları olmamıştır. Arapların yaşamak, güçlenmek ve insanlığa önderlik yapmak istediklerinde bu gerçeği güzelce hatırlamaları zorunludur. Sapıklıktan doğru yola ileten Allah'tır şüphesiz.
2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? 3- Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. 4- Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. 5- Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi. Yani onların düzenlerinin yönünü şaşırtmadı mı? Hedefinden ve amacından sâptırmadı mı? Tıpkı yolunu şaşı...
2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
3- Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi.
4- Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı.
5- Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.
Yani onların düzenlerinin yönünü şaşırtmadı mı? Hedefinden ve amacından sâptırmadı mı? Tıpkı yolunu şaşırıp aradığına ulaşamayan insan gibi. Herhalde o hâtırlatma ile Kureyş'e Allah'ın Kabe'yi koruyup himaye etmesi şeklinde gerçekleşen nimeti hatırlatılmak isteniyor. Çünkü yüce Allah onların güçlü olan fil sahiplerine karşı aciz kaldıkları bir sırada Kabe'yi himaye edip korumuştu. Belki bu hatırlatma onların zayıf ve aciz düştükleri sırada kendilerini koruyan Allah'ı inkar etmelerinden utanmalarına yol açabilirdi. Hz. Muhammed ve O'nunla birlikte olan inanmış azınlığa karşı bugün kendi güçleri ile gururlanmalarını bastırabilirdi. Daha önce yüce Allah kendi evine ve haremine saldırmak isteyen güçleri ezip geçmişti. Herhalde peygamberine ve davasına karşı duran güçleri de ezip geçerdi.
Onların tuzaklarını nasıl boşa çıkardığına gelince bunu da parlak nitelemeler şeklinde açıklamıştır.
"Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi."
Ayet-i kerimede geçen "Ebabil" sürüler, topluluklar, demektir.
"Siccil" ise Farsça bir kelimedir. iki kelimeden, taş ve çamur kelimelerinden ya da çamura bulanmış taş kelimelerinden oluşmaktadır.
"Asf" ise ağacın kuru yaprağıdır. Bu yaprağın bir de "yenik" diye nitelendirilmesi onun çürüdüğünü, öğütüldüğünü ifade eder. Böcekler onu yiyip parçaladığı anda ya da hayvanlar onu yiyip çiğneyip, öğüttüğündeki halini anlatmaktadır. Bu ifade, sürü sürü kuşların onlara attıkları bu taşların onların bedenlerini nasıl paramparça ettiklerini somut bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu olayı, onların çiçek veya kızamık hastalıkları ile helak edilirken ki hallerinin tasviridir şeklinde tevil etme zaruri yeti yoktur.
Burada üzerinde durulması gereken birinci nokta; yüce Allah'ın kendi Kabe'sinin himayesini müşriklere havale etmek istememesidir. İsterse onlar bu Kabe ile övünsünler, onu himaye etsinler ve himayesine sığınsınlar. Evini, Kabe'sini korumak, muhafaza etmek, onu himaye ettiğini ve onu başkasına teslim etmeyeceğini açıklamak istediğinde müşriklerin saldırgan güç karşısında yenilgiye uğramakla başbaşa kalmalarını sağlamış, bu sırada egemen olan kudret, Allah'ın korunmuş evini savunmak için olaya el koymuştur. Böylece müşriklerin Allah'ın evi üzerinde herhangi bir gücü ve öne atılan bir koruması, cahiliye tutkunluğundan kaynaklanan etkin bir korumalarının oluşmasını istememiştir. Herhalde bu şartlarda saldırganların yok edilişinde meydana gelen olayın olağanüstü yasa uyarınca gerçekleştiğini, alışılagelmiş normal yasa şeklinde gerçekleşmediğini, güçlü deliller ile ortaya koymakta ve bu görüşü tercih etmemize yol açmaktadır. Zira bu ortamda en uygun ve akla en yatkın olan budur.
Allah'ın kutsal evini koruma eyleminden, ilahi kudretten gelen müdahalenin gereği olarak Hz. Peygamberin Allah'ın dinini kendilerine getirdiğinde Kureyş'in ve diğer Arapların hemen islama girmeleri gerekirdi. Allah'ın evi ve O'nun hizmetleri ayrıca bu konu etrafında ördükleri putperestlikle övünmenin onları islama girmekten alıkoymaması gerekirdi. İşte olayın bu şekilde hatırlatılması onlara yüklenmenin ve onların inatçı tutumuna Hayret etmenin bir yönünü oluşturmaktadır.
Yine bu olay gösteriyor ki yüce Allah ehli kitaba -Ebrehe ve ordusuna- Allah'ın kutsal evini yıkmayı ve kutsal yurda hakim olmayı takdir etmemiştir. Şirkin orayı kirlettiği ve müşriklerin oranın hizmetlerini yaptığı sırada bile bu kutsal evi; her türlü saldırganın baskısından, özgür olsun tuzak kuranların her tür tuzaklarından korunsun diye. Böylece bu yer hürriyetini korumuş olacaktı. Orada yeni akide hür ve özgür yetişsin. Hiçbir güç ona egemen olmasın ve oraya hiçbir saldırgan saldırmasın. Bütün dinlere ve bütün insanlara egemen olmak için gelen bu dine başkası hükmetmesin diye. Çünkü bu din insanlığa önderlik yapmak için gelmişti. Ona önderlik yapılamazdı. Bu da bu dinin peygamberinin bu senede doğduğunu bilmediği bir sırada Allah'ın kendi evi ve kendi dini için yaptığı bir plandı.
Bu olaydan çıkarılacak ikinci nokta şudur: Biz bu ayetlerin temalarından ve mesajlarından yola çıkarak karşı karşıya olduğumuz durumla ilgili direktifler Alıyor ve gönül huzuruna kavuşuyoruz. Dünya haçlı zihniyeti ve dünya siyonizminin kutsal topraklar üzerindeki hesapları, bu konuda başvurdukları kötü ve çirkin niyetler, hileler karşısında kendimizden emin olarak duruyoruz. Şer güçler, sözkonusu kötü ve çirkin niyetlerini, hesaplarını gizli ve iğrenç bir biçimde gerçekleştirme girişimlerinden de vazgeçmiyorlar, yumuşamıyorlar. Hizmetçileri, bekçileri müşrik oldukları halde kutsal evini Ehli Kitab'ın saldırılarından koruyan Allah, inşaallah tekrar onu koruyacaktır. Peygamberinin şehrini tuzakçıların tuzaklarından ve düzenbazların düzenlerinden koruyacaktır!
Bu olaydan çıkarılacak üçüncü ibret şudur: Araplar islamdan önce yeryüzünde bir fonksiyona sahip değillerdi. Hatta oturmuş bir yapıları da yoktu. Yemen'de İranlıların veya Habeşistan hükümdarlarının gölgesinde yaşıyorlardı. Zaman zaman orada burada devlet kurmuşlarsa da, devletlerini İranlıların himayesi altında kurmuşlardı. Kuzeyde Şam, Bizanslıların hakimiyeti altında idi. Bu hakimiyet ya doğrudan Bizanslıların elinde idi ya da Bizans'ın himayesi altında kurulan Arap devletlerinin elinde idi. Yarımadanın kalbini oluşturan orta bölgesinden başka hiçbir tarafı yabancıların tahakkümünden kurtulmamıştı. Fakat burası da bedevilik halinden kurtulamamış veya sürekli çözülmüşlük ve dağılmışlıkla karşı karşıya olmuş, süper güçler sahasında gerçek bir güç oluşturamamışlardı. Kabileler arasındaki savaşlar, kırk sene boyunca devam edebiliyordu. Fakat bu kabilelerin ne ayrı ayrı ne de bir bütün olarak karşılarındaki komşu devletlerin yanında bir ağırlıkları yoktu ve Fil senesinde meydana gelen olay bu gücün, yabancı bir saldırıya uğradığında ne gibi gerçek bir değer ifade ettiğine güzel bir ölçüdür.
İslam sancağı altında ve tarihte ilk defa Arapların dünya çapında bir fonksiyonları olmaya başladı. ağırlığı olan bir devlet gücüne sahip oldular. Krallıklar, imparatorlukları ezip geçen, tahtları yerle bir eden, coşkun sel gibi bir kuvvet oldular. Sapık, temelsiz, cahili liderlikleri ortadan kaldırdıktan sonra insanların önderliğini öne alan bir güç oluşturdular. Fakat tarihleri boyunca ilk defa böyle bir imkanı sağlayan, onların kendi Araplıklarını unutmalarıydı. Arapların çığırtkanlığını, kavim asabiyetini unutmaları sadece Müslüman olduklarını hatırlamaları idi. islamın sancağını yükseltmeleri idi. İnsanlığa merhamet ve iyiliklerinin bir géreği olarak geniş çaplı, güçlü bir inanç sistemini yüklenip onu insanlığa hediye etmeye çalışmaları idi. Irkçılık, milliyetçilik ve asabiyet namına hiçbir şeyi taşımamaları idi. Onlar semavi bir düşünce yüklenmişlerdi. insanları bununla eğitiyorlardı. Bu, insanlar tarafından belirlenen bir görüş değildi. Onlar insanların belirlediği bir görüşü kabul etmiyorlardı. Sırf Allah yolunda savaşmak için yurtlarından çıkıyorlardı. Bir Arap imparatorluğu kurup onun gölgesi altında rahat ve huzur içinde yaşamak ve onun himayesi Altında yükselip büyümek için çıkmıyorlardı. insanları Bizanslıların ve İranlıların hakimiyetinden kurtarıp Arap imparatorluğunun boyunduruğu altına almak için çıkmıyorlardı. Tüm insanları kullara kulluktan kurtarıp yalnız Allah'a kul yapmak için ayağa kalkmışlardı. Nitekim Müslümanların Yezdicerd meclisine gönderdikleri elçi olan Rebi İbni Amir şöyle demişti: "Bizi Allah gönderdi. İnsanları kullara kulluktan kurtarıp yalnız Allah'a kul etmek için, dünyanın darlığından ve sıkıntısından kurtarıp Ahiretin genişliğine ve bolluğuna eriştirmek, dinlerin zulüm ünden İslâmcın adaletine kavuşturmak için."
İşte sadece bu görevle Arapların bir varlığı olmuş, bir güçleri oluşmuş ve insanlığın kumandanlığını ellerine almışlardı. Yalnız bunların hepsi Allah içindi ve Allah yolunda yapılmıştı. Araplar bu güçlerini ve insanlığa kumanda etmelerini doğru yolda yürüdükleri müddetçe korumuşlardır. Sapmaya başladıklarında, ırklarını ve asabiyetlerini hatırladıklarında islam sancağını bırakıp asabiyet sancağına sarıldıklarında ise yerle bir olmuşlar ve milletler onları ayakları Altında çiğnemişlerdir. Çünkü onlar Allah'ı unuttukları gibi Allah'ta onları unutmuştur.
İslam olmadan Arapların ne değeri olabilir? islam düşüncesinden soyutlandıkları zaman insanlığa ne gibi bir düşünce sundular veya ne gibi bir düşünce sunabilirler? İnsanlığa bir düşünce sunamayan bir ulusun ne değeri olabilir? tarihin herhangi bir döneminde insanlığa önderlik yapmış her ulus bir düşünceyi temsil ediyordu. Doğuyu kasıp kavuran Tatarlar ve batıda Roma devletini yerle bir eden barbarlar gibi bir düşünceyi temsil etmeyen uluslar uzun süre hayatta kalamamışlardır. Feth ettikleri ulusların içinde eriyip gitmişlerdir. Arapları insanlığın önüne geçiren biricik düşünce, islam inanç sistemidir. Onları insanlığa kumanda etme konumuna yükselten de bu inanç sistemidir. Bu inanç sisteminden soyutlandıklarında hiçbir fonksiyonları olmamıştır. Arapların yaşamak, güçlenmek ve insanlığa önderlik yapmak istediklerinde bu gerçeği güzelce hatırlamaları zorunludur. Sapıklıktan doğru yola ileten Allah'tır şüphesiz.
105:3
4
تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجّ۪يلٍۖۙ ٤
Termîhim bi hicâretin min siccîl(siccîlin).
Onlara çamurdan sertleşmiş taşlar atıyorlardı.— E.H.Yazır (S-2)
Tefsir — Seyyid Kutub
2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? 3- Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. 4- Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. 5- Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi. Yani onların düzenlerinin yönünü şaşırtmadı mı? Hedefinden ve amacından sâptırmadı mı? Tıpkı yolunu şaşı...
2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
3- Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi.
4- Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı.
5- Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.
Yani onların düzenlerinin yönünü şaşırtmadı mı? Hedefinden ve amacından sâptırmadı mı? Tıpkı yolunu şaşırıp aradığına ulaşamayan insan gibi. Herhalde o hâtırlatma ile Kureyş'e Allah'ın Kabe'yi koruyup himaye etmesi şeklinde gerçekleşen nimeti hatırlatılmak isteniyor. Çünkü yüce Allah onların güçlü olan fil sahiplerine karşı aciz kaldıkları bir sırada Kabe'yi himaye edip korumuştu. Belki bu hatırlatma onların zayıf ve aciz düştükleri sırada kendilerini koruyan Allah'ı inkar etmelerinden utanmalarına yol açabilirdi. Hz. Muhammed ve O'nunla birlikte olan inanmış azınlığa karşı bugün kendi güçleri ile gururlanmalarını bastırabilirdi. Daha önce yüce Allah kendi evine ve haremine saldırmak isteyen güçleri ezip geçmişti. Herhalde peygamberine ve davasına karşı duran güçleri de ezip geçerdi.
Onların tuzaklarını nasıl boşa çıkardığına gelince bunu da parlak nitelemeler şeklinde açıklamıştır.
"Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi."
Ayet-i kerimede geçen "Ebabil" sürüler, topluluklar, demektir.
"Siccil" ise Farsça bir kelimedir. iki kelimeden, taş ve çamur kelimelerinden ya da çamura bulanmış taş kelimelerinden oluşmaktadır.
"Asf" ise ağacın kuru yaprağıdır. Bu yaprağın bir de "yenik" diye nitelendirilmesi onun çürüdüğünü, öğütüldüğünü ifade eder. Böcekler onu yiyip parçaladığı anda ya da hayvanlar onu yiyip çiğneyip, öğüttüğündeki halini anlatmaktadır. Bu ifade, sürü sürü kuşların onlara attıkları bu taşların onların bedenlerini nasıl paramparça ettiklerini somut bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu olayı, onların çiçek veya kızamık hastalıkları ile helak edilirken ki hallerinin tasviridir şeklinde tevil etme zaruri yeti yoktur.
Burada üzerinde durulması gereken birinci nokta; yüce Allah'ın kendi Kabe'sinin himayesini müşriklere havale etmek istememesidir. İsterse onlar bu Kabe ile övünsünler, onu himaye etsinler ve himayesine sığınsınlar. Evini, Kabe'sini korumak, muhafaza etmek, onu himaye ettiğini ve onu başkasına teslim etmeyeceğini açıklamak istediğinde müşriklerin saldırgan güç karşısında yenilgiye uğramakla başbaşa kalmalarını sağlamış, bu sırada egemen olan kudret, Allah'ın korunmuş evini savunmak için olaya el koymuştur. Böylece müşriklerin Allah'ın evi üzerinde herhangi bir gücü ve öne atılan bir koruması, cahiliye tutkunluğundan kaynaklanan etkin bir korumalarının oluşmasını istememiştir. Herhalde bu şartlarda saldırganların yok edilişinde meydana gelen olayın olağanüstü yasa uyarınca gerçekleştiğini, alışılagelmiş normal yasa şeklinde gerçekleşmediğini, güçlü deliller ile ortaya koymakta ve bu görüşü tercih etmemize yol açmaktadır. Zira bu ortamda en uygun ve akla en yatkın olan budur.
Allah'ın kutsal evini koruma eyleminden, ilahi kudretten gelen müdahalenin gereği olarak Hz. Peygamberin Allah'ın dinini kendilerine getirdiğinde Kureyş'in ve diğer Arapların hemen islama girmeleri gerekirdi. Allah'ın evi ve O'nun hizmetleri ayrıca bu konu etrafında ördükleri putperestlikle övünmenin onları islama girmekten alıkoymaması gerekirdi. İşte olayın bu şekilde hatırlatılması onlara yüklenmenin ve onların inatçı tutumuna Hayret etmenin bir yönünü oluşturmaktadır.
Yine bu olay gösteriyor ki yüce Allah ehli kitaba -Ebrehe ve ordusuna- Allah'ın kutsal evini yıkmayı ve kutsal yurda hakim olmayı takdir etmemiştir. Şirkin orayı kirlettiği ve müşriklerin oranın hizmetlerini yaptığı sırada bile bu kutsal evi; her türlü saldırganın baskısından, özgür olsun tuzak kuranların her tür tuzaklarından korunsun diye. Böylece bu yer hürriyetini korumuş olacaktı. Orada yeni akide hür ve özgür yetişsin. Hiçbir güç ona egemen olmasın ve oraya hiçbir saldırgan saldırmasın. Bütün dinlere ve bütün insanlara egemen olmak için gelen bu dine başkası hükmetmesin diye. Çünkü bu din insanlığa önderlik yapmak için gelmişti. Ona önderlik yapılamazdı. Bu da bu dinin peygamberinin bu senede doğduğunu bilmediği bir sırada Allah'ın kendi evi ve kendi dini için yaptığı bir plandı.
Bu olaydan çıkarılacak ikinci nokta şudur: Biz bu ayetlerin temalarından ve mesajlarından yola çıkarak karşı karşıya olduğumuz durumla ilgili direktifler Alıyor ve gönül huzuruna kavuşuyoruz. Dünya haçlı zihniyeti ve dünya siyonizminin kutsal topraklar üzerindeki hesapları, bu konuda başvurdukları kötü ve çirkin niyetler, hileler karşısında kendimizden emin olarak duruyoruz. Şer güçler, sözkonusu kötü ve çirkin niyetlerini, hesaplarını gizli ve iğrenç bir biçimde gerçekleştirme girişimlerinden de vazgeçmiyorlar, yumuşamıyorlar. Hizmetçileri, bekçileri müşrik oldukları halde kutsal evini Ehli Kitab'ın saldırılarından koruyan Allah, inşaallah tekrar onu koruyacaktır. Peygamberinin şehrini tuzakçıların tuzaklarından ve düzenbazların düzenlerinden koruyacaktır!
Bu olaydan çıkarılacak üçüncü ibret şudur: Araplar islamdan önce yeryüzünde bir fonksiyona sahip değillerdi. Hatta oturmuş bir yapıları da yoktu. Yemen'de İranlıların veya Habeşistan hükümdarlarının gölgesinde yaşıyorlardı. Zaman zaman orada burada devlet kurmuşlarsa da, devletlerini İranlıların himayesi altında kurmuşlardı. Kuzeyde Şam, Bizanslıların hakimiyeti altında idi. Bu hakimiyet ya doğrudan Bizanslıların elinde idi ya da Bizans'ın himayesi altında kurulan Arap devletlerinin elinde idi. Yarımadanın kalbini oluşturan orta bölgesinden başka hiçbir tarafı yabancıların tahakkümünden kurtulmamıştı. Fakat burası da bedevilik halinden kurtulamamış veya sürekli çözülmüşlük ve dağılmışlıkla karşı karşıya olmuş, süper güçler sahasında gerçek bir güç oluşturamamışlardı. Kabileler arasındaki savaşlar, kırk sene boyunca devam edebiliyordu. Fakat bu kabilelerin ne ayrı ayrı ne de bir bütün olarak karşılarındaki komşu devletlerin yanında bir ağırlıkları yoktu ve Fil senesinde meydana gelen olay bu gücün, yabancı bir saldırıya uğradığında ne gibi gerçek bir değer ifade ettiğine güzel bir ölçüdür.
İslam sancağı altında ve tarihte ilk defa Arapların dünya çapında bir fonksiyonları olmaya başladı. ağırlığı olan bir devlet gücüne sahip oldular. Krallıklar, imparatorlukları ezip geçen, tahtları yerle bir eden, coşkun sel gibi bir kuvvet oldular. Sapık, temelsiz, cahili liderlikleri ortadan kaldırdıktan sonra insanların önderliğini öne alan bir güç oluşturdular. Fakat tarihleri boyunca ilk defa böyle bir imkanı sağlayan, onların kendi Araplıklarını unutmalarıydı. Arapların çığırtkanlığını, kavim asabiyetini unutmaları sadece Müslüman olduklarını hatırlamaları idi. islamın sancağını yükseltmeleri idi. İnsanlığa merhamet ve iyiliklerinin bir géreği olarak geniş çaplı, güçlü bir inanç sistemini yüklenip onu insanlığa hediye etmeye çalışmaları idi. Irkçılık, milliyetçilik ve asabiyet namına hiçbir şeyi taşımamaları idi. Onlar semavi bir düşünce yüklenmişlerdi. insanları bununla eğitiyorlardı. Bu, insanlar tarafından belirlenen bir görüş değildi. Onlar insanların belirlediği bir görüşü kabul etmiyorlardı. Sırf Allah yolunda savaşmak için yurtlarından çıkıyorlardı. Bir Arap imparatorluğu kurup onun gölgesi altında rahat ve huzur içinde yaşamak ve onun himayesi Altında yükselip büyümek için çıkmıyorlardı. insanları Bizanslıların ve İranlıların hakimiyetinden kurtarıp Arap imparatorluğunun boyunduruğu altına almak için çıkmıyorlardı. Tüm insanları kullara kulluktan kurtarıp yalnız Allah'a kul yapmak için ayağa kalkmışlardı. Nitekim Müslümanların Yezdicerd meclisine gönderdikleri elçi olan Rebi İbni Amir şöyle demişti: "Bizi Allah gönderdi. İnsanları kullara kulluktan kurtarıp yalnız Allah'a kul etmek için, dünyanın darlığından ve sıkıntısından kurtarıp Ahiretin genişliğine ve bolluğuna eriştirmek, dinlerin zulüm ünden İslâmcın adaletine kavuşturmak için."
İşte sadece bu görevle Arapların bir varlığı olmuş, bir güçleri oluşmuş ve insanlığın kumandanlığını ellerine almışlardı. Yalnız bunların hepsi Allah içindi ve Allah yolunda yapılmıştı. Araplar bu güçlerini ve insanlığa kumanda etmelerini doğru yolda yürüdükleri müddetçe korumuşlardır. Sapmaya başladıklarında, ırklarını ve asabiyetlerini hatırladıklarında islam sancağını bırakıp asabiyet sancağına sarıldıklarında ise yerle bir olmuşlar ve milletler onları ayakları Altında çiğnemişlerdir. Çünkü onlar Allah'ı unuttukları gibi Allah'ta onları unutmuştur.
İslam olmadan Arapların ne değeri olabilir? islam düşüncesinden soyutlandıkları zaman insanlığa ne gibi bir düşünce sundular veya ne gibi bir düşünce sunabilirler? İnsanlığa bir düşünce sunamayan bir ulusun ne değeri olabilir? tarihin herhangi bir döneminde insanlığa önderlik yapmış her ulus bir düşünceyi temsil ediyordu. Doğuyu kasıp kavuran Tatarlar ve batıda Roma devletini yerle bir eden barbarlar gibi bir düşünceyi temsil etmeyen uluslar uzun süre hayatta kalamamışlardır. Feth ettikleri ulusların içinde eriyip gitmişlerdir. Arapları insanlığın önüne geçiren biricik düşünce, islam inanç sistemidir. Onları insanlığa kumanda etme konumuna yükselten de bu inanç sistemidir. Bu inanç sisteminden soyutlandıklarında hiçbir fonksiyonları olmamıştır. Arapların yaşamak, güçlenmek ve insanlığa önderlik yapmak istediklerinde bu gerçeği güzelce hatırlamaları zorunludur. Sapıklıktan doğru yola ileten Allah'tır şüphesiz.
105:4
5
فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ ٥
Fe cealehum keasfin me’kûl(me’kûlin).
Ve onları, yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.— E.H.Yazır (S-2)
Tefsir — Seyyid Kutub
2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? 3- Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. 4- Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. 5- Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi. Yani onların düzenlerinin yönünü şaşırtmadı mı? Hedefinden ve amacından sâptırmadı mı? Tıpkı yolunu şaşı...
2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
3- Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi.
4- Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı.
5- Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.
Yani onların düzenlerinin yönünü şaşırtmadı mı? Hedefinden ve amacından sâptırmadı mı? Tıpkı yolunu şaşırıp aradığına ulaşamayan insan gibi. Herhalde o hâtırlatma ile Kureyş'e Allah'ın Kabe'yi koruyup himaye etmesi şeklinde gerçekleşen nimeti hatırlatılmak isteniyor. Çünkü yüce Allah onların güçlü olan fil sahiplerine karşı aciz kaldıkları bir sırada Kabe'yi himaye edip korumuştu. Belki bu hatırlatma onların zayıf ve aciz düştükleri sırada kendilerini koruyan Allah'ı inkar etmelerinden utanmalarına yol açabilirdi. Hz. Muhammed ve O'nunla birlikte olan inanmış azınlığa karşı bugün kendi güçleri ile gururlanmalarını bastırabilirdi. Daha önce yüce Allah kendi evine ve haremine saldırmak isteyen güçleri ezip geçmişti. Herhalde peygamberine ve davasına karşı duran güçleri de ezip geçerdi.
Onların tuzaklarını nasıl boşa çıkardığına gelince bunu da parlak nitelemeler şeklinde açıklamıştır.
"Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi."
Ayet-i kerimede geçen "Ebabil" sürüler, topluluklar, demektir.
"Siccil" ise Farsça bir kelimedir. iki kelimeden, taş ve çamur kelimelerinden ya da çamura bulanmış taş kelimelerinden oluşmaktadır.
"Asf" ise ağacın kuru yaprağıdır. Bu yaprağın bir de "yenik" diye nitelendirilmesi onun çürüdüğünü, öğütüldüğünü ifade eder. Böcekler onu yiyip parçaladığı anda ya da hayvanlar onu yiyip çiğneyip, öğüttüğündeki halini anlatmaktadır. Bu ifade, sürü sürü kuşların onlara attıkları bu taşların onların bedenlerini nasıl paramparça ettiklerini somut bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu olayı, onların çiçek veya kızamık hastalıkları ile helak edilirken ki hallerinin tasviridir şeklinde tevil etme zaruri yeti yoktur.
Burada üzerinde durulması gereken birinci nokta; yüce Allah'ın kendi Kabe'sinin himayesini müşriklere havale etmek istememesidir. İsterse onlar bu Kabe ile övünsünler, onu himaye etsinler ve himayesine sığınsınlar. Evini, Kabe'sini korumak, muhafaza etmek, onu himaye ettiğini ve onu başkasına teslim etmeyeceğini açıklamak istediğinde müşriklerin saldırgan güç karşısında yenilgiye uğramakla başbaşa kalmalarını sağlamış, bu sırada egemen olan kudret, Allah'ın korunmuş evini savunmak için olaya el koymuştur. Böylece müşriklerin Allah'ın evi üzerinde herhangi bir gücü ve öne atılan bir koruması, cahiliye tutkunluğundan kaynaklanan etkin bir korumalarının oluşmasını istememiştir. Herhalde bu şartlarda saldırganların yok edilişinde meydana gelen olayın olağanüstü yasa uyarınca gerçekleştiğini, alışılagelmiş normal yasa şeklinde gerçekleşmediğini, güçlü deliller ile ortaya koymakta ve bu görüşü tercih etmemize yol açmaktadır. Zira bu ortamda en uygun ve akla en yatkın olan budur.
Allah'ın kutsal evini koruma eyleminden, ilahi kudretten gelen müdahalenin gereği olarak Hz. Peygamberin Allah'ın dinini kendilerine getirdiğinde Kureyş'in ve diğer Arapların hemen islama girmeleri gerekirdi. Allah'ın evi ve O'nun hizmetleri ayrıca bu konu etrafında ördükleri putperestlikle övünmenin onları islama girmekten alıkoymaması gerekirdi. İşte olayın bu şekilde hatırlatılması onlara yüklenmenin ve onların inatçı tutumuna Hayret etmenin bir yönünü oluşturmaktadır.
Yine bu olay gösteriyor ki yüce Allah ehli kitaba -Ebrehe ve ordusuna- Allah'ın kutsal evini yıkmayı ve kutsal yurda hakim olmayı takdir etmemiştir. Şirkin orayı kirlettiği ve müşriklerin oranın hizmetlerini yaptığı sırada bile bu kutsal evi; her türlü saldırganın baskısından, özgür olsun tuzak kuranların her tür tuzaklarından korunsun diye. Böylece bu yer hürriyetini korumuş olacaktı. Orada yeni akide hür ve özgür yetişsin. Hiçbir güç ona egemen olmasın ve oraya hiçbir saldırgan saldırmasın. Bütün dinlere ve bütün insanlara egemen olmak için gelen bu dine başkası hükmetmesin diye. Çünkü bu din insanlığa önderlik yapmak için gelmişti. Ona önderlik yapılamazdı. Bu da bu dinin peygamberinin bu senede doğduğunu bilmediği bir sırada Allah'ın kendi evi ve kendi dini için yaptığı bir plandı.
Bu olaydan çıkarılacak ikinci nokta şudur: Biz bu ayetlerin temalarından ve mesajlarından yola çıkarak karşı karşıya olduğumuz durumla ilgili direktifler Alıyor ve gönül huzuruna kavuşuyoruz. Dünya haçlı zihniyeti ve dünya siyonizminin kutsal topraklar üzerindeki hesapları, bu konuda başvurdukları kötü ve çirkin niyetler, hileler karşısında kendimizden emin olarak duruyoruz. Şer güçler, sözkonusu kötü ve çirkin niyetlerini, hesaplarını gizli ve iğrenç bir biçimde gerçekleştirme girişimlerinden de vazgeçmiyorlar, yumuşamıyorlar. Hizmetçileri, bekçileri müşrik oldukları halde kutsal evini Ehli Kitab'ın saldırılarından koruyan Allah, inşaallah tekrar onu koruyacaktır. Peygamberinin şehrini tuzakçıların tuzaklarından ve düzenbazların düzenlerinden koruyacaktır!
Bu olaydan çıkarılacak üçüncü ibret şudur: Araplar islamdan önce yeryüzünde bir fonksiyona sahip değillerdi. Hatta oturmuş bir yapıları da yoktu. Yemen'de İranlıların veya Habeşistan hükümdarlarının gölgesinde yaşıyorlardı. Zaman zaman orada burada devlet kurmuşlarsa da, devletlerini İranlıların himayesi altında kurmuşlardı. Kuzeyde Şam, Bizanslıların hakimiyeti altında idi. Bu hakimiyet ya doğrudan Bizanslıların elinde idi ya da Bizans'ın himayesi altında kurulan Arap devletlerinin elinde idi. Yarımadanın kalbini oluşturan orta bölgesinden başka hiçbir tarafı yabancıların tahakkümünden kurtulmamıştı. Fakat burası da bedevilik halinden kurtulamamış veya sürekli çözülmüşlük ve dağılmışlıkla karşı karşıya olmuş, süper güçler sahasında gerçek bir güç oluşturamamışlardı. Kabileler arasındaki savaşlar, kırk sene boyunca devam edebiliyordu. Fakat bu kabilelerin ne ayrı ayrı ne de bir bütün olarak karşılarındaki komşu devletlerin yanında bir ağırlıkları yoktu ve Fil senesinde meydana gelen olay bu gücün, yabancı bir saldırıya uğradığında ne gibi gerçek bir değer ifade ettiğine güzel bir ölçüdür.
İslam sancağı altında ve tarihte ilk defa Arapların dünya çapında bir fonksiyonları olmaya başladı. ağırlığı olan bir devlet gücüne sahip oldular. Krallıklar, imparatorlukları ezip geçen, tahtları yerle bir eden, coşkun sel gibi bir kuvvet oldular. Sapık, temelsiz, cahili liderlikleri ortadan kaldırdıktan sonra insanların önderliğini öne alan bir güç oluşturdular. Fakat tarihleri boyunca ilk defa böyle bir imkanı sağlayan, onların kendi Araplıklarını unutmalarıydı. Arapların çığırtkanlığını, kavim asabiyetini unutmaları sadece Müslüman olduklarını hatırlamaları idi. islamın sancağını yükseltmeleri idi. İnsanlığa merhamet ve iyiliklerinin bir géreği olarak geniş çaplı, güçlü bir inanç sistemini yüklenip onu insanlığa hediye etmeye çalışmaları idi. Irkçılık, milliyetçilik ve asabiyet namına hiçbir şeyi taşımamaları idi. Onlar semavi bir düşünce yüklenmişlerdi. insanları bununla eğitiyorlardı. Bu, insanlar tarafından belirlenen bir görüş değildi. Onlar insanların belirlediği bir görüşü kabul etmiyorlardı. Sırf Allah yolunda savaşmak için yurtlarından çıkıyorlardı. Bir Arap imparatorluğu kurup onun gölgesi altında rahat ve huzur içinde yaşamak ve onun himayesi Altında yükselip büyümek için çıkmıyorlardı. insanları Bizanslıların ve İranlıların hakimiyetinden kurtarıp Arap imparatorluğunun boyunduruğu altına almak için çıkmıyorlardı. Tüm insanları kullara kulluktan kurtarıp yalnız Allah'a kul yapmak için ayağa kalkmışlardı. Nitekim Müslümanların Yezdicerd meclisine gönderdikleri elçi olan Rebi İbni Amir şöyle demişti: "Bizi Allah gönderdi. İnsanları kullara kulluktan kurtarıp yalnız Allah'a kul etmek için, dünyanın darlığından ve sıkıntısından kurtarıp Ahiretin genişliğine ve bolluğuna eriştirmek, dinlerin zulüm ünden İslâmcın adaletine kavuşturmak için."
İşte sadece bu görevle Arapların bir varlığı olmuş, bir güçleri oluşmuş ve insanlığın kumandanlığını ellerine almışlardı. Yalnız bunların hepsi Allah içindi ve Allah yolunda yapılmıştı. Araplar bu güçlerini ve insanlığa kumanda etmelerini doğru yolda yürüdükleri müddetçe korumuşlardır. Sapmaya başladıklarında, ırklarını ve asabiyetlerini hatırladıklarında islam sancağını bırakıp asabiyet sancağına sarıldıklarında ise yerle bir olmuşlar ve milletler onları ayakları Altında çiğnemişlerdir. Çünkü onlar Allah'ı unuttukları gibi Allah'ta onları unutmuştur.
İslam olmadan Arapların ne değeri olabilir? islam düşüncesinden soyutlandıkları zaman insanlığa ne gibi bir düşünce sundular veya ne gibi bir düşünce sunabilirler? İnsanlığa bir düşünce sunamayan bir ulusun ne değeri olabilir? tarihin herhangi bir döneminde insanlığa önderlik yapmış her ulus bir düşünceyi temsil ediyordu. Doğuyu kasıp kavuran Tatarlar ve batıda Roma devletini yerle bir eden barbarlar gibi bir düşünceyi temsil etmeyen uluslar uzun süre hayatta kalamamışlardır. Feth ettikleri ulusların içinde eriyip gitmişlerdir. Arapları insanlığın önüne geçiren biricik düşünce, islam inanç sistemidir. Onları insanlığa kumanda etme konumuna yükselten de bu inanç sistemidir. Bu inanç sisteminden soyutlandıklarında hiçbir fonksiyonları olmamıştır. Arapların yaşamak, güçlenmek ve insanlığa önderlik yapmak istediklerinde bu gerçeği güzelce hatırlamaları zorunludur. Sapıklıktan doğru yola ileten Allah'tır şüphesiz.
105:5
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar