1
Ey rasulüm! Sahabelerin sana (Bedir Savaşından sonra elde edilen) ganimetler hakkında (nasıl ve kime dağıtılacağını) soruyor. Onlara şöyle de: “Ganimetler (hakkında hüküm vermek) Allah’a ve rasulüne aittir (size düşen bu hükme boyun eğip itaat etmektir). Allah’tan korkun (O’nun emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durun), aranızdaki ilişkileri düzeltin (husumet ve anlaşmazlıklara son verin) ve eğer gerçekten mu’minler iseniz (her konuda, her zaman) Allah ve rasulüne itaat edin!”
2
Biliniz ki gerçek mu’minler; Allah’ın ismi zikredildiği zaman (korku ve saygıdan) kalpleri titreyen (böylece hem kalpleri hem de bedenleriyle Rablerine itaate yönelen), kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğu zaman (düşünerek dinledikleri için) imanları artan ve (her konuda, her zaman) Rablerine tevekkül edenlerdir (O’na güvenip sığınan, O’ndan yardım isteyen, O’nun kaza ve kaderine rıza gösterip hükmüne teslim olanlardır).
3
Onlar, namazı (rükün ve şartlarını güzel bir şekilde yerine getirerek) ikame eden ve onlara verdiğimiz rızıktan (hem farz olan zekâtı hem de müstehap olan sadakayı Allah’ın emrettiği şekilde) infak edenlerdir.
4
İşte! Ancak sayılan bu sıfatlara sahip olanlar gerçek manada Allah’a iman etmiş olanlardır. Onlara mükâfaat olarak Rableri katında (cennette) yüksek dereceler, mağfiret (günahlarının bağışlanması) ve (ebedî olan) bolca güzel rızıklar (nimetler) verilecektir.
5
Ey rasulüm! Rabbin, (ganimetler konusunda aranızda ihtilaf ettikten sonra bu konudaki hükmü kendisine ve rasulüne ait kıldığı gibi) aynı şekilde senin Medine’den (müşriklerle savaşman için) çıkmanı da hak (vahiy) ile emretti, bazı mu’minler (silah ve mühimmat bakımından hazırlıksız olunduğu için Bedir’de müşriklerle savaşma konusunda) hoşnut olmamasına rağmen.
6
Ey rasulüm! (Müşriklerle savaşmaktan hoşnut olmayan) O mu’minler, hak (Bedir’de müşriklerle savaşılacağı) kendilerine açıkça belli olduktan sonra bile sanki sen onları göz göre göre ölüme gönderiyormuşsun gibi hâlâ seninle (savaşa girip girmeme konusunda) tartışıyorlardı.
7
Ve ey (Bedir’de müşriklere karşı savaşma konusunda tartışan) mu’minler, hatırlayın! Allah size (Medine’den çıktığınızda) iki taifeden birini, “O sizindir.” diyerek vâdetmişti (ya Ebu Süfyan’ın kervanını ya da müşriklerle savaşıp zaferi elde edecektiniz). Fakat siz, bunlardan rahatlıkla elde edeceğiniz kuvvetsiz olanı (kervanı) tercih ediyordunuz. Allah ise savaşma hükmü ile hakkın ortaya çıkmasını ve böylece kâfirlerin kökünün kazınmasını (küfrün elebaşlarından çoğunun öldürülmesini ya da esir edilmesini) istemişti.
8
Allah, (sayısı az olan mu’minlerin, sayısı çok olan müşrikleri savaşta yenmesiyle) hakkın (İslam dininin) hak olduğunu (ve ona tâbi olanların doğru yolda olduğunu) ortaya çıkarmak ve bâtılı (İslam’ın ve Müslümanların karşısında yer alanları) alçaltıp yok etmek ister; mücrimler (hakkı bile bile reddederek küfür, şirk ve zulümlerine devam edip Allah’ın tevhidine ve rasulüne iman etmeyenler) bundan hoşlanmasa bile.
9
Ey iman edenler, hatırlayın! (Bedir Savaşında muzaffer olmak için) Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da “Muhakkak ki ben size, birbiri ardından gelen bin melekle yardım edeceğim.” diyerek duanıza icabet etmişti.
10
Ve Allah bu yardımı, (düşmanlarınız karşısında muzaffer olacağınıza dair) size bir müjde olması ve onunla kalplerinizin rahatlayıp mutmain olması için yaptı. Bilin ki zafer ancak Allah’tandır (sayı ve mühimmat çokluğuyla değil, O’nun yardımı ve desteğiyledir). Muhakkak ki Allah (عَـزِيـز) ʿAzîz’dir (kendisine asla galip gelinemeyen, her meselede dilediği gibi izzetle hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan ve emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandırandır), (حَـكِـيـم) Ḥakîm’dir (verdiği her hükümde hikmet sahibi olan, hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine bile bile karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandırandır).
11
(Bedir’de düşmana karşı savaşmak için saf olduğunuzda) Allah’ın, rahatlamanız ve korkunuzun gitmesi için size bir uyuklama hâli verdiğini ve sizi hadesten temizlemek, şeytanın vesveselerini sizden gidermek, (bedenleriniz savaşta sabit kalsın diye) kalplerinizi sağlamlaştırmak ve (yerin sertleşip) ayaklarınızın (kuma batmadan) yere sağlam basması için üzerinize gökten su indirdiğini hatırlayın (bu nimetlerini unutmayın)!
12
Ey rasulüm! Rabbin (Bedir Savaşında mu’minlere yardım etmeleri için gönderdiği) meleklere şöyle vahyetti: “(Ey melekler topluluğu!) Muhakkak ki ben, (mu’minlere yardım etme konusunda) sizinle beraberim (sizi destekleyeceğim). Mu’minlere (azim ve morallerini artırarak) savaşta sebat etmeleri için yardım edin! Ben, kâfirlerin kalplerine korku salacağım. Ey mu’minler! (Kılıçlarınızla) Kâfirlerin boynuna vurun (ki ölsünler) ve onların bütün parmaklarını kesin (ki sizinle bir daha savaşamasınlar)!”
13
İşte kâfirlere (dünyada) verilen bu ceza (boyunlarının ve parmaklarının kesilmesi), onların Allah’ın ve rasulünün emirlerine itaat etmeyip karşı gelmelerindendir. Kim Allah’ın ve rasulünün emirlerine karşı gelip yasaklarını ihlal ederse bilsin ki Allah, (dünyada ve ahirette) cezalandırması çok şiddetli olandır.
14
Ey (Allah’ın ve rasulünün emirlerine karşı gelip yasaklarını ihlal eden) kâfirler! İşte (dünyada başınıza gelen) bu azabı tadın! Ve (küfür ve şirklerinizden dönmeyip kâfir olarak öldüğünüzde) kâfirler için hazırlanmış (ebedî) ateş azabı olduğunu bilin!
15
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Kâfirler savaşta sımsıkı ve kalabalık saflar hâlinde size hücum ettiklerinde sakın onlara arkanızı dönüp kaçmayın (sebat edin ve sabır gösterin, böyle yaptığınızda Allah’ın size yardım edip muzaffer kılacağını bilin)!
16
Kim de cihad yapıldığı gün düşmana arkasını dönüp kaçarsa, savaşta taktik olarak düşmanı yanıltmak için geri çekilen ya da düşmanla savaşan başka bir birliğe katılmak için yer değiştiren hariç, muhakkak ki o, Allah’ın ğadabını* hak etmiş olur ve onun barınacağı yer cehennemdir; o ne kötü bir sondur! [ Not: Allahu Teâlâ’nın ğadablanması, bazı âlimlere göre Allahu Teâlâ’nın ceza vermesidir. Çünkü Allahu Teâlâ’ya zahiri manasına göre ğadab sıfatı verilirse Allahu Teâlâ ğadablandığında daha önce ğadablanmamış manasına gelir. Yani Allahu Teâlâ yeni bir sıfat edinmiş olur. Bu ise Allahu Teâlâ’ya layık değildir çünkü Allahu Teâlâ’nın bütün sıfatları kdîm (قَدِيم)’dir.
Kur’ân’da Allahu Teâlâ hakkında bunun gibi zahiri teşbihi çağrıştıran bazı lafızlar geçmektedir. Bütün ehlisünnet âlimleri, bu kelimelerin teşbihi çağrıştıran manalarını asla kabul etmeyip Allahu Teâlâ’yı bu manalardan tenzih ettiler. Ancak mana verme konusunda üç yol takip ettiler.
Birinci yol, sahabelerin çoğunun yoludur. Sahabelerin çoğu, ayetten istenilen genel manayı anlamakla birlikte bu kelimelerin Allahu Teâlâ’ya layık olmayan manalarından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek mana vermeden olduğu gibi okudular ve “Bu kelimelerin manası, okuyuşudur.” deyip manasını Allahu Teâlâ’ya havale ettiler. Örneğin Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Bilakis Allah’ın iki yed’i açıktır.” (el-Mâide: 64). Onlar bu ayeti okurken ayetin genel manasını yani Allahu Teâlâ’nın cimri değil bilakis çok cömert olduğunu anladılar. Ayette geçen “يَدَاهُ (iki yed’i)” kelimesi üzerinde ise durmayıp olduğu gibi okudular; asla uzuv olan yed manasını anlamadılar ve Allahu Teâlâ’yı bundan tenzih edip gerçek manasını Allahu Teâlâ’ya havale ettiler. Sahabelerin çoğu bu tavrı takındı. Az bir kısım sahabe ise yine zahiri manasından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek bu gibi lafızları Arapçaya uygun şekilde, Allahu Teâlâ’ya layık bir manaya tevil etti.
Onlardan sonra gelen âlimlerden bir kısmı sahabelerin çoğunun yolunu takip ederken bir kısmı tevil yolunu seçti ve bunların bazısı mücmel tevil, bazısı ise tafsilatlı tevil yaptı. Mücmel tevil yapan âlimler, bu kelimelerin teşbihi çağrıştıran manasından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek Allahu Teâlâ kendisine nispet ettiği için bunları sıfat kabul etmiş ve gerçek manasını sadece Allahu Teâlâ’nın bildiğini, mutlaka O’na layık bir manası olduğunu söylemiştir. Tafsilatlı tevil yapan âlimler ise bu kelimelere Arapçaya uygun şekilde, Allahu Teâlâ’ya layık bir mana verdiler. Fakat hiçbir zaman bu mananın kesin olduğunu söylemediler. Örneğin “Ğadab Allah’ın cezası, rıza ise mükâfaatıdır.” dediler. İster tafvid ister tevil yolunu seçsin, hiçbir ehlisünnet âlimi bu kelimelere zahiri manasını yani teşbihi çağrıştıran manaları vermediler. Böyle yapanlar ancak mücessime olanlardır. ]
17
Ey iman edenler! Bilin ki (Bedir Savaşında) kâfirleri siz (kendi gücünüzle) öldürmediniz, bilakis onları (öldürmenize yardım etmekle) Allah öldürdü. Ey rasulüm! (Düşmana) Ok attığın zaman aslında sen atmadın bilakis (attığın oku düşmana isabet ettirmekle) Allah attı. Bilin ki Allah, şükretmeleri için güzel nimetler vererek (sayıları az olmasına rağmen müşriklere muzaffer kılarak) mu’minleri imtihan etmek ister. Muhakkak ki Allah (سَـمِـيـع) Semîʿ’dir (gizli olsun aşikâr olsun yaptığınız bütün duaları ve sözleri işitendir), (عَـلِـيـم) ʿAlîm’dir (yaptığınız bütün amelleri ve menfaatinize olan her şeyi gizlisi ve açığıyla bilendir).
18
(Müşrikler hezimete uğrayıncaya kadar bir kısmını öldürmek, onlara isabetli ok atmak, onları geri püskürtmek, bir kısmını esir almak ve mu’minleri düşman karşısında muzaffer kılmak) Bütün bunlar Allah’tandır. Bilin ki Allah, (İslam’a ve Müslümanlara) tuzak kuran kâfirlerin tuzağını zayıflatacak ve onları hedeflerine ulaştırmayacaktır.
19
Ey müşrikler! Eğer fetih (Allah’ın azabının zalimlerin üzerine inmesini) istiyorsanız işte bakın fetih (Allah’ın azabı, hem size bir ceza olması hem de mu’minlere ibret olması için) siz zalimlerin üzerine indi. Ve biliniz ki mu’minlere beddua etmekten ve onlara saldırmaktan vazgeçerseniz bu sizin için hayırlı olur. Eğer vazgeçmeyip yaptıklarınıza dönerseniz biz de size azap indirmeye döneriz ve sayınızın, teçhizatınızın, taraftarlarınızın çok olması sizi Allah’ın azabından kurtaramaz. (Sayı ve teçhizatları az olsa bile mu’minler karşısında yenilgiye mahkûmsunuz) Çünkü Allah mu’minlerle beraberdir (onların destekleyicisi ve yardımcısıdır, Allah’ın desteklediğini yenecek hiç kimse yoktur).
20
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Allah’a ve rasulüne itaat edin! Allah’ın ayetleri size okunduğunda bunları işittiğiniz hâlde sakın Rasul’den yüz çevirmeyin (emirlerine muhalefet edip yasaklarını ihlal etmeyin)!
21
Ve kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda (anlayarak, ibret alarak ve pratikte uygulamaya sevk eden) faydalı bir işitmeyle dinlemedikleri hâlde (sırf kulaklarıyla işittikleri için) “İşittik!” diyen (müşrik ve münafık) kimseler gibi olmayın!
22
Bilin ki Allah katında, yeryüzünde yürüyüp hareket eden canlıların en şerlisi sağırlar (hakkı, anlayıp kabul eden bir dinlemeyle dinlemeyenler) ve dilsizlerdir (hakkı konuşmayanlardır). İşte onlar (Allah’ın emirlerine karşı gelip yasaklarını ihlal etmenin akıbetini) akletmeyen (düşünmeyen) kimselerdir.
23
Allah, (hakkı anlayıp kabul eden bir dinlemeyle dinlemedikleri için) hakka karşı sağır kıldığı bu müşrik ve münafıklarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara (istifade edecekleri şekilde) hakkı işittirirdi. Eğer Allah onlara hakkı (anlayacakları şekilde) işittirseydi onlar yine de (inatla hakka karşı gelip ondan) yüz çevirirlerdi.
24
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Rasul, hayatınızın hak üzere olması için sizi hakka davet ettiğinde (hayatınızın her yönünde) Allah ile rasulünün emir ve yasaklarına uyun! Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer (hakkı bile bile reddettikten sonra hakka dönmek istediğinizde hakka ulaşmanızı engellemeye kadirdir, bu sebeple fırsat varken hemen hakka teslim olun). Hiç şüpheniz olmasın ki (kıyamet gününde) Allah’a döneceksiniz (ve dünyada işlediğiniz amellerden hesaba çekileceksiniz).
25
Ey iman edenler! İçinizden sadece zalimlere (şirk ve günah işleyenlere) isabet etmeyecek olan bir azaptan da sakının (bu azap, zalimlere emri bil maruf nehyi anil münker yapmayanlara da isabet eder). Ve bilin ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.
26
Ey iman edenler! Şunu da hatırlayın: Hani Mekke’de sayıca az ve (müşrikler karşısında) zayıf idiniz. Kâfirlerin sizi yakalayıp işkence etmesinden de korkuyordunuz. Sonra Allah size sığınacak bir yer (olarak Medine’yi) ihsan etti, sizi (düşmanlarınızla yaptığınız savaşlarda) destekleyerek muzaffer kıldı ve size güzel rızıklar verdi. Olur ki verdiği nimetlerden dolayı (sadece O’na ibadet ederek ve emirlerine uyup yasaklarından uzak durarak) Allah’a şükredersiniz (böyle yaptığınızda şüphesiz size nimetlerini daha da artırır, aksi hâlde verdiği nimetleri elinizden alır ve sizi azaba uğratır).
27
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Sakın Allah’a ve rasulüne (emirlerine karşı gelip yasaklarını ihlal ederek) hıyanet etmeyin ve aldığınız emanetlere de (ister dinî ister dünyevi konuda olsun) bile bile hıyanet etmeyin!
28
Ve ey gerçek manada iman edenler! Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) bir imtihandır (bunlar sizi Allah’a itaat etmekten ve salih ameller işlemekten alıkoymasın). Şüpheniz olmasın ki Allah katında çok büyük mükâfaatlar vardır (mal ve çocuklarınız yüzünden bunları kaybetmeyin).
29
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Eğer Allah’tan korkarsanız (O’nun emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durursanız) size hak ile bâtılı birbirinden ayırt edecek bir yetenek verir, işlediğiniz günahları örter ve size mağfiret eder. Bilin ki Allah (takvalı kullarına) büyük ikram sahibidir (bu ikramlarından biri de ahirette onlar için hazırladığı ebedî cennettir).
30
Ve ey rasulüm, hatırla! Kâfirler seni yakalayıp hapsetmek, öldürmek ya da yurdundan çıkarıp sürgün etmek için (birbirleriyle gizlice konuşup) tuzak hazırlıyorlardı. Onlar (bu şekilde) senin aleyhine tuzak hazırlıyorlar fakat Allah hazırladıkları tuzağı boşa çıkarıyordu. Muhakkak ki Allah, (dini, rasulleri ve mu’min kulları aleyhine) tuzak kuranları hak ettikleri en güzel şekilde cezalandırandır.
Sonraki 30 ayet →