1
Bilin ki göklerde ve yerde bulunanlar, Allah’ı tesbih etmektedir (bütün noksan sıfatlardan tenzih ederek yüceltmektedir). Ve O; (ٱلۡـعَزِيـز) el-ʿAzîz’dir (her meselede dilediği gibi hüküm veren, dilediğini yapmaktan engellenemeyen ve kendisinden hesap sorulmayandır), (ٱلۡـحَـكِيـم) el-Ḥakîm’dir (yaratmasında, verdiği emirlerde, kaza ve kaderinde hikmet sahibi olandır).
2
O (Allah), kitap ehlinden inkâr edenleri (Nadîroğlu Yahudilerini Medine’den Şam’a) ilk sürgünde yurtlarından çıkarandır. Ey iman edenler! Onların (varlıklı olmalarından ve muhkem kalelerinden dolayı) yurtlarından çıkacaklarını zannetmemiştiniz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’ın cezasından koruyacağını zannediyorlardı. Fakat Allah’ın cezası onlara hiç beklemedikleri yerden geliverdi. Ve Allah, onların kalplerine şiddetli korku düşürdü. Öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de mu’minlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri, (bu kimselerin küfürleri ve hıyanetleri sebebiyle uğratıldıkları cezadan) ibret alın (onlar gibi olmayın, yoksa onların başına gelen ceza sizin de başınıza gelir)!
3
Eğer Allah onlar hakkında yurtlarından sürgün cezasını yazmış olmasaydı muhakkak dünyada onları (öldürme ve esir alma gibi) değişik şekillerde cezalandırırdı. Ahirette de onlar için ateş azabı vardır.
4
İşte o kâfirlere (dünyada) verilen bu ceza (sürgün edilmeleri), onların Allah’ın ve rasulünün emirlerine itaat etmeyip karşı gelmelerindendir. Kim Allah’ın ve rasulünün emirlerine karşı gelip yasaklarını ihlal ederse bilsin ki Allah, (dünyada ve ahirette) cezalandırması çok şiddetli olandır.
5
Ey iman edenler! (Nadîroğlu Yahudilerini kuşatma altına aldığınızda) Hurma ağaçlarından herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah’ın izniyledir. Ve bu, fasıkları (O’nun yolundan sapanları) cezalandırıp rezil etmek içindir.
6
Ey iman edenler! Allah’ın, onlardan (Nadîroğullarının mallarından) rasulüne (ve size) fey* olarak verdiği mallar için at ve deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, rasullerini dilediği kimselere musallat edip üstün kılar (Allah, rasulünü Nadîroğullarına musallat etti ve o da onların yurtlarını savaşsız fethetti). Ve muhakkak ki Allah her şeye kadirdir (hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz, siz olmadan da dinini ve rasulünü muzaffer kılmaya kadirdir). [ Not: Fey; kâfirlerden savaşsız elde edilen mallardır. ]
7
Allah’ın, (kâfir) beldelerin ahalisinden (savaşılmaksızın) rasulüne bir nimet olarak kazandırdığı fey malları; Allah’a, rasulüne, onun akrabalarına (Beni Hâşim ve Beni Abdilmuttalib’e), yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Allah’ın böyle hüküm vermesi; o malların, sadece içinizden (Müslüman) zenginler arasında dolaşan bir servet hâline gelmemesi içindir. Ey gerçek manada iman edenler! Rasul (Muhammed) size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa (vermediyse) ondan uzak durun (onu istemeyin) ve Allah’tan korkun (O’nun emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durun)! Muhakkak ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir (ondan sakının).
8
Allah’ın verdiği ganimetlerin bir kısmı; yurtlarından çıkarılıp malları zorla bıraktırılan, Allah’tan (dünyada helal) rızık ve (ahirette) O’nun rızasını arzulayan, (Allah yolunda cihad ederek) Allah’ın dinini ve rasulünü muzaffer kılmak için yardım eden fakir muhacirler içindir. İşte bu sıfatlara sahip olanlar, gerçek manada ihlasla iman etmiş olanlardır.
9
Muhacirler gelmeden önce Medine’ye yerleşmiş olan ve isteyerek (Allah’a ve rasulüne) imanı seçenler de kendilerine hicret edenleri severler ve onlara (ganimet veya feyden) verilen paydan dolayı kalplerinde hiçbir kızgınlık ve haset hissetmezler. Kendi ihtiyaçları olsa bile, hicret eden mu’min kardeşlerini nefislerine tercih ederler. Biliniz ki kim nefsinin tamahkârlığından (mal sevgisinden) korunup da malından Allah yolunda harcarsa işte onlar kazananlardan (ahiret gününde arzuladıkları şeyleri elde edenlerden) olacaklardır.
10
(Gerçek manada iman edip canları ve mallarıyla cihad eden) Muhacir ve ensarın ardından (kıyamete kadar ihlasla onların yoluna tâbi olarak) gelenler şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bize ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimize mağfiret et (günahlarımızı örtüp bizi bağışla)! Kalplerimize, gerçek manada iman edenlere karşı herhangi bir kin ve buğuz yerleştirme! Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen (رَءُوف) Raûf’sun (kullarına karşı çok merhametlisin; doğru yolu bulup cehennem yoluna sapmamaları için onlara müjdeleyici ve uyarıcı rasuller gönderensin), (رَحِيـم) Raḥîm’sin (kullarına kaldıramayacakları şeyleri yüklemeyen, tevbe edenleri önceki kötü amellerinden dolayı sorumlu tutmayan ve ahirette sadece mu’minlere rahmet edensin).”
11
Ey rasulüm! (Zahiren Müslüman görünen fakat kalplerinde küfürlerini gizleyen) Münafıkların, kitap ehlinden inkârcı kardeşlerine (tahrif edilmiş Tevrât’a tâbi olan Yahudilere), “(Yurtlarınızı terk etmeyin! Sizi Muhammed’in karşısında yalnız bırakmayacağız.) Eğer yurdunuzdan çıkarılırsanız (size destek olmak için) biz de sizinle beraber çıkarız ve sizin aleyhinize hiç kimseye itaat etmeyiz. Eğer Müslümanlar sizinle savaşırlarsa muhakkak ki biz onlara karşı size yardımcı oluruz.” dediklerini görmüyor musun?! Muhakkak ki Allah, münafıkların bu sözlerinde kesinlikle yalancı olduklarını bilir.
12
Yemin olsun ki kitap ehlinden hıyanet eden kâfirler (Nadîroğulları), Müslümanlar tarafından yurtlarından çıkarılsalar o münafıklar asla onlarla beraber çıkmazlar. Müslümanlar o Yahudilere (Nadîroğullarına) savaş açsa yine onlara yardım da etmezler. Eğer o münafıklar yardım etmeye kalksalar Müslümanların karşısında mutlaka arkalarını dönüp kaçarlar. Böylece ne münafıklara ne de küfürde kardeşleri olan Yahudilere yardım edilir (bilakis zelil edilirler).
13
Ey iman edenler! Muhakkak ki o münafıkların ve Yahudilerin kalplerinde size karşı duydukları korku, Allah’a olan korkularından daha şiddetlidir. Çünkü onlar gerçeği anlamayan bir topluluktur (eğer aklını kullanan bir topluluk olsalardı en çok Allah’tan korkarlardı).
14
Ey iman edenler! Yahudiler, müstahkem şehirler içinde ya da siperler arkasında olmaksızın sizinle topluca savaşmazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çok şiddetlidir. Ey rasulüm! Sen onları birbiriyle saf olmuş tek bir topluluk zannedersin, hâlbuki kalpleri bir değildir (birbirlerini sevmezler). Çünkü onlar, aklını kullanmayan bir topluluktur (eğer akıllarını kullansaydılar hakka tâbi olur ve hak konusunda ihtilafa düşmezlerdi).
15
Bu Yahudilerin (küfür ve başlarına gelen ceza konusundaki) durumları, yakın bir zaman önce küfürlerinin cezasını (Bedir’de) tatmış olanların durumu gibidir. Ve onlara kıyamet gününde acıklı bir azap da vardır.
16
Yahudilerin, münafıkların destek sözüne kulak vermelerinin misali, insanların şeytanın sözüne kulak vermeleri gibidir. Şeytan, insana küfrü süslü gösterir, insan şeytanın süslü gösterdiği küfrü seçtiğinde ise ona şöyle der: “Muhakkak ki ben (küfre girdiğin için) senden uzağım. Ben, âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım.”
17
Nihayet şeytan ve ona itaat edenlerin sonu, içinde ebedî kalmak üzere ateş olacaktır. İşte bu, zalimlerin (Allah’ın koyduğu sınırları aşıp O’na şirk koşarak nefsine zulmedenlerin) cezasıdır.
18
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Allah’tan korkun (emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durun)! Ve her nefis, ahiret için ne hazırladığına baksın (ki cehenneme girenlerden olmasın)! Ve Allah’tan korkun! Muhakkak ki Allah işlediğiniz her şeyden haberdardır (her şeyi gizlisiyle açığıyla en ince teferruatına kadar bilendir ve buna göre hesap soracaktır).
19
Ve sakın Allah’ı unutanlar (emirlerine itaat etmeyip yasaklarını ihlal edenler) gibi olmayın! Allah, böyle kimselere ceza olarak kendi nefislerini (ahiret azabından kurtarmak için salih amel işlemeyi) unutturdu. İşte onlar fasık (Allah’a itaatten çıkmış) kimselerdir.
20
Ateşe girecek olanlar ile cennete girecek olanlar asla eşit olmazlar. Cennete girecek olanlar; işte onlar, kazanıp isteklerine kavuşanlardır.
21
Ey rasulüm! Eğer bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik o dağı, (sert, sağlam ve dayanıklı olmasına rağmen) Allah’ın korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte insanlara böyle misaller veriyoruz ki akıllarını kullansınlar (Kur’ân’ın öğütlerini dinleyip hayatlarının her alanında uygulasınlar).
22
O, kendisinden başka ibadete layık ilah olmayan Allah’tır. O; ğaybı (kullarının bilmediği şeyleri) ve şahid olunan (kullarının bildiği) şeyleri en ince teferruatıyla bilendir. O; (ٱلـرَّحۡـمَـٰن) er-Raḥmân’dır (dünyada tüm kullarına, ahirette ise yalnız mu’minlere merhamet edip nimetler verendir), (ٱلـرَّحِيـم) er-Raḥîm’dir (dünyada ve ahirette yalnız mu’min kullarına merhamet edip üstün nimetler verendir).
23
O, kendisinden başka ibadete layık ilah olmayan Allah’tır. O; (ٱلۡـمَـلِـك) el-Melik’tir (her şeyin mülkü ve tasarrufu kendi elinde olandır), (ٱلۡـقُـدُّوس) el-Kuddûs’tür (benzeri olmayan ve kemaline yakışmayan her türlü noksanlıktan münezzeh olandır), (ٱلسَّلَـٰم ) es-Selâm’dır (her türlü noksan sıfattan, mahlukata benzemekten ve zatına layık olmayan şeylerden münezzeh olandır), (ٱلۡـمُـؤۡمِـن) el-Muʾmin’dir (gerçek mu’minlerin imanını tasdik eden, onlara vâdini yerine getiren, onları azaptan koruyan; kendi zatını kemal sıfatlarla öven; varlığını, birliğini, rasullerini, risaletini ve onların getirdiklerinin hak olduğunu çeşitli delillerle ispat edendir), (ٱلۡـمُـهَـيۡـمِـن) el-Muheymin’dir (her şeyin tasarrufu ve idaresi kendi iradesi altında olan, dilediği şeyi yapan, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilendir), (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz’dir (her meselede dilediği gibi hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan, emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandıran, azabı şiddetli olan ve dilediğini yapmaktan engellenemeyendir), (ٱلۡـجَـبَّار) el-Cabbâr’dır (her şeyden yüce olan, her şeyi azametine boyun eğdiren, kendisine boyun eğenlerin sıkıntılarını giderip ferahlatan, hayırlar verip zengin kılandır), (ٱلۡـمُـتَـكَـبِّـر) el-Mutekebbir’dir (her türlü kötülükten, noksan sıfattan, mahlukata benzemekten münezzeh ve muazzam yücelik sahibi olandır). Allah, müşriklerin kendisine isnat ettiği eksik sıfatlardan, ortaklardan ve her noksan sıfattan münezzeh ve yücedir.
24
O Allah; (ٱلۡـخَـالِق) el-Ḫālık’tır* (her şeyi yaratandır), (ٱلۡـبَارِئ) el-Bâriʾ’dir (eşyaları örneksiz icat edendir), (ٱلۡـمُـصَـوِّر) el-Musavvir’dir (yarattıklarına dilediği gibi şekil verendir). En güzel ve en mükemmel isimler sadece O’na aittir.* Göklerde ve yerde bulunanlar O’nu tesbih ederler (bütün noksan sıfatlardan tenzih ederek yüceltirler). Ve O; (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz’dir (her meselede dilediği gibi hüküm veren, dilediğini yapmaktan engellenemeyen ve kendisinden hesap sorulmayandır), (ٱلۡـحَـكِيـم) el-Ḥakîm’dir (yaratmasında, verdiği emirlerde, kaza ve kaderinde hikmet sahibi olandır). [ Not: Allahu Teâlâ yaratmadan önce de yaratıcıdır, yarattığı için “yaratıcı” sıfatını almış değildir. Eğer “Allahu Teâlâ ezelde hep yaratır çünkü öyle olmazsa yaratıcı sıfatı ta’til edilmiş olur ve bu, Allahu Teâlâ’nın kemaline uygun değildir.” denilirse bu, doğru olan bir inanç değildir. Çünkü bu inanca göre kdîm (قَدِيم) bir yaratılan yani Allahu Teâlâ’nın varlığıyla beraber bir varlık var demektir, bu ise tevhid akidesine zıttır. Çünkü kdîm (قَدِيم) olan sadece Allahu Teâlâ’dır ve “yaratıcı” sıfatı kdîm (قَدِيم) olan bir sıfattır. Bu sıfatın tecellisi yani bir yaratığı meydana getirmesi ise Allahu Teâlâ’nın iradesine bağlıdır. Bu sebeple Allahu Teâlâ’nın yaratıcı sıfatının mutlaka işlemesi gerektiğini, aksi hâlde bu sıfata eksiklik verilmiş olacağını söyleyen bir kişi “Allahu Teâlâ yarattığı için yaratıcı sıfatına sahiptir.” demiş olur. Ayrıca Allahu Teâlâ’nın kendi dilemesiyle yaratmadığını, yaratmaya mecbur olduğunu yani el-fâʿilul muḫtâr olmadığını söylemiş olur. Böyle bir kişi ise Allahu Teâlâ’yı tanımıyor demektir.
· Allahu Teâlâ’nın, Kur’ân ve sahih sünnette bildirilmiş olan isim ve sıfatları vardır. Bunlar en güzel ve en mükemmel isim ve sıfatlardır, Allahu Teâlâ’nın zatına layıktır, asla mahlukatın isim ve sıfatlarına benzemezler.
Allahu Teâlâ’nın sıfatları ne zattan ayrı bir şeydir ne de zatın kendisidir. O’nun zatına layıktır, ezeli ve ebedîdir, O’nda asla sonradan meydana gelen bir sıfat bulunmaz, hepsi mükemmeldir; hiçbir artma, eksilme ve değişme olmaz.
Allahu Teâlâ’nın bazı isim ve sıfatları lafız olarak mahlukata da verilebilir. Fakat Allahu Teâlâ için kullanılan mana ile mahlukat için kullanılan manalar arasında hiçbir konuda ve hiçbir yönden benzerlik yoktur.
Doğru olan görüşe göre; Allahu Teâlâ’nın isimleri tevkifidir, sadece Kur’ân ve sünnetten öğrenilir. Bu konuda akli yorum yapılmaz, çünkü akıl bunları idrak edemez. Bu sebeple Allahu Teâlâ’nın Kur’ân ve sünnette bildirilen isimlerine hiçbir eksiltme ve artırma yapmadan olduğu gibi iman etmek gerekir. Sıfatları hakkında ise tevkifidir diyen âlimler de vardır tevkifi değil diyen de vardır.
Allahu Teâlâ’nın her ismi bir sıfata delalet eder ve Allahu Teâlâ hakkında bir haber bildirir. Allahu Teâlâ’nın sıfatları ise Allahu Teâlâ’nın ya zatı ya da fiilleriyle ilgilidir, bunlar hakkında haber bildirir.
Cumhura göre Allahu Teâlâ’nın isimleri sınırsızdır, kullarına hepsini bildirmemiştir. O’nun, yalnız kendisinin bildiği, melekler ve rasuller dahil, hiç kimseye bildirmediği isimleri de vardır.
Allahu Teâlâ sıfatlarında birdir, O’nun sıfatları gibi sıfatları olan hiçbir varlık yoktur.
Allahu Teâlâ, cisim ve cisme ait bütün özelliklerden münezzehtir. O’nun için zaman, yer, yön ve hareket söz konusu değildir.
Eksiklik ifade eden hiçbir isim ve sıfat Allahu Teâlâ’ya verilmez. Allahu Teâlâ’nın isimlerinde küçültme de yapılmaz çünkü böyle yapıldığında alçaltma manasına gelir.
Allahu Teâlâ ancak bildirilen güzel isim ve sıfatlarıyla övülür ve O’na ancak bunlarla dua edilir ve bir şey istenir. ]