1
Kıyamet gününün vakti yaklaştı ve Ay yarıldı.
2
Ve (hakka karşı inat eden) müşrikler (Allah’ın birliğini, muazzam kudretini ve rasulünün doğru söylediğini gösteren) bir ayet gördüklerinde ondan hep yüz çevirir ve “Bu, bâtıl olacak bir sihirdir.” derler.
3
Ve bu inkârcılar, kendilerine gelen hakkı yalanlayıp heva ve heveslerine tâbi oldular. Bilsinler ki (ister hayır ister şer olsun) her yapılanın karşılığı kıyamet gününde verilecektir.
4
Ve yemin olsun ki (hakkı yalanlayan) o müşriklere işledikleri küfür, şirk ve zulümlerden caydırıcı nice helak edilen ümmetlerin haberleri geldi (eğer akıllarını kullanıp kendileri için faydalı şeyleri bilselerdi küfür ve şirklerini terk ederlerdi).
5
Müşriklere gelen bu haber ve bilgiler, (hakkı çok açık beyan eden ve onlarla hüccet ikame edilen) büyük hikmetli sözlerdir. Fakat gerçek manada Allah’a ve ahiret gününe iman etmek istemeyenlere uyarılar ne fayda verir ki?!
6
Ey rasulüm! Sûra üflemekle görevli meleğin çok muazzam, korkunç ve hiç kimsenin mislini bilmediği şeye çağırdığı güne kadar (hak kendilerine apaçık geldiği hâlde sana tâbi olmayan) o müşriklerden yüz çevir (kendi hâllerine bırak)!
7
O muazzam ve korkunç gün (kıyamet günü) geldiğinde kâfirler sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi, bakışları perişan ve zelil bir şekilde utançtan yere bakarak kabirlerinden süratle çıkıp hesap yerine çağıran görevli meleğe doğru yönelirler. İşte o gün kâfirler şöyle der: “Doğrusu bugün, çok çetin bir gündür!”
9
Ey rasulüm! Bil ki seni yalanlayan müşrik kavminden önce Nuh kavmi de kendilerine rasul olarak gönderdiğimiz kulumuz Nuh’u yalanlayıp onun hakkında “Deli!” demiş ve (yaptığı hakka davetten vazgeçmesi için) kötü sözler söyleyerek onu tehdit etmişti.
10
Bunun üzerine Nuh, Rabbine dua ederek şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kavmim (davetime icabet etmeyip küfür, şirk ve günahlarında ısrar ederek) bana galip geldi. (Üzerlerine azap indirerek) Beni onlara muzaffer kıl!”
11
Biz de Nuh’un duasına icabet ederek göğün kapılarını açıp (nehir gibi) devamlı akan bol su indirdik.
12
Ve yeryüzünü de yarıp her yerden kaynaklar fışkırttık. Böylece takdir edilen azabın (tufanın) meydana gelmesi için gökten inen sular ile yerden fışkıran sular birleşti (ve bütün kâfirler suda boğulup helak oldu).
13
Nuh’u (ve ona iman edenleri) ise tahtalardan yapılmış ve çivilerle çakılmış gemide taşıdık (onları kâfirlerin başına gelen azaptan kurtardık).
14
Nuh’un gemisi, gözetimimiz altında* büyük dalgalar arasında yüzüp gitti. İşte bu, Nuh’u yalanlayan kâfirler için büyük bir ceza idi. [ Not: Kur’ân-ı Kerîm’de bazı ayetlerde “عَـيۡـنِـي” sözü, bazı ayetlerde ise “أَعۡـيُـنِـنَا” sözü zikredilmiştir. Allahu Teâlâ’nın şu ayetlerde buyurduğu gibi: “وَٱصۡـنَـعِ ٱلۡـفُـلۡـكَ بِـأَعۡـيُـنِـنَا وَوَحۡـيِـنَا” (Hûd: 37), “وَأَلۡـقَـيۡـتُ عَلَـيۡـكَ مَـحَـبَّـةٗ مِّـنِّـي وَلِتُصۡنَعَ عَلَـىٰ عَيۡنِـي” (Tâ hâ: 39). Bu gibi ayetler okunduğunda asla akla bilinen göz gelmemelidir; çünkü Allahu Teâlâ organ manasındaki gözden münezzeh ve yücedir. Allahu Teâlâ’ya nispet edilen عَيۡـن ya da أَعۡيُـن lafızlarının geçtiği ayetlerin siyakına bakıldığında apaçık bir şekilde anlaşılıyor ki asla organ manasındaki göz kastedilmemiş; “gözetimimiz, himayemiz, inayetimiz, korumamız altında” manası kastedilmiştir ve bunlar, Arap dilinde kullanılan tabirlerdir.
Allahu Teâlâ’nın elbette Basîr (gören) sıfatı vardır, Allahu Teâlâ görülebilecek her şeyi görür fakat nasıl görür, aklımız bunu idrak edemez. Allahu Teâlâ’nın zatını aklımızla nasıl idrak edemiyorsak sıfatlarının mahiyetini de aklımızla idrak edemeyiz. Allahu Teâlâ hakkında, “Bütün canlılar gözleriyle gördüğüne göre Allah da gözleriyle görür.” diye düşünmek Allah’ı açıkça mahlukata benzetmektir. “Allah gözle görür.” dedikten sonra “Fakat O’nun gözü, bizim gözümüz gibi değildir.” denildiğinde teşbihten uzaklaşıldığını sanmak, kişinin kendisini kandırmasından başka bir şey değildir. Çünkü konuşulan dil Arapçadır ve Arapçada “عَيۡـن (göz)” lafzının gerçek manası organdır. Mahlukatın gözle görüyor olmasına kıyas ederek Allahu Teâlâ’ya göz nispet edilemez. Çünkü “Allah gözle görür.” denildiğinde Allahu Teâlâ’nın görmek için bir şeye muhtaç olduğu, o muhtaç olduğu şeyin ise göz olduğu söylenmiş olur. Bu sebeple Allah’a gerçek manasıyla göz nispet edildikten, gözle gördüğü söylendikten sonra ne kadar o gözün Allah’a layık bir göz olduğu söylense bile bu, kişiyi asla teşbihe düşmekten kurtarmaz. Allahu Teâlâ görmek için ne göze ne de başka bir şeye muhtaçtır; çünkü O, hiçbir şeye muhtaç değildir. O; organlardan, parçalardan, cüzlerden de münezzehtir. ]
15
Ve andolsun ki Nuh’un gemisini ve tufanı, ibret alınacak bir delil olarak bıraktık. Bundan ibret alan yok mudur?!
16
(Hak kendilerine apaçık geldiği hâlde onu ve rasulümüzü yalanlayıp küfür ve şirklerinde ısrar eden) Kâfirleri uğrattığımız azap ve yaptığımız uyarılardan sonra onları helak etmemiz nasılmış, ibretle bakın!
17
Ve yemin olsun ki Kur’ân’ı, ondan öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğütlerinden ibret alan yok mudur?!
18
Âd kavmi de rasulleri Hud’u yalanladı. Ey müşrikler! (Hak kendilerine apaçık geldiği hâlde onu ve rasulümüzü yalanlayıp küfür ve şirklerinde ısrar eden) Kâfirleri uğrattığımız azap ve yaptığımız uyarılardan sonra onları helak etmemiz nasılmış, ibretle bakın!
19
Muhakkak ki biz (işledikleri şirklerden ve haksız yere kibirlenmelerinden dolayı helak edici bir ceza olarak) Âd kavminin üzerine, onlar için kötü sayılan ve kötülüğü cehenneme kadar devam eden günde çok korkunç ses çıkaran şiddetli ve çok soğuk bir rüzgâr gönderdik.
20
O rüzgâr insanları, tıpkı yerden sökülmüş hurma kütükleri gibi yerden söküp fırlatarak başlarının üzerine yere seriyordu.
21
(Hak kendilerine apaçık geldiği hâlde onu ve rasulümüzü yalanlayıp küfür ve şirklerinde ısrar eden) Kâfirleri uğrattığımız azap ve yaptığımız uyarılardan sonra onları helak etmemiz nasılmış, ibretle bakın!
22
Ve yemin olsun ki Kur’ân’ı, ondan öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğütlerinden ibret alan yok mudur?!
23
Semûd kavmi de kendilerine uyarıcı olarak gönderdiğimiz rasulleri Salih’i ve getirdiği hakkı yalanladı.
24
Ve Semûd kavmi, kibirlenerek şöyle dedi: “Bizden beşer olan bir tek kişiye mi tâbi olacağız?! Eğer böyle yaparsak muhakkak ki biz doğru yoldan sapmış ve (akılsızca davranıp) kendimizi zora sokmuş oluruz.”
25
“Vahiy, içimizden bir tek ona (Salih’e) mı inmiş?! Hayır! O, çok yalancı ve kendini haksız yere yüceltmek isteyen biridir.”
26
Onlar, yarın (kıyamet gününde) kimin yalancı olduğunu ve kendini haksız yere yücelttiğini elbet öğreneceklerdir.
27
Muhakkak ki biz, onlar için bir imtihan olarak (kayadan) dişi deve çıkaracağız. Ey Salih! O dişi deveye ne yapacaklarını gözetle ve eziyetlerine sabret!
28
Ve ey Salih! Kavmine, sularını deve ile kendileri arasında bölüşmeleri gerektiğini haber ver (bir gün deve, bir gün onlar içsin)! Onlar ve deve, haklarını kendilerine tahsis edilen günde gelip alsınlar (birbirlerinin hakkına tecavüz etmesinler).
29
Onlar da dişi deveyi öldürmek için (içlerinden en şakî olan) arkadaşlarını çağırdılar. O da (kavminin emrine itaat edip) kılıcı aldı ve deveyi kesti.
30
(Hak kendilerine apaçık geldiği hâlde onu ve rasulümüzü yalanlayıp küfür ve şirklerinde ısrar eden) Kâfirleri uğrattığımız azap ve yaptığımız uyarılardan sonra onları helak etmemiz nasılmış, ibretle bakın!
Sonraki 25 ayet →