Ana SayfaMealler › Ziyaeddin El-Kudsi
ZE

Ziyaeddin El-Kudsi

Bu mealle oku
Ziyaeddin El-Kudsi meali ile okumaya başla
Fetih 1 / 29
1
Ey rasulüm! Doğrusu (Hudeybiye Antlaşmasıyla) sana apaçık bir fetih (zafer) ihsan ettik.
Z. El-Kudsi 48:1
2
Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola iletir ve seni, kimsenin reddedemeyeceği şanlı ve izzetli bir zafer ile muzaffer kılar.
Z. El-Kudsi 48:2
3
Z. El-Kudsi 48:3
4
O, mu’minlerin sahip olduğu imanla beraber imanlarının daha da artması için (Hudeybiye’de) kalplerine sekînet (sebat ve mutmainlik) indirendir. Ve bilin ki göklerin ve yerin orduları sadece Allah’ındır. Ve Allah (عَـلِيـم) ʿAlîm’dir (koyduğu hükümlere itaat edenleri, bunlara karşı gelenleri ve ister gizli ister açık olsun, ister büyük ister küçük olsun, her şeyi en ince ayrıntısıyla bilendir), (حَـكِيـم) Ḥakîm’dir (hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan ve verdiği her hükümde hikmet sahibi olandır).
Z. El-Kudsi 48:4
5
İşte bu nimetler; Allah’ın mu’min erkekler ile mu’min kadınları, içinde ebedî kalmak üzere sarayları ve ağaçları altından ırmaklar akan cennetlere koyması ve onların günahlarını affetmesi içindir. İşte bu, Allah katında gerçekten de seviyesine hiçbir başarının ulaşamayacağı büyük bir zaferdir.
Z. El-Kudsi 48:5
6
Ayrıca mu’minlere verilen bu nimetler, Allah hakkında kötü zanda bulunan (İslam’ı muzaffer ve şeriatini hâkim kılmayacağını zanneden) münafık erkekler ile münafık kadınlara ve müşrik erkekler ile müşrik kadınlara azap etmek içindir. Azap çemberi onlara dönmüştür ve Allah onlara (küfür, şirk, nifak ve kötü zanlarından dolayı) ğadab etmiş,* rahmetinden uzaklaştırmış ve onlar için (ceza olarak) cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü sondur! [ Not: Allahu Teâlâ’nın ğadablanması, bazı âlimlere göre Allahu Teâlâ’nın ceza vermesidir. Çünkü Allahu Teâlâ’ya zahiri manasına göre ğadab sıfatı verilirse Allahu Teâlâ ğadablandığında daha önce ğadablanmamış manasına gelir. Yani Allahu Teâlâ yeni bir sıfat edinmiş olur. Bu ise Allahu Teâlâ’ya layık değildir çünkü Allahu Teâlâ’nın bütün sıfatları kdîm (قَدِيم)’dir. Kur’ân’da Allahu Teâlâ hakkında bunun gibi zahiri teşbihi çağrıştıran bazı lafızlar geçmektedir. Bütün ehlisünnet âlimleri, bu kelimelerin teşbihi çağrıştıran manalarını asla kabul etmeyip Allahu Teâlâ’yı bu manalardan tenzih ettiler. Ancak mana verme konusunda üç yol takip ettiler. Birinci yol, sahabelerin çoğunun yoludur. Sahabelerin çoğu, ayetten istenilen genel manayı anlamakla birlikte bu kelimelerin Allahu Teâlâ’ya layık olmayan manalarından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek mana vermeden olduğu gibi okudular ve “Bu kelimelerin manası, okuyuşudur.” deyip manasını Allahu Teâlâ’ya havale ettiler. Örneğin Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Bilakis Allah’ın iki yed’i açıktır.” (el-Mâide: 64). Onlar bu ayeti okurken ayetin genel manasını yani Allahu Teâlâ’nın cimri değil bilakis çok cömert olduğunu anladılar. Ayette geçen “يَدَاهُ (iki yed’i)” kelimesi üzerinde ise durmayıp olduğu gibi okudular; asla uzuv olan yed manasını anlamadılar ve Allahu Teâlâ’yı bundan tenzih edip gerçek manasını Allahu Teâlâ’ya havale ettiler. Sahabelerin çoğu bu tavrı takındı. Az bir kısım sahabe ise yine zahiri manasından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek bu gibi lafızları Arapçaya uygun şekilde, Allahu Teâlâ’ya layık bir manaya tevil etti. Onlardan sonra gelen âlimlerden bir kısmı sahabelerin çoğunun yolunu takip ederken bir kısmı tevil yolunu seçti ve bunların bazısı mücmel tevil, bazısı ise tafsilatlı tevil yaptı. Mücmel tevil yapan âlimler, bu kelimelerin teşbihi çağrıştıran manasından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek Allahu Teâlâ kendisine nispet ettiği için bunları sıfat kabul etmiş ve gerçek manasını sadece Allahu Teâlâ’nın bildiğini, mutlaka O’na layık bir manası olduğunu söylemiştir. Tafsilatlı tevil yapan âlimler ise bu kelimelere Arapçaya uygun şekilde, Allahu Teâlâ’ya layık bir mana verdiler. Fakat hiçbir zaman bu mananın kesin olduğunu söylemediler. Örneğin “Ğadab Allah’ın cezası, rıza ise mükâfaatıdır.” dediler. İster tafvid ister tevil yolunu seçsin, hiçbir ehlisünnet âlimi bu kelimelere zahiri manasını yani teşbihi çağrıştıran manaları vermediler. Böyle yapanlar ancak mücessime olanlardır. ]
Z. El-Kudsi 48:6
7
Bilinmelidir ki göklerin ve yerin orduları sadece Allah’ındır. Ve Allah (عَـزِيـز) ʿAzîz’dir (kendisine asla galip gelinemeyen, her meselede dilediği gibi izzetle hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan ve emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandırandır), (حَـكِيـم) Ḥakîm’dir (verdiği her hükümde hikmet sahibi olan, hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine bile bile karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandırandır).
Z. El-Kudsi 48:7
8
Ey rasulüm! Muhakkak ki seni (Allah’ın emirlerini ümmetine tebliğ ettiğine ve önceki rasullerin de hakkı kavimlerine tebliğ ettiklerine dair) şahid olarak, (Allah’ın emirlerine itaat edip yasaklarından uzak duranları cennetle) müjdeleyici ve (Allah’ın emirlerine itaat etmeyip yasaklarını ihlal edenleri cehennemle) korkutucu olarak gönderdik.
Z. El-Kudsi 48:8
9
Ta ki Allah’a ve rasulüne gerçek manada iman edesiniz, rasulüne yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve Allah’ı sabah akşam tesbih edesiniz (her türlü noksan sıfattan, mahlukata benzemekten ve zatına layık olmayan şeylerden tenzih ederek yüceltesiniz).
Z. El-Kudsi 48:9
10
Ey rasulüm! (Mekke müşrikleriyle savaşmak için Rıdvan Beyatinde) Sana beyat edenler, aslında Allah’a beyat etmiş oldular (çünkü beyat edilmesini emreden ve beyat edenlere mükâfaat verecek olan O’dur). Allah’ın eli,* beyat ederken beyat edenlerin elleri üzerindedir (Allah’ın yardımı onlaradır). Ve bilinmelidir ki onlardan kim beyatini bozarsa zararı kendisine aittir (Allah’a hiçbir zarar veremez ve O, onların her şeyini bilir, hiçbir şey O’na gizli değildir). Kim de (Allah’ın dinine yardım edeceğine dair) beyatine sadık kalırsa muhakkak ki Allah ona çok büyük mükâfaat (cenneti) verecektir. [ Not: Bütün ehlisünnet âlimleri Allahu Teâlâ’yı cisim ve cisme ait her türlü özellikten tenzih etmiştir. Yed kelimesinin zahiri manası el uzvu olduğu ve uzuvlar da cismin özelliklerinden olduğu için yed kelimesine asla zahiri manasını vermemiş ve el uzvu olarak anlamamışlardır. Bazı ehlisünnet âlimleri, sahabelerin yaptığı gibi Allahu Teâlâ’yı zahiri manasından tenzih ederek ayet ve hadislerde geçen yed (el) kelimesini, ayet ve hadislerde nasıl zikredilmişse aynı şekilde okuyup geçmiş, bu konuda hiçbir araştırma yapmamış, soru sormamış, neden, nasıl dememiş ve manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı ehlisünnet âlimleri ayet ve hadislerde Allahu Teâlâ hakkında zikredilen yed (el) kelimesinin Allahu Teâlâ’nın bir sıfatı olduğunu söylemiştir. Bazı ehlisünnet âlimleri de ayet ve hadislerde Allahu Teâlâ hakkında zikredilen yed (el) kelimesine, konuların siyakına, sibakına ve karinelerine bakarak zahiri manası dışında, Arapçada bulunan ve Allahu Teâlâ’nın zatına layık olan bir mana vermiş; fakat verdikleri mananın kesin Allahu Teâlâ’nın kastettiği mana olduğunu asla iddia etmemişlerdir. Yed (el) kelimesini bu şekilde tevil eden ehlisünnet âlimleri, ayet ve hadislerin siyakına, sibakına ve karinelerine bakarak yerine göre bu kelimeye, Allahu Teâlâ’nın zatına layık olan “kuvvet, kudret, mülk, dilediği şekilde tasarruf etme, nimet, rahmet, mağfiret, yardım, destek olma” gibi manalar vermiş veya sözdeki sıla manasında ya da bir amelin üstünlüğünü ve önemini belirtmek için kullanıldığını söylemişlerdir. Bazen de Allahu Teâlâ hakkında yedeyn (iki el) kelimesi kullanılmıştır. Ehlisünnet âlimleri bunu, taalluku; yaratılan varlığa değer, üstünlük, ayrıcalık ve şeref vermek olan bir sıfat olarak anlamışlardır, asla zahiri manasında uzuv ve temas etme olarak anlamamışlardır. ]
Z. El-Kudsi 48:10
11
Ey rasulüm! Seninle Mekke yolculuğuna çıkmayan bedevilere bunun sebebini sorduğunda mazeret olarak sana şöyle diyecekler: “Bizi mallarımıza ve ailelerimize bakmak meşgul etti. Bu günahımızı affetmesi için bize Allah’tan mağfiret dile!” Aslında onlar, senden bağışlanma duası istemekle kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylemektedirler (çünkü kalpleriyle tevbe etmiş değillerdir). Ey rasulüm! Onlara şöyle de: “Allah size bir zarar ya da bir fayda vermeyi irade etmişse bunu Allah’tan başka kim engelleyebilir?! (Hiç kimse!)” Biliniz ki Allah (gizlisiyle açığıyla) yaptığınız her şeyden (en ince teferruatına kadar) haberdardır (buna göre size hesap soracaktır).
Z. El-Kudsi 48:11
12
Ey Mekke yolculuğuna çıkmayan bedeviler! Aslında sizin Rasul ile birlikte gitmemenizin sebebi; mallarınız ve ailelerinizle meşgul olmanız değil, Rasul ile yanındaki bütün mu’minlerin helak olup Medine’ye ailelerinin yanına tekrar dönmeyeceklerini düşünmenizdir. İşte, şeytan bu düşünceyi kalplerinize yerleştirip süslü gösterdi ve kötü bir zanda bulunup Allah’ın, rasulünü ve mu’minleri zafere ulaştırmayacağına inandınız. Böylece helaki hak eden bir topluluk oldunuz.
Z. El-Kudsi 48:12
13
Kim de Allah’a ve rasulüne gerçek manada iman etmezse bilinmelidir ki biz, (ahiret gününde) kâfirlere çok şiddetli yanan ateş azabı hazırladık.
Z. El-Kudsi 48:13
14
Ve bilin ki göklerin ve yerin mülkü sadece Allah’a aittir (bunların ve içindekilerin yaratıcısı, hepsinin gerçek sahibi, en mükemmel şekilde düzene koyup muhafaza edeni ve üzerlerinde yegâne tasarruf sahibi O’dur; ibadeti hak eden de sadece O’dur). O (ikramıyla) dilediğinin günahını örtüp affeder, (adaletiyle) dilediğine de azap eder. Ve Allah (غَـفُور) Ğafûr’dur (günahından pişman olup ihlasla tevbe ederek Allah’a itaate dönen ve tekrar aynı günaha dönmekten kaçınan kullarını affedendir), (رَحِيـم) Raḥîm’dir (ihlasla tevbe eden kullarına merhamet ederek onlara işlediği günahlardan dolayı azap etmeyendir).
Z. El-Kudsi 48:14
15
Ey iman edenler! Mekke yolculuğuna çıkmayanlar, Hudeybiye Antlaşmasına katılanlara vâdedilen (Hayber’deki) ganimetleri elde etmek için gittiğinizde şöyle diyecekler: “Bize izin verin de (Hayber’e gittiğinizde) size katılalım.” Onlar bu istekleriyle Allah’ın (Hudeybiye Antlaşmasına katılan mu’minlere verdiği ganimet elde etme) vâdini değiştirmek istiyorlar. Ey rasulüm! Onlara de ki: “Bizimle beraber (Hayber ganimetlerini elde etmek için) çıkamazsınız. Allah, bu ganimetleri sadece Hudeybiye Antlaşmasına katılanların alacağını bildirdi.” Bunun üzerine onlar şöyle diyecekler: “Hayır! Bu; Allah’ın vâdi değil, aslında bize haset etmenizdendir.” Mesele iddia ettikleri gibi değil, doğrusu bu, onların Allah’ın emir ve yasaklarını tam manasıyla anlamamalarındandır.
Z. El-Kudsi 48:15
16
Ey rasulüm! Sizinle Mekke yolculuğuna çıkmayan bedevilere (imtihan için) şöyle de: “Siz, (yakında) savaşta çok kuvvetli ve acımasız bir kavme karşı savaşmak için çağrılacaksınız. Onlarla teslim oluncaya kadar savaşacaksınız. Eğer Allah’ın emrine itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfaat (cenneti) verir. Ama önceden (Mekke yolculuğunda) yaptığınız gibi bize katılmazsanız biliniz ki Allah sizi çok acıklı bir azaba uğratır.”
Z. El-Kudsi 48:16
17
Ancak savaşa katılamadıkları için köre bir sorumluluk yoktur, topala bir sorumluluk yoktur, hastaya da bir sorumluluk yoktur. Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse Allah onu, sarayları ve ağaçları altından ırmaklar akan cennetlere koyar; kim de (Allah’a ve rasulüne itaat etmekten) yüz çevirirse onu çok can yakıcı azapla cezalandırır.
Z. El-Kudsi 48:17
18
Ey rasulüm! Yemin olsun ki Allah, (Hudeybiye’de) ağacın altında sana beyat eden (Rıdvan Beyati veren) mu’minlerden razı oldu. Ve onların kalplerindeki gerçek imanı, ihlası ve doğruluğu bildiği için üzerlerine sekînet (sebat ve mutmainlik) indirdi ve onlara (mükâfaat olarak) yakın bir zamanda yapılacak fethi (Hayber Fethini) ihsan etti.
Z. El-Kudsi 48:18
19
Ve Allah onlara (Hayber’den) ele geçirecekleri çokça ganimetler vâdetti. Ve Allah (عَـزِيـز) ʿAzîz’dir (kendisine asla galip gelinemeyen, her meselede dilediği gibi izzetle hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan ve emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandırandır), (حَـكِيـم) Ḥakîm’dir (verdiği her hükümde hikmet sahibi olan, hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine bile bile karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandırandır).
Z. El-Kudsi 48:19
20
Ve ey gerçek manada iman edenler! Allah size elde edeceğiniz birçok ganimet vâdetmiştir. Şimdi, öncelikle bu (Hayber’deki) ganimetleri elde etmenizi sağladı ve insanların (Yahudilerin kadınlarınıza ve çocuklarınıza zarar vermek için uzatacakları) ellerini sizden çekti ki bu, Allah’ın mu’minlere yardım ve desteğine bir işaret olsun ve sizi doğru yola iletsin.
Z. El-Kudsi 48:20
21
Ve Allah, şimdi elde edemeyeceğiniz başka ganimetleri de size vâdetti. Onları elde edeceğiniz Allah’ın ilminde vardır. Ve Allah her şeye kadirdir (hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz).
Z. El-Kudsi 48:21
22
Ve ey iman edenler! Eğer (Allah’ı, rasulünü ve onun getirdiklerini inkâr eden) kâfirler size karşı savaşsalardı bozguna uğramış olarak arkalarını dönüp kaçarlardı. Sonra onları size karşı koruyup kurtaracak veya destekleyip muzaffer kılacak ne bir veli (dost ve destekleyici) ne de bir yardımcı bulabilirlerdi.
Z. El-Kudsi 48:22
23
İşte bu (Allah’ın mu’minleri muzaffer kılması ve kâfirleri yenilgiye uğratması), Allah’ın öteden beri süregelen sünnetidir. Ve ey rasulüm! Allah’ın sünnetinde bir değişme bulamazsın.
Z. El-Kudsi 48:23
24
Ve O (Allah), sizi Mekke müşriklerine muzaffer kıldıktan sonra Mekke’nin ortasında (Hudeybiye’de) size zarar vermek isteyen müşriklerin ellerini sizden çeken ve (esir aldıktan sonra onları serbest bıraktırarak) sizin de ellerinizi onlardan çekendir. Bilin ki Allah, (hayır olsun şer olsun, açık olsun gizli olsun) yaptığınız her şeyi görendir (ve size ona göre karşılığını verecektir).
Z. El-Kudsi 48:24
25
Ey mu’minler! Bu Mekke müşrikleri; birliğimi, rasulümü ve ona indirdiklerimi reddeden, sizi Mescid-i Haram’a girmekten alıkoyan ve Harem’de kesilmek üzere getirilen kurbanlık hayvanların (hedylerin) kesilecekleri yere götürülmesini engelleyen kimselerdir. Eğer orada (Mekke’de imanını gizleyen) mu’min erkek ve mu’min kadınlar bulunmasaydı ve tanımadığınız için onlara zarar verip de bundan dolayı zarar ve üzüntüye uğramanız söz konusu olmasaydı Mekke’yi silahla fethetmenize izin verirdik. Fakat Allah buna izin vermeyerek imanını gizleyen Mekkeli mu’minlerden dilediğine rahmet edip onları korudu. Eğer Mekke’de mu’minlerin safı ile kâfirlerin safı birbirinden ayrılmış olsaydı muhakkak ki (Mekke’ye savaşarak girmenize izin verip) cezayı hak eden Mekke müşriklerini can yakıcı (şiddetli) bir azap ile cezalandırırdık.
Z. El-Kudsi 48:25
26
İşte o zaman (Allah’ın birliğini, rasulünü ve ona indirilenleri inkâr eden) kâfirler; kalplerine taassubu, (hakka hukuka dayanmayan, heva ve hevesten kaynaklanan) cahiliye taassubunu yerleştirdiler (bundan dolayı çevre Arap kabileleri kendilerini kınamasın diye Hudeybiye yılında Müslümanların umre yapmak için Mekke’ye girmelerine izin vermediler). Allah ise rasulünün ve yanındaki mu’minlerin üzerine sekînet (sükûnet, sebat ve mutmainlik) indirdi ve onlardan takva (La ilahe illallah) kelimesine bağlı kalmalarını istedi. Çünkü mu’minlerin, bu takva kelimesine diğer insanlardan daha çok uymaları gerekir ve ona daha layıktırlar. Ve Allah her şeyi (ister gizli ister açık olsun, ister büyük ister küçük olsun, en ince ayrıntısıyla) bilir (hiçbir şey O’na gizli değildir).
Z. El-Kudsi 48:26
27
Andolsun ki Allah, rasulünün rüyasını doğru çıkardı. Muhakkak ki siz, Allah’ın dilemesiyle Mescid-i Haram’a saçlarınız kazıtılmış ya da kısaltılmış olarak emin bir şekilde, korkmadan gireceksiniz. Ve Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Bu sebeple Mekke’nin fethedileceğine dair rasulüne gösterdiği rüyayı gerçekleştirmeden önce size, buna yakın başka bir fetih (Hudeybiye Antlaşmasını ve Hayber’in fethini) verdi.
Z. El-Kudsi 48:27
28
O (Allah), rasulünü (Muhammed’i) hidayet yolunu apaçık gösteren sözler ve hak din (İslam) ile gönderdi ki bu dini, ona muhalif olan bütün dinlere üstün kılsın. Ve Allah buna şahid oldu, şahid olarak Allah yeter!
Z. El-Kudsi 48:28
29
Biliniz ki Muhammed, Allah’ın rasulüdür. (Ona gerçek manada iman edip) Onunla beraber olanlar; kâfirlere karşı çok çetin, sert ve şiddetli; birbirlerine karşı ise çok merhametli (yumuşak ve birbirlerini seven) kimselerdir. Ey onlara bakan! Onları (çoğu zaman) Allah’a rükû ve secde ederken görürsün. Onlar salih amellerine karşılık hep Allah’ın ikramını (mağfiret etmesini ve cömertçe karşılık vermesini) ve rızasını kazanmayı arzularlar. Onların alametleri, çok secde etmeleri (çok ibadet etmeleri) sebebiyle yüzlerinde oluşan hidayet nurudur. İşte bu, onların Tevrât’taki sıfatıdır. İncîl’deki sıfatları ise (her konuda mükemmellikte ve birbirlerine kenetlenip yardımlaşmada) tıpkı filiz verdikten sonra kuvvetlenip kalınlaşan, sonra gövdesi üzerinde dimdik duran ekin gibidir ki (mükemmelliği ve kuvveti) çiftçilerin çok hoşuna gider. Allah, onları böyle çoğaltıp birbirlerine kenetleyerek kuvvetlendirmekle kâfirleri kızdırıp öfkelendirir. Ve Allah, Muhammed’e tâbi olanlardan gerçek manada iman edip salih ameller (Allah için ve istediği şekilde ameller) işleyenlere, bağışlanma ve büyük bir mükâfaat (cenneti) vâdetmiştir.
Z. El-Kudsi 48:29
Fetih suresi tamamlandı