1
Ḥâ, mîm. ʿAyn, sîn, kāf.* (Muhammed’e inen bu Kur’ân, işte bu gibi harflerden müteşekkildir, buna rağmen onun benzeri bir sure dahi getiremiyorsunuz.) [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]
3
Ey rasulüm! Bu sureyi nasıl Allah vahyetmişse işte sana ve senden önceki bütün nebi ve rasullere de (ٱلۡـعَـزِيز) el-ʿAzîz ve (ٱلۡـحَـكِيـم) el-Ḥakîm olan Allah vahyediyor.
(ٱلۡـعَـزِيز) El-ʿAzîz: Kendisine asla galip gelinemeyen, her meselede dilediği gibi izzetle hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan ve emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandırandır.
(ٱلۡـحَـكِيـم) El-Ḥakîm: Verdiği her hükümde hikmet sahibi olan, hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine bile bile karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandırandır.
4
Göklerde ve yerde bulunan her şeyin yegâne sahibi Allah’tır (bundan dolayı ibadet edilmeyi hak eden sadece O’dur, mutlak itaat edilme* ve mutlak hüküm koyma hakkı da* sadece O’na aittir). Ve O; (ٱلۡـعَـلِـيّ) el-ʿAliyy’dir (mertebe, değer ve kudret olarak her şeyden üstündür, her türlü noksan sıfattan münezzeh ve yücedir), (ٱلۡـعَـظِيـم) el-ʿAẓîm’dir (her şeyden yüce ve üstündür). [ Not: Mutlak itaat etmek; bir kimsenin verdiği emir ve hüküm ne olursa olsun ona itaat etmek demektir. Allahu Teâlâ’dan başkasına kim olursa olsun mutlak itaat edilme hakkı verilirse o, ilah edinilmiş demektir. Kim de bu hakkın kendisine verilmesini isterse ilahlık taslamış olur. Çünkü mutlak itaat edilme hakkı sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. O’nun dışındaki varlıklara Allahu Teâlâ için ve Allahu Teâlâ’ya karşı gelmemek şartıyla itaat edilir.
· Mutlak hüküm verme hakkı: Her konuda, hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlı olmaksızın dilediği gibi hüküm vermek demektir. Bu hak sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. Ancak Allahu Teâlâ dilediği konuda dilediği gibi hüküm koyma hakkına sahiptir. Hiç kimse O’nun hükmünü sorgulayamaz. Kim bu hakkı sadece, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allahu Teâlâ’ya verirse O’nu tevhid etmiş olur. Kim, herhangi bir konuda, Allahu Teâlâ’ya rağmen dilediği gibi hüküm koyma; iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış ve buna benzer sınırları tayin etme hakkını kendisinde görürse Allahu Teâlâ’ya ait olan mutlak hüküm koyma hakkını kendisinde görmüş, ilahlık taslamış ve kâfir olmuş olur; kim de böyle birine bu hakkı verirse veya ona itaat ederse ya da bu hakkı ona verenleri Müslüman görürse Allahu Teâlâ’nın hakkını kendisinde görenleri ilah tayin etmiş ve böyle birini ilah edinenlerin hak üzere olduklarını tasdik etmiş olur. ]
5
Yerlerin üstünde bulunan gökler (muazzam olmasına rağmen) neredeyse yüce Allah’ın azametinden çatlayacaklar. Melekler de devamlı Rablerine hamdederek (mükemmel sıfatlarından dolayı övüp yücelterek) O’nu tesbih ederler (bütün noksan sıfatlardan, mahlukata benzemekten ve zatına layık olmayan şeylerden tenzih ederler) ve yeryüzünde (tevbe ve istiğfarda) bulunanlar için istiğfar ederler. Muhakkak ki Allah (ٱلۡـغَـفُور) el-Ğafûr’dur (günahından pişman olup halisane bir şekilde tevbe ederek Allah’a itaate dönen ve tekrar aynı günaha dönmekten kaçınan kullarını affedendir), (ٱلرَّحِيـم) er-Raḥîm’dir (ihlasla tevbe eden kullarına merhamet ederek onlara işlediği günahlardan dolayı azap etmeyendir).
6
Ve Allah’tan başkalarına ibadet ederek onları veli edinen müşriklere gelince; Allah onları gözetlemektedir (hak ettikleri karşılığı vermek için amellerini yazmaktadır). Ve ey rasulüm! Sen onlara vekil (amellerini yazıp hesap sormakla görevli) değilsin (onların amellerinden sorulmazsın, sen ancak Allah tarafından gönderilmiş bir tebliğcisin).
7
Ey rasulüm! Senden önceki rasullere vahyettiğimiz gibi sana da Arapça olarak Kur’ân’ı vahyettik ki Ummu’l-Kura (Mekke) ile çevresinde bulunanları (ve sonra bütün insanları, tevhide tâbi olmadıklarında cehennem azabıyla) uyarasın. Ve bütün insanları hesap için toplanacakları kıyamet günü ile de uyarasın. O günün geleceğinde hiç kimsenin şüphesi olmasın. İşte o gün insanlar iki grup olur; bir kısmı (gerçek manada iman edip salih amel işleyenler) cennete girecektir, diğer kısmı (bile bile hakkı reddedenler) ise cehenneme girecektir.
8
Ve biliniz ki Allah dileseydi bütün insanları (tevhid dini üzerinde) bir tek ümmet yapardı. Fakat (bunu dilemedi) O, (hikmeti gereği) dilediği kimseyi (İslam dinine muvaffak kılarak) rahmetine (cennete) sokar. Zalimlere (küfür, şirk ve günah işleyerek nefsine zulmedenlere) gelince; onlar için (Allah’ın azabını önleyecek) ne bir veli ne de bir yardımcı vardır.
9
Müşrikler, Allah’tan başkalarına ibadet ederek onları veli edindiler, öyle mi?! Hâlbuki gerçek veli Allah’tır (çünkü O dilemedikçe kimse kimseye zarar da fayda da veremez). Ve O, ölüleri (ahiret gününde hesap için) diriltecektir. Ve O her şeye kadirdir (hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz).
10
Ve ey rasulüm! Onlara şöyle de: “Ey insanlar! İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan sadece Allah’tır (bu sebeple hayatınızın her yönünde sadece O’nun hükümlerine uyun, asla O’nun hükümlerine zıt bir hükme uymayın)! İşte bu, rabbim olan Allah’ın hükmüdür. Ben, her meselede sadece O’na tevekkül ederim ve tevbede sadece O’na yönelirim. (Müslüman olmak için sizin de böyle yapmanız gerekir.)”
11
Gökleri ve yeri örneksiz yaratan Allah, sizin (rahatlayıp huzur bulmanız) için nefislerinizden (kendi cinsinizden) eşler var etti. Aynı şekilde (hem üreyip çoğalmaları hem de size bir geçimlik olması için) enʿamlardan (deve, sığır, koyun ve keçilerden) eşler de var etti. Böylece sizi, (eşlerinizle çiftleştirme vesilesiyle) yaratıp çoğaltmakta ve yaşamınızı devam ettirmeniz için yarattığı enʿamları da çoğaltıp onlardan (etinden ve sütünden) istifade etmenizi temin etmektedir. (Bilin ki herhangi bir konuda veya herhangi bir yönden) O’na benzer hiçbir şey yoktur. Ve O; (ٱلـسَّمِيـع) es-Semîʿ’dir (gizli olsun aşikâr olsun her şeyi duyandır), (ٱلۡـبَـصِيـر) el-Basîr’dir (gizli olsun aşikâr olsun, her şeyi görendir).
12
Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları sadece O’na aittir. O, (hikmeti gereği imtihan olarak) kullarından dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da daraltır. Muhakkak ki O, gizlisiyle açığıyla her şeyi bilendir (onlara, hayatın her yönünde uyduklarında hem dünya hem de ahiret mutluluğunu elde edecekleri mükemmel bir şeriat indirmiştir).
13
Ey gerçek manada iman edenler! Allah din konusunda Nuh’a emrettiği gibi size de emretti. Ve ey rasulüm! Din konusunda sana vahyettiğimiz şeyler ile İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz şeyler aynıdır. Bu ise şu emrimizdir: “Allah’ın tevhid dinini ikame edin (onunla amel edin ve onu insanlara tebliğ edin) ve sakın bu konuda ayrılığa düşmeyin (Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durun, yalnız O’na ibadet edip hiçbir şeyi şirk koşmayın)!” Fakat kendilerine tebliğ ettiğin şey (Allah’ı birlemek, bütün şirklerden uzak durmak, mutlak itaati* sadece O’na vermek ve Müslüman olmanın şartları) müşriklere ağır geldi (ve tebliğ ettiğin hakkı kabul etmediler). Bilin ki Allah dilediği kimseyi dinine gerçek manada iman edip onunla amel etmeye ve onu tebliğ etmeye muvaffak kılar. Ve elbette kendisine itaate yönelenleri (emrettiği şeyleri yerine getirip yasaklarından uzak duranları) hidayete muvaffak kılar. [ Not: Mutlak itaat etmek; bir kimsenin verdiği emir ve hüküm ne olursa olsun ona itaat etmek demektir. Allahu Teâlâ’dan başkasına kim olursa olsun mutlak itaat edilme hakkı verilirse o, ilah edinilmiş demektir. Kim de bu hakkın kendisine verilmesini isterse ilahlık taslamış olur. Çünkü mutlak itaat edilme hakkı sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. O’nun dışındaki varlıklara Allahu Teâlâ için ve Allahu Teâlâ’ya karşı gelmemek şartıyla itaat edilir. ]
14
Ve müşrikler, (Muhammed’in getirdiği) hüccet kendilerine geldikten sonra aralarındaki çekememezlik ve zulümleri sebebiyle ihtilafa düştüler. Eğer daha önce (insanlar arasındaki ihtilafa dünyada değil de) tayin edilmiş belli bir zamanda (ahirette) hüküm verileceğine dair Rabbinin hükmü olmasaydı ihtilafa düştükleri konularda (dünyada) hüküm verilirdi (ve gereken ceza uygulanırdı). Ve muhakkak ki dedelerinden sonra kitaba (Tevrât’a ve İncîl’e) mirasçı olanlar (Yahudi ve Hristiyanlar), Kur’ân hakkında derin bir şüphe içindedirler.
15
Ey rasulüm! İşte bu sebeple sen sadece bu doğru dine (İslam’a) davet et! Ve emredildiğin şeyler üzerinde sabit kal, asla müşriklerin heva ve heveslerine uyma! Ve onlarla tartıştığın zaman şöyle de: “Ben, Allah’ın rasullerine indirdiği bütün kitaplara iman ettim. Ve aranızda adaletle hükmetmekle emrolundum. Biliniz ki benim sadece kendisine ibadet ettiğim Allah; bizim de rabbimiz, sizin hepinizin de rabbidir. Bizim amellerimiz (vebali ve mükâfaatı) bize, sizin amelleriniz (vebali ve mükâfaatı) sizedir. Ben size hücceti apaçık beyan ettikten sonra artık aramızda tartışacak ve hüccet sunacak hiçbir şey kalmamıştır. Allah, (öldükten sonra) hepimizi toplayacaktır (ve aramızda hüküm verecektir). Ve (öldükten sonra hesap için) dönüş sadece O’nadır.”
16
Ve hakkı isteyenler gerçek manada Allah’ın birliğine iman edip sadece O’na ibadet ettikten sonra, (Allah’ın birliğini ve rasulüne indirdiği şeriati iptal etmek için) birtakım deliller getirerek cedelleşenlere gelince; onların ileri sürdüğü bütün deliller Rablerinin katında (ve mu’minler katında) bâtıldır. Ve (hakkı bile bile reddettikleri için) Allah’ın ğadabı* onların üzerinedir ve (kıyamet gününde) onları şiddetli bir azap beklemektedir. [ Not: Allahu Teâlâ’nın ğadablanması, bazı âlimlere göre Allahu Teâlâ’nın ceza vermesidir. Çünkü Allahu Teâlâ’ya zahiri manasına göre ğadab sıfatı verilirse Allahu Teâlâ ğadablandığında daha önce ğadablanmamış manasına gelir. Yani Allahu Teâlâ yeni bir sıfat edinmiş olur. Bu ise Allahu Teâlâ’ya layık değildir çünkü Allahu Teâlâ’nın bütün sıfatları kdîm (قَدِيم)’dir.
Kur’ân’da Allahu Teâlâ hakkında bunun gibi zahiri teşbihi çağrıştıran bazı lafızlar geçmektedir. Bütün ehlisünnet âlimleri, bu kelimelerin teşbihi çağrıştıran manalarını asla kabul etmeyip Allahu Teâlâ’yı bu manalardan tenzih ettiler. Ancak mana verme konusunda üç yol takip ettiler.
Birinci yol, sahabelerin çoğunun yoludur. Sahabelerin çoğu, ayetten istenilen genel manayı anlamakla birlikte bu kelimelerin Allahu Teâlâ’ya layık olmayan manalarından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek mana vermeden olduğu gibi okudular ve “Bu kelimelerin manası, okuyuşudur.” deyip manasını Allahu Teâlâ’ya havale ettiler. Örneğin Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Bilakis Allah’ın iki yed’i açıktır.” (El-Mâide: 64). Onlar bu ayeti okurken ayetin genel manasını yani Allahu Teâlâ’nın cimri değil bilakis çok cömert olduğunu anladılar. Ayette geçen “يَدَاهُ (iki yed’i)” kelimesi üzerinde ise durmayıp olduğu gibi okudular; asla uzuv olan yed manasını anlamadılar ve Allahu Teâlâ’yı bundan tenzih edip gerçek manasını Allahu Teâlâ’ya havale ettiler. Sahabelerin çoğu bu tavrı takındı. Az bir kısım sahabe ise yine zahiri manasından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek bu gibi lafızları Arapçaya uygun şekilde, Allahu Teâlâ’ya layık bir manaya tevil etti.
Onlardan sonra gelen âlimlerden bir kısmı sahabelerin çoğunun yolunu takip ederken bir kısmı tevil yolunu seçti ve bunların bazısı mücmel tevil, bazısı ise tafsilatlı tevil yaptı. Mücmel tevil yapan âlimler, bu kelimelerin teşbihi çağrıştıran manasından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek Allahu Teâlâ kendisine nispet ettiği için bunları sıfat kabul etmiş ve gerçek manasını sadece Allahu Teâlâ’nın bildiğini, mutlaka O’na layık bir manası olduğunu söylemiştir. Tafsilatlı tevil yapan âlimler ise bu kelimelere Arapçaya uygun şekilde, Allahu Teâlâ’ya layık bir mana verdiler. Fakat hiçbir zaman bu mananın kesin olduğunu söylemediler. Örneğin “Ğadab Allah’ın cezası, rıza ise mükâfaatıdır.” dediler. İster tafvid ister tevil yolunu seçsin, hiçbir ehlisünnet âlimi bu kelimelere zahiri manasını yani teşbihi çağrıştıran manaları vermediler. Böyle yapanlar ancak mücessime olanlardır. ]
17
Allah, kitabı (Kur’ân’ı) hak ile (kulları arasında zulmedilmeden hükmedilsin diye) indirendir ve O, mizanı (adaleti) da indirmiştir. Ne bilirsin, belki de kıyametin saati çok yakındır!
18
Kıyamet gününe iman etmeyenler, (korkusuzca ve alayvari bir şekilde) “Haydi, o gün çabuk gelsin de görelim!” derler. İman edenler ise ondan korkarlar ve onun bir gerçek olduğunu bilirler. Şu bir gerçektir ki kıyametin kopması hakkında şüphe edenler ve haksız yere cedelleşenler, derin bir sapıklık içindedirler.
19
Allah, kullarına (لَـطِيـف) Latīf’tir (kullarına lütufta bulunan, onlar için hayırlı ve menfaatlerine olan şeyleri kolaylaştırıp muvaffak kılan ve kullarını yumuşaklıkla ıslah edendir). Dilediği kuluna (hikmeti gereği) karşılıksız bol rızık verir (dilediğine ise az rızık verir). Ve O; (ٱلۡـقَـوِيّ) el-Kaviyy’dir (her şeye gücü yeten kuvvet sahibidir, hiç kimse O’nu yenemez), (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz’dir (her konuda dilediği gibi izzetle hüküm verendir; rasullerine karşı gelen, emirlerine itaat etmeyen ve kendisine ibadet etmekte büyüklenen kâfirlere azabı şiddetli olandır).
20
Kim işlediği amellerle ahiret mükâfaatını istiyorsa onun mükâfaatını kat kat artırırız. Kim de işlediği amellerle (geçici) dünya nimetlerini istiyorsa ona dünya nimetlerinden (takdir ettiğimiz nasibi kadar) veririz. Fakat (dünyayı tercih ettiği için) onun ahirette (verilecek nimetlerden) hiçbir nasibi olmayacaktır.
21
Yoksa o müşriklerin, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinde hüküm koyma yetkisine sahip Allah’a ortak kıldıkları varlıklar mı var?! (Bilsinler ki her konuda mutlak hüküm* koyucu sadece Allah’tır çünkü hak ilah O’dur; sadece O’na ibadet edilir.) Eğer daha önce (insanlar arasındaki ihtilafa dünyada değil de) tayin edilmiş belli bir zamanda (ahirette) hüküm verileceğine dair Rabbinin hükmü olmasaydı dinde ihtilafa düştükleri konularda (dünyada) hüküm verilirdi (ve gereken ceza uygulanırdı). Ve muhakkak ki (küfür, şirk ve günah işleyerek nefsine zulmeden) zalimleri (kıyamet gününde) bekleyen çok can yakıcı azap vardır. [ Not: Mutlak hüküm verme hakkı; her konuda, hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlı olmaksızın dilediği gibi hüküm vermek demektir. Bu hak sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. Ancak Allahu Teâlâ dilediği konuda dilediği gibi hüküm koyma hakkına sahiptir. Hiç kimse O’nun hükmünü sorgulayamaz. Kim bu hakkı sadece, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allahu Teâlâ’ya verirse O’nu tevhid etmiş olur. Kim, herhangi bir konuda, Allahu Teâlâ’ya rağmen dilediği gibi hüküm koyma; iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış ve buna benzer sınırları tayin etme hakkını kendisinde görürse Allahu Teâlâ’ya ait olan mutlak hüküm koyma hakkını kendisinde görmüş, ilahlık taslamış ve kâfir olmuş olur; kim de böyle birine bu hakkı verirse veya ona itaat ederse ya da bu hakkı ona verenleri Müslüman görürse Allahu Teâlâ’nın hakkını kendisinde görenleri ilah tayin etmiş ve böyle birini ilah edinenlerin hak üzere olduklarını tasdik etmiş olur. ]
22
Ey rasulüm! (Ahiret gününde) Zalimlerin (nefsine zulmeden müşriklerin) işledikleri kötü amellerden (küfür, şirk ve zulümlerinden) dolayı korkudan titrediklerini görürsün. (Korksalar da korkmasalar da) İşledikleri kötü amellerin cezası mutlaka başlarına gelecektir. (Allah’a, rasulüne ve ona indirilenlere gerçek manada) İman edip salih ameller (Allah için ve istediği şekilde ameller) işleyenlere gelince; onlar, cennetlerin güzel bahçelerinde yaşayacaklardır. Orada, Rableri katından istedikleri her şeye sahip olurlar. İşte bu, gerçekten de (hiçbir ikramın seviyesine ulaşamadığı) Allah’ın büyük ikramıdır.
23
İşte bu müjde (cennet), Allah’ın (rasulü vasıtasıyla) gerçek manada iman edip salih ameller işleyen kullarına verdiği çok muazzam bir müjdedir. Ey rasulüm! Müşrik kavmine de ki: “Kur’ân’ı beyan etmem sebebiyle sizden hiçbir ücret istemiyorum. Sizden bir tek şey istiyorum (ki bunun faydası sizedir), o da aramızdaki akrabalıktan dolayı beni sevmenizdir.” Ve bilin ki kim bir iyilik yaparsa buna karşılık ona kat kat mükâfaat veririz. Muhakkak ki Allah (غَـفُـور) Ğafûr’dur (günahından pişman olup halisane bir şekilde tevbe ederek Allah’a itaate dönen ve tekrar aynı günaha dönmekten kaçınan kullarını affedendir), (شَكُـور) Şekûr’dur (rızası için yapılan ameller, çok küçük dahi olsa kat kat mükâfaat verendir).
24
Ey rasulüm! O müşrikler (kendilerine apaçık hak geldiği hâlde) senin hakkında, “O, Kur’ân’ı kendisi uydurdu ve yalan söyleyerek onu Allah’a nispet etmektedir.” mi diyorlar?! Eğer böyle olsaydı (içinden Allah hakkında herhangi bir yalan uydurmak geçseydi) Allah kalbini mühürleyip sana Kur’ân’ı unuttururdu da iftira etmeye devam edemezdin. (Böyle bir şey olmadığına göre rasul, Allah hakkında doğru söylemiş ve hiçbir iftira atmamıştır.) Ve Allah, bâtılı yok edip vahyiyle hakkı sabit kılar. Muhakkak ki O, kulların kalbinden geçenleri en ince teferruatına kadar bilir (hiçbir şey O’na gizli değildir).
25
Ve (küfür, şirk veya günah işledikten sonra) ihlasla tevbe eden kullarının tevbesini kabul edip günahlarını affeden sadece O’dur. Ve (ister gizli olsun ister aşikâr olsun) yaptığınız her şeyi sadece O bilir (ve ona göre size hesap soracaktır).
26
Ve gerçek manada iman edip salih ameller işleyenlerin duasına sadece O icabet eder ve istedikleri şeyleri ikramıyla fazla fazla verir. Kâfirlere (Allah’ı, rasulünü ve kendilerine gelen hakkı bile bile inkâr edenlere) gelince; (ahiret gününde) onlar için çok şiddetli bir azap hazırlanmıştır.
27
Ve Allah bütün kullarına rızkı genişletseydi muhakkak yeryüzünde zulüm işleyerek haddi aşarlardı. Fakat Allah, (hikmeti gereği) rızkı dilediği miktarda indirir (dilediğine genişletir, dilediğine daraltır). Muhakkak ki O, kullarına (خَـبِيـر) Ḫabîr’dir (onların her hâlini gizlisiyle açığıyla bilen ve kendisine hiçbir şey gizli olmayandır), (بَـصِيـر) Basîr’dir (kullarının yaptığı her şeyi en ince teferruatıyla görendir).
28
Ve O, kulları yağmurun yağmasından ümit kestikten sonra yağmuru yağdıran ve (bu yağmurla yerden bitkiler çıkararak) rahmetini yayandır. Ve O; (ٱلۡـوَلِـيّ) el-Veliyy’dir (her türlü şirki terk edip Allah’ı zatında, sıfatlarında ve fiillerinde birleyerek ihlasla sadece O’na ibadet edenlerin yardımcısı, destekleyicisi ve koruyucusudur), (ٱلۡـحَـمِيـد) el-Ḥamîd’dir (güzel isimleri, mükemmel sıfatları ve fiillerinden dolayı her durumda hamdedilip övülmeyi hak edendir).
29
Ve Allah’ın (varlığına, birliğine ve muazzam kudretine delalet eden) delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması ve bunların içinde değişik canlıları yaymasıdır. Ve O, onları (öldükten sonra) dilediği vakitte (hesap için) toplamaya kadirdir (onları ilk yarattığında nasıl aciz olmamışsa diriltmekte de aciz olmaz).
30
Ve ey insanlar! Size (nefsinize veya mallarınıza) isabet eden her musibet, ancak ellerinizin kazandığı günahlar sebebiyledir. Ve biliniz ki Allah, işlediğiniz birçok günahın cezasını (hikmeti gereği) hemen vermez.
Sonraki 23 ayet →