1
Elif, lâm, râ.* İşte (bu gibi harflerden müteşekkil olan) bu kitabı (Kur’ân’ı) sana, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan (küfür, şirk, cehalet ve sapıklığın bataklığından) çıkarıp nura (iman, ilim, hidayet ve İslam’ın aydınlığına) ulaştırman için indirdik. İşte bu nur, (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz ve (ٱلۡـحَـمِـيـد) el-Ḥamîd olan Allah’ın yoludur.
(ٱلۡـعَـزِيـز) El-ʿAzîz: Her meselede dilediği gibi hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan, emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandıran ve dilediğini yapmaktan engellenemeyendir.
(ٱلۡـحَـمِـيـد) El-Ḥamîd: Güzel isimleri, mükemmel sıfatları ve fiillerinden dolayı hamdedilip övülmeyi hak edendir. [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]
2
Allah, göklerde ve yerde bulunan her şeyin yegâne sahibidir (dolayısıyla ibadet edilmeyi hak eden de sadece O’dur). Ve (hak kendilerine apaçık geldiği hâlde bile bile rasullerin davet ettiği tevhidi reddedip şirk koşmaya devam eden) kâfirlerin, (kıyamet gününde) karşılaşacakları şiddetli azaptan dolayı vay hâllerine!
3
Dünya hayatını (geçici metaını ve mutluluğunu) ahirete (ebedi nimet ve mutluluğuna) tercih eden, insanları Allah’ın yolundan (tevhidden ve rasule tâbi olmaktan) engelleyen ve (uydurdukları iftira ve attıkları şüphelerle) Allah’ın yolunun (İslam’ın) yanlış bir yol olarak görülmesini arzulayanlar; işte (hakkı bile bile inkâr eden) böyle kâfirler, çok derin bir sapıklık içindedirler.
4
Ve gönderdiğimiz her rasulü, kavimleri Allah’ın emirlerini daha iyi anlasın diye kendi kavimlerinin diliyle gönderdik. Allah, dilediğini (kendisine gelen hakkı bile bile reddeden kişiyi, adaleti gereği) hakka muvaffak kılmayıp saptırır ve dilediğini (hakkı isteyen kişiyi, ikramıyla) hakka ulaşmaya muvaffak kılar. Muhakkak ki O; (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz’dir, (ٱلۡـحَـكـِيـم) el-Ḥakîm’dir.
(ٱلۡـعَـزِيـز) El-ʿAzîz: Her meselede dilediği gibi hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan, emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandıran ve dilediğini yapmaktan engellenemeyendir.
(ٱلۡـحَـكـِيـم) El-Ḥakîm: Hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandırandır.
5
Andolsun ki Musa’yı da (rasul olduğunu ispat eden) delillerimizle kavmine gönderdik ve ona şunu emrettik: “Kavmine hakkı anlatıp onları karanlıklardan (küfür, şirk, cehalet ve sapıklığın bataklığından) çıkarıp nura (iman, ilim, hidayet ve İslam’ın aydınlığına) ulaştır ve onlara Allah’ın (nimet olarak yardım ettiği) günlerini (Firavun’un eziyet ve işkence yaptığı, erkek çocuklarını öldürüp kadınlarını ise hizmetçi edinmek için sağ bıraktığı felaket günlerini) hatırlat!” Muhakkak ki bunlar, (kendisine isabet eden bütün zorluk ve musibetlere rızamı kazanmak için) çok sabreden ve nimetlerime çok şükreden kullara (yardım edip destek olacağıma dair) apaçık delillerdir.
6
Hani Musa kavmine şöyle demişti: “(Ey İsrailoğulları!) Allah’ın şu nimetini hiç unutmayın: O, sizi şiddetli azaba uğratan Firavun ve ona tâbi olan kavminden kurtarmıştı. Üstelik onlar, erkek çocuklarınızı öldürüp kadınlarınızı (hizmetçi yapmak için) sağ bırakıyorlardı. İşte bunda (kurtarılmanızda), yüce olan Rabbinizden (şükredip yalnız O’na ibadet edenler ile nankörlük edip O’na şirk koşanları muvahhidlere belli eden) büyük bir imtihan vardır.”
7
Musa onlara şöyle dedi: “Rabbinizin size açık bir şekilde bildirdiği ‘Eğer (verdiğim nimetlerden dolayı) şükrederseniz (emirlerimi yerine getirip yasaklarımdan uzak durursanız) muhakkak ki size nimetlerimi daha da artırırım. Eğer nimetlerimi inkâr ederseniz (şükretmez, emirlerime itaat etmez ve yasaklarımdan uzak durmazsanız) bilin ki nimetlerime nankörlük yapanlara azabım çok şiddetlidir.’ sözünü de hatırlayın!”
8
Musa (kavmine) şunu da söylemişti: “Eğer siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi Allah’ı inkâr etseniz (Allah’ın emirlerine karşı gelip yasaklarını ihlal etseniz) bilin ki (bu küfrünüzün zararı sizedir, O’na hiçbir zarar veremezsiniz çünkü) Allah (غَـنِـيّ) Ğaniyy’dir, (حَـمِـيـد) Ḥamîd’dir.”
(غَـنِـيّ) Ğaniyy: Hiçbir şeye muhtaç değildir; varlığı ve varlığının devamı için her şey O’na muhtaçtır.
(حَـمِـيـد) Ḥamîd: Sahip olduğu güzel isimlerinden, mükemmel sıfatlarından ve yaptığı fiillerden dolayı hamdedilip övülmeyi hak edendir.
9
(Ey kendilerine hak apaçık bir şekilde geldikten sonra onu reddeden kâfirler!) Sizden önceki Nuh kavmi, (Hud kavmi) Âd, (Salih kavmi) Semûd ve sayılarını yalnız Allah’ın bildiği, bunlardan sonra gelen kavimlerin (helak) haberi size ulaşmadı mı?! Rasulleri, onlara (kendilerinin Allah tarafından gönderildiğini ispat eden) apaçık delillerle gelmişlerdi. Fakat onlar, (öfkelerinden dolayı) ellerini (ısırmak için) ağızlarına götürmüşlerdi ve rasullerine şöyle demişlerdi: “Bilin ki biz, getirdiğiniz şeyleri reddediyoruz ve bizi çağırdığınız şeylere karşı çok derin bir şüphe içindeyiz.”
10
Rasulleri de onlara şöyle cevap vermişti: “Gökleri ve yeri örneksiz yaratan Allah hakkında (O’nun birliği ve ibadetleri yalnız O’na yapmak gerektiği konusunda) şüphe mi var?! Hâlbuki O, işlediğiniz günahların bir kısmını affetmek için sizi (hak) dinine (gerçek imana ve itaate) davet etmekte ve sizi (küfür, şirk ve günahlarınızdan dolayı hemen cezalandırmayıp) tayin edilmiş ecelinize kadar dünyada yaşatmaktadır.” (Hakka bile bile karşı gelen inatçı) Kâfirler de rasullerine şöyle dediler: “Siz (melek değil) bizim gibi bir beşersiniz (bize hiçbir üstünlüğünüz yoktur). Bizi, babalarımızın tapmış olduğu şeylerden uzaklaştırmak istiyorsunuz. Öyleyse (rasul olduğunuza ve doğru söylediğinize dair) bize apaçık bir delil getirin!”
11
Rasulleri de onlara şöyle cevap verdi: “Evet! Elbette biz (melek değil) ancak sizin gibi bir beşeriz. Fakat Allah, kullarından dilediğine nimet verip ikram eder (onu diğer kullarından üstün kılıp rasul olarak gönderir). Biz, Allah’ın izni olmadıkça bizden istediğiniz delili getiremeyiz (delil getirmek Allah’a aittir). Ve mu’minler ancak Allah’a tevekkül ederler (her durumda O’na güvenip O’ndan yardım isterler, O’nun kaza ve kaderine rıza gösterip hükmüne teslim olurlar).”
12
“Ve Allah bizi en doğru yola (hakka) muvaffak kılmışken sadece O’na tevekkül etmekten bizi engelleyen ne var ki ya da mazeretimiz ne olabilir ki?! (Ey hakkı bile bile reddeden müşrikler!) Bilin ki sizin bize yaptığınız eziyetlere (alay, yalanlama ve işkencelere) sonuna kadar sabredeceğiz. Tevekkül edenler, her konuda sadece Allah’a tevekkül etmekte sebat etsinler (her durumda O’na güvenip O’ndan yardım istesin, O’nun kaza ve kaderine rıza gösterip hükmüne teslim olsunlar).”
13
(Rasulleri tevhide çağırdığında onları bile bile yalanlayan) Kâfirler de rasullerine şöyle dediler: “Sizi ya topraklarımızdan çıkarırız ya da davet ettiğiniz dinden dönüp bizim milletimize (dinimize) tâbi olursunuz.” Bunun üzerine Rableri, rasullerine şöyle vahyetti: “Muhakkak ki biz, zalimleri (küfür ve şirk üzerinde ısrar edip rasullerini yalanlayan ve emirlerime karşı gelenleri) helak edeceğiz.”
14
“Ve ey rasullerim! Zalimleri helak ettikten sonra mutlaka sizi ve size tâbi olanları, onların yerlerine yerleştireceğiz. İşte (zalimleri helak edip yerlerine mu’minleri yerleştireceğime dair) bu vâdim; kudretimin azametini, dilediğim her şeye kadir olduğumu ve gizlisiyle açığıyla her şeyi bildiğimi bilip inanan ve kıyamet gününün hesabından korkanlar içindir.”
15
Ve rasullerimiz Allah’tan, düşmanlarına karşı muzaffer olmayı istediler. Böylece Allah’a ve rasulüne karşı kibirlenerek inat edip apaçık delillere rağmen bile bile hakkı reddeden ve ona boyun eğmeyenler hüsrana uğradılar.
16
Allah’a karşı kibirlenerek inat edip apaçık delillere rağmen bile bile hakkı reddeden her zalim bilsin ki (kıyamet gününde) cehennemi, önünde kendisini bekler bir vaziyette bulacaktır ve orada (susuzluğunu gidermek için cehennemliklerin vücudundan çıkan) irinden içirilecektir.
17
(Bile bile hakkı reddedip kendisine gelen rasulü yalanlayan) Zalim, cehennemde (susuzluğunu gidermesini umduğu) irini her içmek istediğinde (çirkin tadı, kötü kokusu ve şiddetli sıcaklığından dolayı) onu iğrenerek zorlukla yutmaya çalışır ve (şiddetli azaba uğratıldığından dolayı) ona her taraftan ölüm gelir; fakat (azabı devamlı tatması için asla) ölmeyecektir. Ve önünde onu, tattığı bu azaptan daha şiddetli olan başka bir azap bekleyecektir.
18
Rablerini (ve tevhide çağıran rasullerini bile bile) inkâr edenlerin (dünyada) yaptıkları (iyi) amellerin (kıyamet günündeki) misali; fırtınalı bir günde şiddetli esen rüzgârın (hiçbir eseri kalmayacak şekilde) savurup (her yere) dağıttığı kül gibidir. İşte bu inkârcılar, (dünyada) yaptıkları (iyi) amellerden dolayı (kıyamet gününde) hiçbir sevap elde edemeyeceklerdir (çünkü bu amellerini tevhid üzere değil, şirk üzere oldukları hâlde yapmışlardı). Tevhid ve gerçek iman temeli üzerine yapılmayan böyle iyi bir amel, haktan çok uzak bir ameldir (hiçbir sevabı yoktur).
19
Ey (aklını kullanan) insan! Allah’ın gökleri ve yeri hak ile (boşu boşuna, rastgele, oyun olarak veya sebepsiz değil; bir hikmet ve düzenle, birliğini ve ibadetleri yalnız kendisinin hak ettiğini apaçık gösteren bir delil olarak) yarattığını görmüyor musun?! O, dilerse hepinizi yok eder ve yerinize (sadece kendisine ibadet edip hiçbir şeyi şirk koşmayan) yeni bir halk yaratır (bu, O’na kolaydır).* [ Not: Allahu Teâlâ için “Bu daha kolaydır yani diğerinden daha kolaydır.” denilmez çünkü Allahu Teâlâ için hiçbir şey zor değildir, O’nu hiçbir şey aciz kılmaz. Allahu Teâlâ için “Bu iş zordur, bu iş kolaydır; bu iş daha zordur, bu iş daha kolaydır.” diye sözler kullanılmaz. Bunlar ancak yaratılanlar hakkında ya da insanların meseleyi daha iyi anlaması ve ne kadar çelişkide olduklarını anlatmak için onlara hücceti ikame etmede kullanılır. Yoksa Allahu Teâlâ hakkında bu asla söz konusu olamaz. Kulların sıfatlarına kıyas ederek Allahu Teâlâ’ya sıfat vermek çok büyük bir yanlıştır. Çünkü Allahu Teâlâ hiçbir konuda, hiçbir şekilde yarattıklarına benzemez. Bu, eş-Şûrâ: 11 ayetinde sabittir. ]
20
Ve biliniz ki Allah, hepinizi yok edip yerinize başka bir halk yaratmaktan asla aciz değildir (çünkü O, dilediği her şeye kadirdir; hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz).
21
(Dünyada hak kendilerine apaçık geldiği hâlde onu bile bile inkâr eden) Kâfirlerin hepsi (kıyamet gününde) kabirlerinden çıktıktan sonra onlardan tâbi olanlar, tâbi olduklarına (Allah’a, rasulüne ve hakka karşı kibirlenen elebaşlarına) şöyle derler: “Dünyada iken her konuda size tâbi olduk (küfrü, şirki ve zulmü emrettiğinizde itaat ettik; rasullere, hakka ve dinin emirlerine bağlanmayı yasakladığınızda da uyduk). Şimdi başımıza gelen Allah’ın bu azabından herhangi bir şeyi bizden defedebilecek misiniz?” Tâbi oldukları elebaşları da onlara şöyle cevap verirler: “Eğer Allah bize bu azaptan kurtulmak için bir yol göstermiş olsaydı muhakkak biz de onu size bildirirdik. Şimdi bu azaba tahammül etmeyip sızlanıp bağırsak da ona sabretsek de bizim için aynıdır; bu azaptan kurtuluş yoktur.”
22
(Ahiret gününde, kullar hakkında) Hüküm verilip de cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme girince Şeytan (İblis, cehennemliklere) şöyle der: “Şüphesiz ki Allah, size hak olan bir vaîd* söyledi ve onun gerçekleştiğini gördünüz. Ben ise size bâtıl ve yalan olan bir vâdde* bulundum, onun da yalan olduğunu gördünüz. Fakat şu var ki (dünyada) küfrü, şirki ve günahı seçip işlemeniz için sizi zorlamadım çünkü buna gücüm yok. Ben ancak şirki, küfrü ve günahı size süslü gösterip ona davet ettim. Siz ise (akıl sahibi olduğunuz hâlde kendi ihtiyarınızla) bana tâbi olmaya koştunuz. (Hak size apaçık geldiği hâlde kendi ihtiyarınızla küfrü ve şirki seçtiğiniz için cehenneme girdiniz.) O hâlde (bundan dolayı) beni kınamayın, ancak kendinizi kınayın! (Çünkü kınanmayı hak eden kendi nefislerinizdir.) Ve bilin ki ne ben başınıza gelen azabı sizden defedebilirim ne de siz bana gelen azabı benden defedebilirsiniz. Ben, dünyada beni Allah’a ortak koşmanızı kesinlikle reddediyorum (çünkü Allah’ın hiçbir konuda ortağı olmadığına inanmaktayım). Muhakkak ki (şirk koşarak nefsine zulmeden) zalimleri (kıyamet gününde) bekleyen çok can yakıcı azap vardır.” [ Not: Vaîd; azapla korkutmaktır.
·Vâd; mükâfaat için söz vermektir. ]
23
Ve iman edip (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmederek) salih ameller (Allah için ve istediği şekilde ameller) işleyenler, sarayları ve ağaçları altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirilir ve orada Rablerinin izniyle ebedi olarak kalacaklardır. Orada birbirleri ile (veya meleklerle) karşılaştıklarında birbirlerine olan selamı, “Esselamu aleykum!”dur.
24
Ey rasulüm! Allah’ın tayyib (güzel ve temiz) olan kelimeye (La ilahe illallah kelimesine) nasıl misal getirdiğini (kalp gözüyle) görmedin mi?! Tayyib olan kelimenin (tevhid kelimesinin) misali; kökü çok derinlere ulaşıp yerde iyice sabitlenmiş ve dalları göğe yükselmiş olan tayyib ağaç (hurma ağacı) gibidir.
25
Bu tayyib (güzel ve temiz) olan ağaç, her zaman Rabbinin izniyle (kendisinden istifade edilen) ürünler verir.* İşte Allah insanlara böyle misaller verir, olur ki (hakkı) hatırlar ve ibret alıp istifade ederler. [ Not: Tevhid kelimesinin sahibine fayda verebilmesi için aynı şekilde derinlere yani kalplere yerleşmesi ve dallarının göğe yükselmesi yani hayatın buna göre düzenlenmesi gerekir. ]
26
Habis (kötü ve faydasız) olan kelimenin (küfür ve şirkin) misali ise kökünden sökülüp yere devrilmiş olan ve bu sebeple ayakta durma imkânı bulunmayan kötü ağaç gibidir (böyle bir ağaç nasıl faydasız ise küfür ve şirkin de ne dünyada ne de ahirette bir faydası olur).
27
Allah, gerçek manada iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette (kabir sorgusunda ve hesap gününde), sağlam olan tevhid kelimesi (La ilahe illallah) ile iman üzerinde sabit kılar. Zalimleri (küfür ve şirk üzerinde inatla ısrar edenleri) ise (adaletiyle) hidayete muvaffak kılmayıp hak yoldan uzaklaştırır. Muhakkak ki Allah dilediğini yapar.
28
Ey rasulüm! Allah’ın kendilerine verdiği nimete karşılık (şükretmeleri, gerçek imana ve yalnız O’na ibadete yönelmeleri gerekirken) nankörlük edenleri (küfür ve şirkte ısrar edip rasulleri yalanlayanları) görmüyor musun? Sonunda kavimlerinden kendilerine (küfür ve şirkte) tâbi olanları helak yurduna sürüklediler.
29
Kavimlerini sürükledikleri helak yurdu ise (içinde ebedi kalacakları) cehennemdir. Orası ne kötü kalınacak yerdir!
30
Allah’ın nimetini küfürle değiştiren bu kâfir ve müşrikler, kendilerine tâbi olanları Allah’ın yolundan (tevhidden) uzaklaştırmak için O’na denk ve benzerler uydurup ortaklar koştular. Ey rasulüm! Onlara de ki: “(Dünyada) Sahip olduğunuz nimetlerden biraz daha faydalanıp mutlu olun bakalım! Muhakkak ki (kıyamet gününde) döneceğiniz yer ateş olacaktır.”
Sonraki 22 ayet →