1
1,2. Güneş’e ve onun kuşluk vaktindeki aydınlığına, o aydınlığı (geceleyin) yansıtan aya,¹
1 Bu âyet, “o (güneşi) takip eden aya,” şeklinde de tercüme edilebilir. Konu ile ilgili olarak Bk. (Yûnus: 5)
2
1,2. Güneş’e ve onun kuşluk vaktindeki aydınlığına, o aydınlığı (geceleyin) yansıtan aya,¹
1 Bu âyet, “o (güneşi) takip eden aya,” şeklinde de tercüme edilebilir. Konu ile ilgili olarak Bk. (Yûnus: 5)
3
Karanlığın (gizlediklerini)¹ açıp ortaya çıkaran gündüze,
1 (جَلَّاهَا)’nın sonundaki zamir, karanlıktan kinâyedir.
4
Onu karanlığa boğmaya başlayan geceye,
5
Gökyüzüne ve onun yaratılışına,
6
Yeryüzüne ve onun düzenlenişine,
7
İnsana ve onun biçimlendirilmesine,¹
1 Bu üç âyetteki (مَا)’lar mastariyye olarak tercüme edilmiştir. Ayrıca bu (مَا)’lar, mevsule olarak (مَنْ) anlamında da kullanılabilir. (Bk. Nisâ: 3, 22, Beled: 3) O zaman tercüme; “yaratana, düzenleyene ve biçimlendirene,” şeklinde olur. Ancak Allah hakkında “şey” tabirinin kullanılması zahire uymaz gibi görünür. Bundan dolayı birçok müfessir bunu mastar “ma”sı kabul ederek tefsir edileceği görüşüne varmışlardır.
8
Sonra da onun gönlüne, kötülük ve iyilik yapma kabiliyetini verene yemin olsun ki,¹
1 İlham: Bir şeyi bir defada yutturmak, bir manayı gönüle yerleştirmek demektir. Fücur; hak yoldan çıkmak, edepsizlik etmek, Takva ise, nefsi edepsizlikten kurtarmak ve korunmak demektir. Peygamberler dışındaki bazı kimselere Allah’ın zaman zaman gönderdiği ve din adına bir hüküm ifâde etmeyen, bir tür vahiydir. “Arıya vahiy” ise Allah’ın onu gizli bir şekilde terbiye ederek ona, o his ve sanatı mükemmel bir şekilde öğretmesi, demektir. Bütün varlıklardaki, bugün içgüdü denilen şey de aslında, Allah’ın arıya vahyi gibi, o varlığa bir vahyidir. (Nahl: 68) “Bir nefse fücurunu ve takvasını ilham etmek”; fücurun, nefse zarar vermek, takvanın nefsi korumak olduğunu duyurmak ve fücur olan işlerden sakınıp takva olan işleri yaparak korunmak lâzım geldiğini ilham etmek demektir. Bu ilham, fıtrî olarak her nefis için geçerlidir ve insan aklıyla bunları bilemez. (Elmalılı) Allah’ın, Peygamberlerle bunları bize kolayca öğretmesi, bizim için büyük bir lütuftur. Her ne kadar mutasavvıflarca bu ayet, “nefs-i mülhimeye” delil olarak gösterilirse de böyle bir nefis tasnifi tamamen keyfidir.
9
9,1. Gönlünü (kötülüklerden) temizleyen¹ kimse, kesinlikle muradına erecektir. Ve onu kirleten kimse de kesinlikle perişan olacaktır.
1 Tezkiye: Zekâtın aslı olan “zekâ” fiilinin tef’il kalıbından gelmiş şeklidir. Temizlenmek, büyütmek ve temize çıkarmak anlamlarına gelir. Nefsi tezkiye ise: “onu kirletecek küfür, cehalet ve ahlâksızlıktan temizleyerek, îman, irfan ve güzel ahlâkla terbiye edip, çevresine îman ve ameliyle örnek olmak demektir. Yoksa onun, son derece feyizlendiğini sanarak temize çıkarmak ve övmek değildir. Bu şekilde nefsi temizleme tabiri olan tezkiye başlıca üç mânâda kullanılır: 1. Onu kirletecek küfür, cehalet, kötü duygular, yanlış inançlar, fena huylar gibi kötü şeylerden temizlemek. 2. Temizleyip koruyarak iman, ilim, irfan, iyi duygular, ilâhî ahlâk, takva özellikleriyle terbiye edip çevresine hayır ve bereket yayacak şekilde feyizlendirmektir. 3. Nefsi tezkiye etmek; nefsin temiz olduğunu takdir veya son derece feyiz alıp gelişmiş olduğuna hükmetmek suretiyle temize çıkarmak, övmek mânâsına gelir. İnsanın bu mânâ ile nefsini tezkiye etmeğe hakkı yoktur. Henüz akıbetini görmeyen ve kaderin sırrını bilmeyen insan için böyle bir iddia ile böbürlenme gurur ve cehalet ile alçalmadır. Allahu Teâlâ, “Nefsinizi temize çıkarmayın. Allah, günahlardan korunanı en iyi bilendir.” (Necm: 32) buyurarak insanları kendilerini temize çıkarmaktan nehyetmiştir. Onun için bu mânâ düşünülecek olursa bu ayeti, “ancak Allah’ın temize çıkardığı nefis kurtuluşa erdi” diye anlamak gerekir. Bir kimsenin kendisini, kusursuz, hiç günahsız ve tertemiz kabul ederek övünmesi bu ayetle yasaklanmıştır. Zira insanın, farkında olmadığı birçok kusuru bulunabilir. Hz. Yusuf (a.s) bile: “Ben, yine de nefsimi temize çıkarmıyorum, çünkü Rabbimin rahmet etmesi dışında nefis, kesinlikle kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim, gerçekten çok bağışlayıp çok esirgeyendir” demiştir. (Yusuf: 53)
10
9,1. Gönlünü (kötülüklerden) temizleyen¹ kimse, kesinlikle muradına erecektir. Ve onu kirleten kimse de kesinlikle perişan olacaktır.
2 Tezkiye: Zekâtın aslı olan “zekâ” fiilinin tef’il kalıbından gelmiş şeklidir. Temizlenmek, büyütmek ve temize çıkarmak anlamlarına gelir. Nefsi tezkiye ise: “onu kirletecek küfür, cehalet ve ahlâksızlıktan temizleyerek, îman, irfan ve güzel ahlâkla terbh ile oraya gireceği hale de işaret olmasıdır. 3. Allahu Teâlâ gökler
11
11,12. Semûd (toplumu) içlerinden en azgını ileri atılınca, ta baştan (ona engel olmayarak) Hakk’ı yalanlamıştı.¹
1 Semûd Kavmi için Bk: (A’raf: 73)
12
11,12. Semûd (toplumu) içlerinden en azgını ileri atılınca, ta baştan (ona engel olmayarak) Hakk’ı yalanlamıştı.¹
1 Semûd Kavmi için Bk: (A’raf: 73)
13
Allah’ın Elçisi (Salih) onlara: “Allah’ın devesini ve onun su nöbetini gözetin.”demişti.
14
Fakat onlar, onu yalanlayıp deveyi öldürünce Rableri de onların günâhlarını başlarına hiç birini ayırt etmeden geçiriverdi.
15
O, (Allah) yaptığı işin sonucundan korkmaz.¹
1 Yani Allah verdiği cezanın sonundan, acaba sonunda bir zarar veya sorumluluk gelir mi? diye endişe edecek değildir. O, sonunda yaptıklarının hesabını vermeğe mecbur olan ve ona göre verdiği cezalarda, ettiği azaplarda akibetinden korkması lazım gelen yaratılmış hükümdar ve hâkimlere benzemez. Çünkü Onun üstünde Onu sorumlu tutacak, Ona bir zarar verebilecek hiçbir kuvvet ve kudret yoktur. O hakkın kendisidir. Her şeyi yapmaya kendiliğinden layıktır ve her ne yapsa hakkıdır. Bütün mülk Onun olduğu için mülkünde “Dilediğini yapan” (Hud: 107) ve “yaptığından mesul olmaz.” (Enbiya: 23) bir Zat olarak dilediğini yapar, kimsenin karşı çıkma ve karışmaya hak ve selahiyeti olmadığı gibi zerrece bir zarar verebilme ihtimali de yoktur. (Elmalılı) Bu âyet; “(Salih) ise, o helâkin sonucundan asla korkmuyordu.” diye tercüme edilebilir. Bk. (A’raf: 73, Hûd: 64, Şuara: 155)