1
1,2. Hayır! (Artık başka söze lüzum yok!) Şu beldeye,¹ şu senin içerisinde oturduğun² beldeye yemin ederim.
1 Beled / belde: Sınırlı, belli ve içinde bulunanların toplanma ve oturmalarıyla etkilenen yere denir. Şehre belde denilmesi de bunun içindir. İmar edilmemiş, bayındır olmayan çöle belde denilmesi, vahşi hayvanların mekânı; toprağa belde denilmesi, haşere ve böceklerin mekânı; mezarlığa belde denilmesi de ölülerin mekânı olmalarından dolayıdır. Bu bilgilerden anlaşılır ki Mekke-i Mükerreme’ye “el-Beled” denilmesi, “Şüphesiz bütün âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak, insanlar için (yeryüzünde) kurulan ilk ev, Bekke’dekidir. İbrahim’in makamı olan orada, apaçık mûcizeler vardır…” (Âlu İmran: 96-97) ayetleri gereğince Beyt-i Atik olan Kâbe-i Muazzama, âlemin bir fazilet yurdu olarak hürmet ve saygıyla tanınması vacip, mübarek, bilinen bir şehir olduğuna işarettir. 2 Hıll: Kelime olarak “haram, harem, ihram” karşılığı olarak sıfat veya isimdir. Terim olarak ise, Mekke’de harem bölgesinden dışarıda kalan yer, o helal yerde bulunmak, ihramdan çıkmak veya ihramdan çıkan ve yeminin sorumluluğundan çıkan manalarına gelir ki asıl manası bir “serbestlik” ifade eder. Bir şeyin üzerine inmek, konmak manasına olabildiği de söylenmiştir. Burada muhatap olan Hz. Peygamber (s.a.v)’in bir vasfı olduğu açıktır. Bu da başlıca üç manada düşünülebilir. 1. Bir yere inmek, konmak manası öne alınırsa: Allah Beled-i Haram’a yemini Hz. Peygamber (s.a.v)’in ona girmesi ile kayıtlamıştır ki bunda peygamberin faziletinin büyüklüğünü gösterme ve bir yerin şerefinin, o yerde bulunanların şerefi ile olduğunu bildirme mânâsı vardır. (Beydâvî) 2. Hıll’in, bir yere inmek manasına gelen hulul kökünden türetilmiş bir sıfat olması sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.v)’in oradan hicret edip de daha sonra fetih ile oraya gireceği hale de işaret olmasıdır. 3. Allahu Teâlâ gökleri ve yeri yarattığı gün Mekke’yi haram kıldı. O, kıyamet kopana kadar da haramdır. Bundan dolayı onun ağacı budanmaz, otu biçilmez, avı ürkütülmez, sokağında bulunup alınan ve sahibi belli olmayan şey, onu araştırıp sorandan başkasına helal olmaz.
2
1,2. Hayır! (Artık başka söze lüzum yok!) Şu beldeye,¹ şu senin içerisinde oturduğun² beldeye yemin ederim.
1 Beled / belde: Sınırlı, belli ve içinde bulunanların toplanma ve oturmalarıyla etkilenen yere denir. Şehre belde denilmesi de bunun içindir. İmar edilmemiş, bayındır olmayan çöle belde denilmesi, vahşi hayvanların mekânı; toprağa belde denilmesi, haşere ve böceklerin mekânı; mezarlığa belde denilmesi de ölülerin mekânı olmalarından dolayıdır. Bu bilgilerden anlaşılır ki Mekke-i Mükerreme’ye “el-Beled” denilmesi, “Şüphesiz bütün âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak, insanlar için (yeryüzünde) kurulan ilk ev, Bekke’dekidir. İbrahim’in makamı olan orada, apaçık mûcizeler vardır…” (Âlu İmran: 96-97) ayetleri gereğince Beyt-i Atik olan Kâbe-i Muazzama, âlemin bir fazilet yurdu olarak hürmet ve saygıyla tanınması vacip, mübarek, bilinen bir şehir olduğuna işarettir. 2 Hıll: Kelime olarak “haram, harem, ihram” karşılığı olarak sıfat veya isimdir. Terim olarak ise, Mekke’de harem bölgesinden dışarıda kalan yer, o helal yerde bulunmak, ihramdan çıkmak veya ihramdan çıkan ve yeminin sorumluluğundan çıkan manalarına gelir ki asıl manası bir “serbestlik” ifade eder. Bir şeyin üzerine inmek, konmak manasına olabildiği de söylenmiştir. Burada muhatap olan Hz. Peygamber (s.a.v)’in bir vasfı olduğu açıktır. Bu da başlıca üç manada düşünülebilir. 1. Bir yere inmek, konmak manası öne alınırsa: Allah Beled-i Haram’a yemini Hz. Peygamber (s.a.v)’in ona girmesi ile kayıtlamıştır ki bunda peygamberin faziletinin büyüklüğünü gösterme ve bir yerin şerefinin, o yerde bulunanların şerefi ile olduğunu bildirme mânâsı vardır. (Beydâvî) 2. Hıll’in, bir yere inmek manasına gelen hulul kökünden türetilmiş bir sıfat olması sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.v)’in oradan hicret edip de daha sonra fetih ile oraya gireceği hale de işaret olmasıdır. 3. Allahu Teâlâ gökleri ve yeri yarattığı gün Mekke’yi haram kıldı. O, kıyamet kopana kadar da haramdır. Bundan dolayı onun ağacı budanmaz, otu biçilmez, avı ürkütülmez, sokağında bulunup alınan ve sahibi belli olmayan şey, onu araştırıp sorandan başkasına helal olmaz.
3
Ve yemin olsun babaya ve çocuğuna.¹
1 Bu baba ve çocuğu; Âdem ve zürriyeti, İbrahim ve oğlu İsmail, Hz. Peygamber ve ümmeti veya her baba ve oğlu olabilir. Doğrusunu Allah bilir.
4
Gerçekten Biz insanı, sıkıntılarla (mücadele etmesi için) yarattık.
5
(O insan) kendisine karşı kimsenin, asla güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?
6
Ve: “Ben, yığınla mal yok ettim.” diyor.¹
1 Burada “sarf” yerine “ihlak” fiilinin kullanılması, onların harcamalarının boşa gittiğine işaret olabilir.
7
(Yoksa) kendisini bir görenin olmadığını mı zannediyor?¹
1 Bu soru iki şekilde anlaşılabilir: 1. Bu bir korkutmadır. O, yok ettim, harcadım diye mağrurlandığı malı sarf ederken o insanı kimse görmedi mi zannediyor da öyle övünmek istiyor? Kuşku yok ki harcayıp yok ettiyse onu Allah mutlaka görmüştür. 2. Bu, harcama iddiasını yalanlamaktır. Yani böyle diyen o kimse yalan söylüyor, bir şey sarf etmediği halde birçok mal yok ettim diye yalan ile övünüyor. Allah onun ne yaptığını, sarf edip etmediğini görmedi mi zannediyor da öyle yalanı ile övünüyor? Hayır, hiç kimse görmediyse Allah onu görmüştür.
8
8,9. Biz o (insana) iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi?
9
8,9. Biz o (insana) iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi?
10
Biz ona (hak ve bâtıl olmak üzere) iki yol¹ göstermedik mi?
1 Necd: sînede tümsekliği ve süt yolu olması sebebiyle meme ve mecâzen, hayır ve şer olmak üzere iki yol, anlamlarına gelir. Bu âyet, “Biz o (insana anasının) iki memesini hediye, etmedik mi?” diye tercüme edilebilir.
11
Fakat o, çetin yokuşa göğüs geremedi.¹
1 Akabe: engin bir vadiden yüksek bir dağa doğru çıkan sarp yokuş demektir. İktihâm ise, hız ve baskı ile bir şeye atılmak, saldırmak, kahramanlıkla hücum etmektir. Yani o yüksek gayeye ermek için çıkılması gereken o sarp ve çetin yokuşa göğüs verip de onun zorluklarını yenmek üzere ona kendini atacak bir kahramanlık, bir yiğitlik gösteremedi.
12
Bu çetin yokuşun tam gerçekliğini sana (Allah’tan başka) kim bildirebilir ki?
13
O, köle azat etmek, ¹
1 Rakabe: Bilindiği gibi “rakabe” boyun demek olup “zikr’ul-cüz iradet’ül-kül” yoluyla mecaz olarak, “hürriyetini kaybetmiş esir veya köle” anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla “fekkü rakabe”, esirlik bağıyla bağlanmış bir boynu, bir kimseyi esaretten kurtarıp hürriyete kavuşturmaktır. Bunun en basit misali köle azat etmek olup fazileti çoktur. Rasulullah (s.a.v): “Her kim bir mü’min köleyi azat ederse, Allah onun her uzvuna karşılık azat edenin bir uzvunu cehennem ateşinden azat eder. Hatta üreme uzvuna karşılık üreme uzvunu ateşten azat eder” buyurdular. (Buharî, Müslim, Tirmizi) Bir ferdi hürriyete kavuşturmak böyle büyük bir fazilet ve kahramanlık olunca bir toplumun hürriyetini kurtarmanın ne büyük bir kahramanlık olacağını unutmamalı. “Fekk-i rakabe”nin başka bir mânâsı daha vardır ki, o da, “her nefsin kurtuluşu kazancına bağlı olduğu için insanın iyi amelleri kazanarak kendisini cehennem azabından kurtarması” demektir.
14
14,15,16. Veya bir kıtlık gününde yakınında olan bir yetimi veya açlıktan kıvranan¹ yoksulu doyurmak,
1 Metrabe: Toprak mânâsına gelen “türab”tan mimli mastar olup, “topraklanmak” demektir. Ancak bu kelime kinâye olarak, “açlığın şiddetinden toprak yalayan fakir” anlamında kullanılmaktadır. (Kurtubî)
15
14,15,16. Veya bir kıtlık gününde yakınında olan bir yetimi veya açlıktan kıvranan¹ yoksulu doyurmak,
1 Metrabe: Toprak mânâsına gelen “türab”tan mimli mastar olup, “topraklanmak” demektir. Ancak bu kelime kinâye olarak, “açlığın şiddetinden toprak yalayan fakir” anlamında kullanılmaktadır. (Kurtubî)
16
14,15,16. Veya bir kıtlık gününde yakınında olan bir yetimi veya açlıktan kıvranan¹ yoksulu doyurmak,
1 Metrabe: Toprak mânâsına gelen “türab”tan mimli mastar olup, “topraklanmak” demektir. Ancak bu kelime kinâye olarak, “açlığın şiddetinden toprak yalayan fakir” anlamında kullanılmaktadır. (Kurtubî)
17
Sonra da îman ederek birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine merhameti öğütleyenlerden olmaktır.
18
İşte bunlar, defterleri sağ tarafından verilen (şerefli) kimselerdir.
19
Âyetlerimizi inkâr edenler ise defterleri sol taraflarından verilen (uğursuz) kimselerdir.
20
İşte onlara, (kapıları) üzerlerine kilitlenecek¹ bir (cehennem) ateşi vardır!
1 Mü’sade: İysâd kökünden ism-i mef’ul (edilgen sıfat fiil) olup “kapatılmış” demektir. Üzerlerine ateşin yakılıp fırın gibi kapısının kapanması, ateşin şiddetli olmasını gerektireceğinden bu onların cehennemdeki azaplarının şiddet ve sonsuzluğundan kinayedir.