Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Tevbe 1 / 129
1
(Bu âyetler) Allah’tan ve Peygamberinden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere resmî bir tebliğdir.¹ Bu sûrenin başında “besmele” olmamasının sebebi, Enfâl sûresinin devamı olduğundan dolayıdır, diyenler varsa da bu rivâyetler çok kuvvetli değildir ve bu sûre başlı başına ayrı bir sûredir. Bu sûrenin başında “besmele”nin nâzil olduğunu, yazdırıldığını ve okunmasının câiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak bu “besmele çekilmemesi”, sadece sûrenin başlangıcı için geçerlidir. Bölümlerinde “besmele çekilmesi” câizdir. (Elmalılı) Abdullah b. Abbas, Ali b. Ebi Talib’e: “Niçin Tevbe Sûresi’nin başında “Besmele” yazılmadı diye sordum: ‘Çünkü Besmele bir emandır. Bu sûre ise kılıç ve savaş emri ile nazil ol¬muştur. Onda eman diye bir şey yoktur.’ buyurdu.” demiştir. Süfyan b. Uyeyne de: “Bu sûrenin baş tarafına Besmele’nin yazılmayış sebebi, besmelenin rahmet oluşundan dolayıdır. Rahmet ise bir eman¬dır. Bu sûre münafıklar hakkında ve kılıç ile inmiştir. Münafıklar için emana gerek yoktur.” demiştir. (Kurtubi) Bu konuda Razi: “Peygamber (a.s) bu sûrenin başında besmele’yi yazdırmadığı için, ashâbı da tabiin de bu sûrenin başına besmele yazmamışlardır.” der. 1 Berae: Ültimatom, ferman ve resmî tebliğ, demektir. Bu sûrenin ilk bölümü H. 9. senenin Zilkade ayında nâzil olmuştur. Mekke Hicretin 8. senesinde fethedildi. Attab b. Üseyd Mekke valisi idi. 9. sene Hz. Peygamber (s.a.v) Tebük Seferinden döndükten sonra Hz. Ebû Bekir’i hac emiri olarak tayin etti. Hac kafilesinin hareketinden sonra bu sûre nâzil oldu. Hz. Peygamber (s.a.v), Hz. Ebû Bekir başkanlığında Kâbe’ye giden hacılara bu âyetleri duyurmak üzere Hz. Hz. Ali’yi kendi devesi olan “abda” ya bindirerek gönderdi. Hz. Ali yaklaşınca, Hz. Ebû Bekir Peygamberimizin devesinin sesini işitti ve bu Rasulullah’ın devesinin sesi deyip durdu. Hz. Ali yanlarına gelince ona: “Emîr mi misin yoksa memur musun?” diye sordu. Hz. Ali: “memurum” dedi ve yürüdüler. Hz. Ebû Bekir, Arafat’ta hutbeyi okudu ve insanlara haccın kurallarını söyledi. Hz. Ali de bayramın birinci günü Cemre-i Akabe yanında ayağa kalktı ve: “Ey İnsanlar! Ben size Rasulullah’ın elçisiyim” dedi. İnsanlar: “Ne ile emrolundun?” dediler. Hz. Ali, otuz veya kırk âyet okudu ve: “Şu dört şey ile emrolundum. Bu seneden sonra bu Beyt’e müşrikler yaklaşmayacak, kimse Beyt’i çıplak tavaf etmeyecek, mü’minden başkası Cennete girmeyecek, her ahid sahibine ahdi tamamlanacak” dedi. Ve bu âyetler hacca gelen tüm insanlara duyuruldu. Bu sûrede ferman buyrulan “anlaşmaların bozulması hususu” (Enfâl 58) de zikredilen yasaya göre yapıldı. Bu resmi tebliğ: “Ülkenin artık bir “İslâm Devleti” olduğunun, müşriklerin devlet olarak tanınmadığının” resmen ilanı ve bunun nasıl yapılacağının yasasıdır. Bundan sonra müşrikler ya Müslüman olmak ya savaşmak ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardı.
M. Türk 9:1
2
(Ey müşrikler! Bu tebliğden itibaren İslâm) yurdunda dört ay daha dolaşın.¹ Şunu da iyi bilin ki Allah’ı asla âciz bırakamazsınız. Çünkü Allah kâfirleri mutlaka rezil edecektir. 1 Bu dört aylık zaman zarfında savaşa hazırlanmaları, ülkeyi terk etmeleri ya da İslâm’ı kabul edip etmeyecekleri konusunda düşünüp karar vermeleri için müşriklere canlarına ve mallarına dokunulmayacağına dâir garanti verildi.
M. Türk 9:2
3
Ve (bu âyetler) bu en büyük hac¹ gününde Allah’tan ve Peygamberinden insanlara bir ilandır ki; Allah da Rasûlü de müşriklerden uzaktır.² Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer (bundan) yüz çevirirseniz şunu iyi bilin ki, Allah’ı asla âciz bırakamazsınız. (Ey Muhammed!) Kâfirleri acıklı bir azapla müjdele.³ 1 O güne kadar “Umre”ye, “Hacc-ı Asğar” (küçük hac) deniliyordu. Esas hac, ilk defa yapıldığı için bu ifâde kullanılmış olabilir. Buna göre, “Hacc-ı Ekber” (en büyük hac) farz olan hac veya son şeklini almış olan ilk hac, anlamlarına gelebilir. 2 Hz. Osman (r.a) zamanında çoğaltılan Mushaflar, harekesiz ve noktasız olarak yazılmıştı. Fakat Arap olmayanların İslam’a girmeleri ve bunların Arapçaya vakıf olmamaları sebebiyle Kur’an’ı yanlış okuma olaylarına rastlanılır olmuştu. Dolayısıyla Kur’an’ı sağlıklı ve kolay okumayı sağlayacak nokta ve hareke gibi bir takım düzenlemelere gitmek gereği belirmişti. Kur’an’ı ilk defa harekeleme yoluna giden Eb’ul-Esved ed-Düeli’dir. Bu zat başlangıçta Basra valisi Ziyad b. Ebih’den gelen teklifi kabul etmemiş, daha sonra bir şahsın bu ayette yer alan(وَرَسُولُهُ) kelimesini(وَرَسُولِهِ) şeklinde okuduğunu duymuş, hemen vali Ziyad’a başvurarak harekeleme işine girişmiştir. Çünkü bu yanlış harekelemeyle ayetin, “Allah da Rasûlü de müşriklerden uzaktır.” şeklindeki anlamı, “Allah müşriklerden de Rasulünden de uzaktır” şekline dönüşmüştü. 3 Peygamberimizin bu hacca; “müşriklerin katılmaları ve bu hacda bazı eski geleneklerin de bulunması sebebiyle,” iştirak etmediği düşünülebilir.
M. Türk 9:3
4
Ancak müşriklerden sizinle antlaşma yapan sonra da hiç kusur etmeyen ve sizin aleyhinize hiç kimseye arka çıkmayanlar, bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmalarınıza süresi bitinceye kadar uyun. Muhakkak ki Allah, kendisinden hakkıyla sakınanları sever.
M. Türk 9:4
5
Şu mühlet olarak verilen aylar¹ bitince o müşrikleri nerede bulursanız bütün köşe başlarını tutarak onlarla ya savaşın² ya yakalayıp (esir alın) ya da (yurtlarında) hapsedin. Yok, eğer tevbe eder, namazı dosdoğru ve devamlı kılar ve zekâtı da verirlerse (o zaman) onları serbest bırakın. Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir. 1 Burada bahsedilen “Haram Aylar,” savaşın yasaklandığı dört ay değil, ikinci âyetle, müşriklerle savaşmanın, geçici olarak yasaklandığı ve Mekke’yi terk etmeleri için mühlet olarak verilen dört aydır. 2 Bu dört aydan sonra, tamamen harp hali geçerlidir. Bu yüzden onların saldırısını beklemeden, savaşa hazır olun ve onları nerede bulursanız öldürün. Bk. (Nisâ: 89)
M. Türk 9:5
6
Eğer o müşriklerden birisi senden can güvenliği isterse, Allah’ın kelâmını dinleyebilmesi için, onun can güvenliğini sağla. Sonra da onu güvende olacağı bir yere ulaştır.¹ Çünkü bunlar, gerçekten bilgisiz bir toplumdur. 1 Yani, Allah’ın kelamını dinledikten sonra, îman etmezse canı ve malı masun olarak onu, güvende olacağı yere, (vatanına) ulaştır.
M. Türk 9:6
7
O müşriklerin Allah’la ve Onun elçisiyle herhangi bir antlaşması, nasıl mümkün olabilir ki?¹ Ancak, Mescid-i Haram yakınında antlaşma yaptıklarınız,² bunun dışındadır. Bunlar, size karşı dürüst oldukça, siz de onlara karşı dürüst olun. Muhakkak ki Allah kendisinden hakkıyla sakınanları sever. 1 Buradaki soru, inkari olduğu için bu ifâde aslında: “O müşriklerin Allah’la ve Onun elçisiyle herhangi bir antlaşması, kesinlikle yoktur.” demektir. 2 Bunlar; Hudeybiye günü, Rasûlullah ile Kureyş arasında yapılan antlaşmaya dâhil, Kinâne oğullarından olan Bekir oğulları’nın antlaşmaya riâyet edip, sözlerinde duranlarıdır. (Taberî)
M. Türk 9:7
8
(Allah’ın ve Elçisinin onlarla herhangi bir antlaşması) nasıl mümkün olabilir ki? Eğer size karşı onların ellerine bir fırsat geçse onlar, sizin gözünüzün yaşına bakmadıkları gibi sizin kişisel hukukunuzu da gözetmezler.¹ Sadece sizi dillerinin ucuyla hoşnut etmeye çalışırlar, fakat kalpleri bu kadarına bile râzı olmaz. Çünkü onların çoğunun karakteri bozuktur.² 1 Âyetin bu bölümü kelime anlamıyla, “Eğer size karşı onların ellerine bir fırsat geçse onlar, verdikleri sözlerde durmadıkları gibi sizin kişisel hukukunuzu da gözetmezler.” diye de tercüme edilebilir. Âyetin daha iyi anlaşılabilmesi için yukarıda kastedilen anlam verilmeye çalışılmıştır. Zimmet ise, korunması gereken ve zayi edilmesi tazmin edilmesini icap ettiren her hangi bir emir anlamıyla taahhüt ve tazmin etmek demektir. Şer’an bir şahsın leh ve aleyhinde icap ve kabule ehil olması, hak ve vazife ehliyeti anlamına gelir. 2 Onların insanlıkları, sadece dillerinin ucundadır, vefakârlıktan, dostluktan, Müslümanlıktan, insanlıktan, haktan, adaletten bahsederler, îman ve ibâdetten dem vururlar, kandırmak için yeminler eder, Kur’an’ı öper, namaz kılar, hattâ Kâbe’ye bile giderler. Hâlbuki onların kalplerinden geçenlerle, ağızlarından çıkan söz, taban tabana zıttır. Çünkü bunlarda insanlık ve mertlik adına bir şey yoktur. Bunlar asla utanmayan, arlanmayan karaktersiz kimselerdir. Burada “fasık” kelimesi, kök anlamı esas alınarak tercüme edilmiştir.
M. Türk 9:8
9
(Bu karaktersizler) Allah’ın âyetlerini ucuza¹ sattılar ve Onun yolundan hemen dönüverdiler. Onların bu yaptıkları, gerçekten kendilerine ne kadar ağıra mâloldu.² 1 Yani; Allah adına verdikleri sözü, dünyalıklara değiştiler. Zîrâ ahirete göre dünyanın tamamı ucuzdur. 2 Ebû Süfyân b. Harb Peygamberimizin müttefiklerini bırakıp, kendi müttefikleri olan bedevî Araplara bir ziyafet vermiş, onlar da bu ziyafet sebebiyle sözlerinden dönmüşlerdi. (Kurtubî-Taberî)
M. Türk 9:9
10
(Hatta bunlar) bir mü’minin bile gözünün yaşına bakmazlar ve kişisel hukukunu gözetmezler. Bunlar, işte bu kadar zâlim kimselerdir.
M. Türk 9:10
11
(Ama) eğer bunlar tevbe eder, namazı dosdoğru ve devamlı kılar, zekâtı verirlerse işte o zaman dinde kardeşleriniz olurlar. (İşte) Biz, bilip anlamak isteyen bir topluluk için âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklarız.
M. Türk 9:11
12
Eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozar ve dininize tekrar dil uzatmaya kalkarlarsa o küfür öncüleriyle, derhal savaşın. Artık (küfürlerinden) vazgeçinceye kadar onların yeminlerinin de bir anlamı yoktur.¹ 1 Bu âyet; Ebû Süfyân, Hars b. Hişam, Süheyl b. Amr ve İkrime b. Ebû Cehil hakkında nâzil olmuştur. (Esbab-ı Nüzul-Vâhidî)
M. Türk 9:12
13
(Ey mü’minler!) Yeminlerini bozan, Peygamber’i yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik ilk önce size saldırmaya başlayan bir topluma karşı hiç savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer siz (gerçek) mü’minler iseniz, şunu iyi bilin ki Allah kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.
M. Türk 9:13
14
(Ey mü’minler!) Siz onlarla savaşın ki, Allah da sizin ellerinizle onları cezâlandırsın, onları rezil etsin, sizi onlara galip getirsin ve mü’min toplumun gönüllerini ferahlandırsın.
M. Türk 9:14
15
Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin.¹ Böylece Allah dilediğine tevbeyi nasip eder. Gerçekten Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 14 ve 15. âyette İslâm’a göre meşru bir savaşın gayeleri; “kâfirleri cezâlandırmak, rezil-rüsva etmek, Allah’ın yardımına ulaşmak, mü’min gönülleri ferahlandırmak ve kalplerdeki öfkeyi yatıştırmak” olarak açıklanmıştır.
M. Türk 9:15
16
Yoksa siz Allah’ın içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Peygamberinden ve Müslümanlardan başka kimseyi kendisine dost edinmeyenleri, bilip (ortaya) çıkarmadan, kendi halinize bırakılıvereceğinizi mi sandınız? Oysa Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.¹ 1 Yoksa siz kendi halinize bırakılacağınızı, cihad ile emrolunmayacağınızı, imtihanlara tâbi tutulmayacağınızı, bulunduğunuz hal üzere keyfinize terk olunacağınızı mı zannettiniz? Yani Allah içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Rasulünden ve mü’minlerden başkasını dost tutmayanları hiç bilmeyecek, böyle ihlaslı mücahidlere sevap ve derece vermemiş olacak öyle mi? Heyhat! Hâlbuki Allah hepinizin bütün amellerinizden haberdardır. Binaenaleyh çalışan ile çalışmayanı, mücahid ile mücahid olmayanı, Allah’tan, Rasulünden ve mü’minlerden başkalarını dost edinenleri ve bunların zıddını yapan münafıkları ve her birinin yaptıklarını Allah’ın bilmemesi ve ona göre ecir ve cezalarını ayırt etmeyip bırakıvermesi ne mümkün? Bu sebeple de bu müşriklerle münasebette bulunmaya lâyık hiç bir yönleri, hiç bir meziyetleri, ahlâkî, dinî hiçbir haysiyetleri yoktur. (Elmalılı)
M. Türk 9:16
17
Kendi kâfirliklerini kendileri bilip dururlarken müşriklerin Allah’ın mescidlerini imar etmeleri,¹ kesinlikle mümkün değildir.² İşte onlar, bütün yaptıkları boşa giden ve cehennem ateşi içerisinde ebedî olarak kalacak kimselerdir. 1 Mescitlerin imarı; a- Binasını yenilemek, süslemek, temizlemek, döşemek ve aydınlatmakla, b- Ziyaret etmekle, içerisinde bulunup Allah için ibâdet edilmekle, ilim öğrenilmekle ve içerisinde Müslümanların dini ve toplumsal bütün işlerinin yapılmasıyla mümkündür. 2 Yani müşriklerin, kendilerinin kâfir olduklarını vicdanlarında bilip durdukları ve Kâbe’nin etrafına putlar dikip, Kâbe’yi çırılçıplak tavaf ederek, kâfirliklerini ispat etikleri halde, Allah’a ibâdet için yapılan Kâbe’yi imar etmelerine asla imkân ve ihtimâl yoktur.
M. Türk 9:17
18
Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı dosdoğru ve devamlı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar imar ederler. İşte gerçekten dosdoğru yol üzere oldukları umulanlar bunlardır.
M. Türk 9:18
19
(Ey müşrikler!) Siz hacılara su dağıtma ve Kâbe’yi onarma işiyle, Allah’a ve âhiret gününe îman edip, Allah yolunda cihad edenlerin yaptığı işi bir mi tutuyorsunuz?¹ Bunlar Allah katında asla eşit olamazlar. Ve Allah zâlim bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz. 1 Allah yolunda cihadı terk edip de kendilerini sadece “mescid-i dırar”lar inşa etmeye veya mescidlerin imar ve tezyinatına, şadırvan ve minare yaptırmaya, boya badana işlerine vakfedenlerin, bu âyetin kendilerine de bir şeyler söylediğini düşünmelerinde fayda olsa gerek. (Mescid-i Dırar için Bk. Tevbe: 107 ve dipnotu)
M. Türk 9:19
20
Çünkü îman ve hicret edip mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Allah katında en büyük dereceye sahip kimselerdir. Ve gerçekten kazananlar da bunlardır.¹ 1 Hz. Ali, Hz. Abbas’a Müslüman olduktan sonra: “amca hicret edip, Peygamberimize katılsanız olmaz mı?” deyince, o da: “ben hicretten daha iyi bir iş yapmıyor muyum? Baksana Kâbe’yi ziyaret edenlere su veriyorum ve onun bakımını yapıyorum.” der. Daha sonra da bu âyetler nâzil olur. (Elmalılı) Nu’man b. Beşîr’den, Rasûlüllah’ın minberi yanında idim, adamın birisi: “Ben Müslüman olduktan sonra sadece hacılara su dağıtmaktan başka bir iş yapmasam, başka bir şey istemem.” dedi. Diğer biri de: “Ben Müslüman olduktan sonra sadece Mescid-i Haramı imar etmekten başka bir iş yapmasam, başka bir şey istemem.” deyince, bir başkası da: “Allah yolunda cihad, bu sizin söylediklerinizden daha iyidir.” dedi. Bu olay bir Cuma günü olmuştu. Derken Ömer (r.a) bunlara: “Susun! Peygamberin minberi yanında gürültü yapmayın. Namazdan sonra bu konuyu Efendimizden sorayım.” dedi ve bu âyet nâzil oldu. (Müslim)
M. Türk 9:20
21
Rab’leri onları kendi katından bir rahmet, bir rıza ve içerisinde onlara bitmez tükenmez nîmetler bulunan bir cennetle müjdeliyor.
M. Türk 9:21
22
Onlar onun içerisinden hiç çıkmayıp, sürekli kalacaklardır. Çünkü en büyük mükâfat, Allah’ın katındadır.
M. Türk 9:22
23
Ey îman edenler! (Başkaları şöyle dursun) eğer babalarınız ve kardeşleriniz dahi îmana karşılık, küfrü tercih ederlerse, onları bile dost edinmeyin. Sizden her kim, onları dost edinirse¹ işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. 1 Yani, sizden her kim, onları dost edinirse, onların velâyetleri altına girerse, onlardan yardım isterse ve işlerini onlara havâle ederse… Bir de kâfir anneye ve babaya itaat hususu vardır ki o, normal evlatlık görevidir. Ancak Allah’a isyan hususunda, Allah’ın kullarına itaat, asla mümkün değildir. Bu âyet, bunun sınırını belirlemektedir.
M. Türk 9:23
24
(Ey Muhammed!) Onlara: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, kazandığınız mallarınız, kötü gitmesinden korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız köşkler, size Allah ve Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli geliyorsa,¹ (işte o zaman) Allah’tan size bir belânın gelmesini bekleyin.² Ve (şunun iyi bilin ki) Allah böyle fasık bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz.” de. 1 Yani bu sevmeniz, Allah’a şirk derecesine varmamalı, Allah’ı sever gibi olmamalıdır. Konu ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 165 ve dipnotu) 2 Yani siz, böylece cihadı terk etmekle Allah’a kulluktan çıkmış, görevlerinizi yapmamış bir takım fasıklar olacağınız için; artık her türlü helâke ve cezâya hazır olun.
M. Türk 9:24
25
(Ey îman edenler!) Gerçekten Allah size birçok yerde yardım ettiği gibi, o çokluğunuzla gururlanıp da size bir faydası olmayıp, yeryüzünün tüm genişliğine rağmen başınıza dar geldiği, sonra da bozguna uğrayarak geri çekilip kaçmaya başladığınız Huneyn gününde¹ de yardım etmişti. 1 Huneyn: Mekke ile Tâif arasında bir vadinin ismidir ki Müslümanlarla Hevâzin ve Sakîf kabîleleri arasındaki savaş burada olmuştur. Huneyn savaşı, H. 8. yılın Şevval ayında, Mekke’nin fethinden sonra meydana gelmiştir. Hevâzin’in asker sayısı dört bin kadarken, İslâm ordusunun on iki bin savaşçısı bulunuyordu. Bu, Müslümanların o güne kadar ulaşabildiği en büyük sayısal güç idi. Hattâ bazı Müslümanlar bununla övünmeye ve: “Bu ordunun karşısında kim durabilir ki?” demeye bile başlamışlardı. Fakat bu sayıya rağmen İslâm ordusu, önce ok yağmuruna tutuldu ve öncü kuvvetler dağıldı. Arkasından da bu ric’at, gerideki hatlara da sirâyet ederek genel bir panik başladı. Buna rağmen Hz. Peygamber (a.s.) ve bir kaç ashâbı, bütün metanetleriyle yerlerinde durdu ve panik halindeki orduyu toparlayıp, bu savaşı kazandı. Daha sonra Peygamberimiz, Huneyn’de alınan esirlerin ve ganîmetlerin Cirâne de muhafazasını emrederek Tâif üzerine yürüdü. On sekiz günlük Tâif muhasarasını kaldırdıktan sonra Cirâne’ye döndü. Bu seferde elde edilen ganimetler; altı bin esir, yirmi dört bin deve, kırk binden fazla davar ve dört bin okka kadar altın ve gümüş para idi.
M. Türk 9:25
26
Sonra Allah elçisine ve mü’minlere, korkularını gideren bir sükûnet verdi ve (gözlerinizle) görmediğiniz ordular indirerek¹ kâfirleri azaba uğrattı. İşte bu, o kâfirlerin cezâsıdır. 1 Bunlar Meleklerdir. Ancak adetlerinin beş bin veya sekiz bin veya on altı bin olduğu hakkında üç rivayet vardır ve kuvvetli olan görüşe göre bunların inmesi Müslümanların kalplerine takviye ve güç ve müşriklerin kalplerine ise korku verdi. İslam ordusunda dağılma söz konusu olunca Rasulullah (s.a.v) hayvanından indi ve: “Ben o Peygamberim yalan yok, ben o Abdülmuttalib’in oğluyum” buyurdu ve: “Ey Allah’ım! Yardımını gönder” diye Allah’a dua edip yardımını niyaz etti. Semadan Melekler inip Rasulullaha yardım etti. O bozguna uğramış asker derhâl derlenip toplandı. Müslümanlar öyle bir süratle toplanıyorlardı ki atları koşamayanlar inip koşuyorlardı. Bu suretle mü’minlerin hepsi tekrar Rasulullah (a.s)’ın yanında birleştiler ve o korku ve heyecanı atıp metanetle cenge giriştiler. (Elmalılı)
M. Türk 9:26
27
Sonra Allah bunun ardından dilediğine tevbe nasip eder.¹ Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir. 1 Tıpkı Hevâzin’in reisi Malik b. Avf ve diğer kabîlelerden bir kısmına nasip ettiği gibi…
M. Türk 9:27
28
Ey îman edenler! Müşrikler birer pislikten başka bir şey değildir.¹ Artık bu yıldan sonra, Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.² Eğer yoksulluktan korkarsanız, biliniz ki Allah, dilerse ileride sizi, kendi lütfundan zenginleştirecektir. Gerçekten Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Müşriklik; Manevi bir pislikten başka bir şey değildir. Şirk, manevi pisliklerin en fenasıdır. Bir de bunlar taharetlenmezler, gusletmezler, necasetlerden sakınmazlar, bedenleri ve elbiselerini necasetten uzak tutmazlar. Bu cihetle de kendileri aynen ve bizzat bir pislik değil ise de öyle denecek gibi pis bir haldedirler yani temiz değildirler. Hasan el-Basrî: “Bir müşrikle Mûsafaha eden abdest alsın” demiştir. Yani müşrikler, bir insan olmak itibariyle değil, sadece müşrik olmaları sebebiyle pislik gibi tiksinilecek haldedirler. Bugünkü Müslüman olduğunu söyleyen bazı şiî mezheplerin ve şiî-sünnî tarikatların, kendi akidevi sistemleri içerisinde ne derece şirkle iç içe olduklarını iyi düşünmeleri gerekmektedir. Şirk pisliği, önce iman sonra da taharet ile temizlenir. Sonra şer’an da aklen de açıktır ki, bu hüküm insan olarak yaratılmaları açısından değil, kendi tercihleri açısından arızî bir durumdur. Yani müşrikler de birer insan olmak bakımından doğuştan değil, müşrik olmaları dolayısıyla itikat ve amel yönünden pisliğe batmışlardır. Bir pislik gibi iğrenilecek durumdadırlar. Dışarıdan pislikleri görünmese bile şirkleri sebebiyle manen pistirler. 2 Yani, bu âyetle müşriklerin Kâbe’ye ve Harem hududuna girmeleri yasaklanmıştır. Bu yasak o günden beri kesintisiz uygulana gelmiştir. Hanefilere göre bu yasağa, diğer mescidler dâhil değildir. Çünkü Peygamberimiz, Mescid-i Nebevi’de müşrik Sakîf ve Necran heyetlerini, kabul buyurmuştur. Hz. Ali, (r.a) bu sûreyi ilân ederken: “bu yıldan sonra müşrikler haccetmeyecek” diye tebliğ etmiştir.
M. Türk 9:28
29
(Ey îman edenler!) Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram kabul etmeyen ve hak din olan (İslâm’ı) din edinmeyen¹ kimselerle; zelil olup, himâye altına girmelerinin karşılığı olarak cizye verecek hale gelinceye kadar, savaşın.² 1 Bu âyete göre; Yahûdî ve Hıristiyanların inançları, “Allah’a ve âhiret gününe îman” olarak, kabul edilmemektedir. Bunların îman etmiş kabul edilmelerinin şartı olarak da; bunların; “Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldıklarını haram, helal kıldıklarını helal kabul etmeleri, yani Müslüman olmaları” emredilmektedir. Bk. (Âlu İmrân: 19, 85, Mâide: 3) Demek ki bozulmuş birer din olan Yahûdîlik ve Hıristiyanlık, birer ilâhi din değildir ve Allah da böyle bir din, göndermemiştir. Bugünkü ve bundan önceki dinler arası diyalogların asıl amacı bu iki bozuk dine Müslümanlar tarafından meşruiyet kazandırma çabasından ve kâfirlere yalakalıktan başka bir şey değildir. 2 Cizye: İslâm devleti bünyesinde yaşayan gayr-i müslim (Yahûdî, Hıristiyan ve ehl-i kitap olma ihtimali olan Mecûsîler) vatandaşların mükellef olan erkeklerinden can ve mallarını koruma bedeli olarak yılda bir defa alınan vergidir. Bir İslâm beldesinde yaşayan gayr-i müslim, İslâm’a girerse cizyeden kurtulur. Müşriklere gelince onların cizye ödeyerek şirklerini sürdürmeleri asla söz konusu olamaz. Onlar için ya İslâm ya da kılıç vardır. Müslümanlar açısından cizye, ilk defa Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından konulmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v) cizye verecek olanlara yaptığı anlaşmalarda, durumlarına göre cizyenin miktar ve şeklini belirlemiştir. Akıl hastaları, bunaklar, çocuklar, kadınlar, köleler, kör ve topallar, çok yaşlılardan cizye alınmaz. Çünkü cizye, şer’an savaşmaya muktedir olan gayr-i müslimlere ait bir yükümlülüktür. Cizyenin miktarı, yükümlülerin ekonomik durumları dikkate alınarak belirlenir. Cizye, tahakkuk ettikten sonra; mükellefin Müslüman olması, cizye tahsil edilmeden sürenin geçmiş olması ve cizye tahsil edilmeden mükellefin ölmesi durumlarında cizye düşer.
M. Türk 9:29
30
Yahûdîler, “Üzeyr¹ Allah’ın oğlu” dediler, Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğlu” dediler. Bu, onların kendilerinden önceki kâfirlerin sözlerine benzeterek ağızlarıyla uydurdukları bir sözdür. Allah onları kahretsin. Onlar, (dünyada haktan) işte böyle çevriliyorlar. 1 Üzeyr: Yahûdîlere göre; Yahûdîler Tevrât’ı terk edip Peygamberleri öldürmeye başlayınca Tevrât’ı bilen kalmamış. Üzeyr Yehova’ya niyaz etmiş, o da ona Tevrât’ı ezberletmiş. Üzeyr de Tevrât’ı ezberden tekrar yazmış. Bunun üzerine de Yahûdîler, “bu olsa olsa Allah’ın oğlu olur.” demişler. Yahûdîlere göre bir Peygamber olan Üzeyr’in adı Kur’an’da sadece burada geçmektedir. Kanaatimizce Üzeyr, Peygamber değildir. Kitap ve sünnette Peygamberliği ile ilgili bir bilgi de yoktur.
M. Türk 9:30