1
1,2,3,4. Şafağa,¹ on geceye,² çifte ve teke³ ve geçip gitmekte olan geceye⁴ yemin olsun. ⁵
1 Fecir: Sözlük anlamı “yarmak” demektir. Araplar yerden suyun toprağı yararak çıkıp akmasına “inficâr” derler. Sabah aydınlığına, şafak sökmesine ve tan yerinin ağarmasına da “fecir” derler ki, gecenin karanlığında aydınlığı ortaya çıkardığından dolayı ona bu ad verilmiştir. Gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazlığıdır ki, dilimizde “şafak atması, tan sökmesi” şeklinde ifade edilir. Bunun dikey olarak önceden görünen şekline “yalancı fecir”, yatay olarak görünenine de “gerçek fecir” denir. Yalancı fecirle dinen namaz ve oruç hükümlerinin bir ilgisi yoktur. Bu hususlarda gerçek fecre itibar edilir. Buna göre fecir, “cihanın karanlıktan aydınlığa geçmek üzere gülümsediği en neşeli, mutlu bir anıdır.” Fıkıh terimi olarak fecir; “tan yerinin ağarması ve sabah vaktinin başlangıcı” demektir. Ayet ve hadislerde gecenin bittiğini, gündüzün başladığını, yatsı namazı vaktinin bitip sabah namazı vaktinin başladığını, oruç tutacak kimse için yeme ve içmenin sona erdiğini ve imsak olduğunu bildiren anı ve zamanı ifade eder. Fecr-i Kâzib veya (yalancı fecir) herhangi bir vaktin başlangıcı değildir. Namaz ve oruç açısından bir şey ifade etmez. Yatsı namazının vakti henüz devam etmektedir. Bu zamanda yatsı namazı kılınabilir, oruç tutacak olan yiyip içebilir. Fecr-i sâdıkla sabah namazı vakti girer, oruç yasağı başlar. Oruç ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar devam eder. Sabah namazı da ikinci fecrin doğuşundan başlar, güneşin doğuşuna kadar süren zaman içinde kılınır. Yani fecr-i sâdık demek güneşin doğuşu demek değildir. Bu şafak, Mekke’de doğmakta olan, “İslâm güneşinin aydınlanan şafağına” bir işaret de olabilir. 2 Bu on gecenin, “zilhicce’nin ilk on gecesi, ramazan’ın son on gecesi veya muharrem’in ilk on gecesi” olduğu hakkında rivâyetler varsa da gece kelimesinin belirsiz (nekra) olması sebebiyle bu geceleri veya tümünü anlamakla birlikte, Allah’ın bize mahiyetini bildirmediği bir başka on gece de anlaşılabilir. 3 Bu iki kelime hakkında tefsirciler çok fazla yorum zikretmişlerdir. Rivayet bakımından en kuvvetli olanları: 1. Mücahid’den rivayet olduğu üzere “Şef’,” yaratılan her şey; “vetr”, yüce Allah’tır. (Buhârî) 2. Rasulullah (s.a.v)’a (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) âyetinin mânâsı sorulunca o: "Namazdır, çünkü onun bir kısmı çift, bir kısmı tektir." buyurdu. (Ahmed, Tirmizî) 3. İbnü Abbas’tan: “Şef’,” Kurban bayramının ilk günü (Zilhicce’nin onuncu günü); “vetr”, arefe (Zilhicce’nin dokuzuncu günü) günüdür. Bununla ilgili olarak daha birçok rivâyet varsa da rivâyetlerin hemen hemen hepsi de yoruma dayalı rivâyetler olduğu için, burada zikredilmesine gerek görülmemiştir. Allah’ın yarattığı “tek ve çift olan şeylerin” tamamını anlamak mümkün ise de en doğrusunu Allah bilir. 4 (يَسْرِ)’in, aslı (يَسْرِى)’dir. Fasıla için “ya” hazf olunarak “ra”nın kesresiyle iktifa olunmuştur, meczum değildir ve İsrâ gibi gece gitmek manasına gelir. Gecenin gece gitmesi, gece içinde geceyi düşündürür gibi katmerli bir ifadedir. Bu gibi makamda tecrid (soyutlama) âdet olduğundan mücerred (soyut) yürümek mânâsına alınması uygun ise de bunda iki nükte daha vardır. Birisi, geceden maksat “karanlık” olduğuna ve karanlığın yok olmaya yüz tuttuğu ana işaret olması, birisi de gecenin bir de “gam ve elemle” ilgili olduğuna ve o gam ve elemin geçmek üzere bulunduğu ana işaret olmasıdır. Ki bu anlar, sabaha yakın olan mübarek seher vakitleridir. (Elmalılı) 5 Bu dört âyeti: “İslâm’ın aydınlanan şafağına, azalmakta olan sıkıntılı gecelere, bu yolda birer ikişer yürüyen kimselere ve tükenmek üzere olan küfür karanlıklarına yemin olsun!” diye anlamak mümkünse de en doğrusunu Allah bilir.
2
1,2,3,4. Şafağa,¹ on geceye,² çifte ve teke³ ve geçip gitmekte olan geceye⁴ yemin olsun. ⁵
1 Fecir: Sözlük anlamı “yarmak” demektir. Araplar yerden suyun toprağı yararak çıkıp akmasına “inficâr” derler. Sabah aydınlığına, şafak sökmesine ve tan yerinin ağarmasına da “fecir” derler ki, gecenin karanlığında aydınlığı ortaya çıkardığından dolayı ona bu ad verilmiştir. Gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazlığıdır ki, dilimizde “şafak atması, tan sökmesi” şeklinde ifade edilir. Bunun dikey olarak önceden görünen şekline “yalancı fecir”, yatay olarak görünenine de “gerçek fecir” denir. Yalancı fecirle dinen namaz ve oruç hükümlerinin bir ilgisi yoktur. Bu hususlarda gerçek fecre itibar edilir. Buna göre fecir, “cihanın karanlıktan aydınlığa geçmek üzere gülümsediği en neşeli, mutlu bir anıdır.” Fıkıh terimi olarak fecir; “tan yerinin ağarması ve sabah vaktinin başlangıcı” demektir. Ayet ve hadislerde gecenin bittiğini, gündüzün başladığını, yatsı namazı vaktinin bitip sabah namazı vaktinin başladığını, oruç tutacak kimse için yeme ve içmenin sona erdiğini ve imsak olduğunu bildiren anı ve zamanı ifade eder. Fecr-i Kâzib veya (yalancı fecir) herhangi bir vaktin başlangıcı değildir. Namaz ve oruç açısından bir şey ifade etmez. Yatsı namazının vakti henüz devam etmektedir. Bu zamanda yatsı namazı kılınabilir, oruç tutacak olan yiyip içebilir. Fecr-i sâdıkla sabah namazı vakti girer, oruç yasağı başlar. Oruç ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar devam eder. Sabah namazı da ikinci fecrin doğuşundan başlar, güneşin doğuşuna kadar süren zaman içinde kılınır. Yani fecr-i sâdık demek güneşin doğuşu demek değildir. Bu şafak, Mekke’de doğmakta olan, “İslâm güneşinin aydınlanan şafağına” bir işaret de olabilir. 2 Bu on gecenin, “zilhicce’nin ilk on gecesi, ramazan’ın son on gecesi veya muharrem’in ilk on gecesi” olduğu hakkında rivâyetler varsa da gece kelimesinin belirsiz (nekra) olması sebebiyle bu geceleri veya tümünü anlamakla birlikte, Allah’ın bize mahiyetini bildirmediği bir başka on gece de anlaşılabilir. 3 Bu iki kelime hakkında tefsirciler çok fazla yorum zikretmişlerdir. Rivayet bakımından en kuvvetli olanları: 1. Mücahid’den rivayet olduğu üzere “Şef’,” yaratılan her şey; “vetr”, yüce Allah’tır. (Buhârî) 2. Rasulullah (s.a.v)’a (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) âyetinin mânâsı sorulunca o: "Namazdır, çünkü onun bir kısmı çift, bir kısmı tektir." buyurdu. (Ahmed, Tirmizî) 3. İbnü Abbas’tan: “Şef’,” Kurban bayramının ilk günü (Zilhicce’nin onuncu günü); “vetr”, arefe (Zilhicce’nin dokuzuncu günü) günüdür. Bununla ilgili olarak daha birçok rivâyet varsa da rivâyetlerin hemen hemen hepsi de yoruma dayalı rivâyetler olduğu için, burada zikredilmesine gerek görülmemiştir. Allah’ın yarattığı “tek ve çift olan şeylerin” tamamını anlamak mümkün ise de en doğrusunu Allah bilir. 4 (يَسْرِ)’in, aslı (يَسْرِى)’dir. Fasıla için “ya” hazf olunarak “ra”nın kesresiyle iktifa olunmuştur, meczum değildir ve İsrâ gibi gece gitmek manasına gelir. Gecenin gece gitmesi, gece içinde geceyi düşündürür gibi katmerli bir ifadedir. Bu gibi makamda tecrid (soyutlama) âdet olduğundan mücerred (soyut) yürümek mânâsına alınması uygun ise de bunda iki nükte daha vardır. Birisi, geceden maksat “karanlık” olduğuna ve karanlığın yok olmaya yüz tuttuğu ana işaret olması, birisi de gecenin bir de “gam ve elemle” ilgili olduğuna ve o gam ve elemin geçmek üzere bulunduğu ana işaret olmasıdır. Ki bu anlar, sabaha yakın olan mübarek seher vakitleridir. (Elmalılı) 5 Bu dört âyeti: “İslâm’ın aydınlanan şafağına, azalmakta olan sıkıntılı gecelere, bu yolda birer ikişer yürüyen kimselere ve tükenmek üzere olan küfür karanlıklarına yemin olsun!” diye anlamak mümkünse de en doğrusunu Allah bilir.
3
1,2,3,4. Şafağa,¹ on geceye,² çifte ve teke³ ve geçip gitmekte olan geceye⁴ yemin olsun. ⁵
1 Fecir: Sözlük anlamı “yarmak” demektir. Araplar yerden suyun toprağı yararak çıkıp akmasına “inficâr” derler. Sabah aydınlığına, şafak sökmesine ve tan yerinin ağarmasına da “fecir” derler ki, gecenin karanlığında aydınlığı ortaya çıkardığından dolayı ona bu ad verilmiştir. Gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazlığıdır ki, dilimizde “şafak atması, tan sökmesi” şeklinde ifade edilir. Bunun dikey olarak önceden görünen şekline “yalancı fecir”, yatay olarak görünenine de “gerçek fecir” denir. Yalancı fecirle dinen namaz ve oruç hükümlerinin bir ilgisi yoktur. Bu hususlarda gerçek fecre itibar edilir. Buna göre fecir, “cihanın karanlıktan aydınlığa geçmek üzere gülümsediği en neşeli, mutlu bir anıdır.” Fıkıh terimi olarak fecir; “tan yerinin ağarması ve sabah vaktinin başlangıcı” demektir. Ayet ve hadislerde gecenin bittiğini, gündüzün başladığını, yatsı namazı vaktinin bitip sabah namazı vaktinin başladığını, oruç tutacak kimse için yeme ve içmenin sona erdiğini ve imsak olduğunu bildiren anı ve zamanı ifade eder. Fecr-i Kâzib veya (yalancı fecir) herhangi bir vaktin başlangıcı değildir. Namaz ve oruç açısından bir şey ifade etmez. Yatsı namazının vakti henüz devam etmektedir. Bu zamanda yatsı namazı kılınabilir, oruç tutacak olan yiyip içebilir. Fecr-i sâdıkla sabah namazı vakti girer, oruç yasağı başlar. Oruç ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar devam eder. Sabah namazı da ikinci fecrin doğuşundan başlar, güneşin doğuşuna kadar süren zaman içinde kılınır. Yani fecr-i sâdık demek güneşin doğuşu demek değildir. Bu şafak, Mekke’de doğmakta olan, “İslâm güneşinin aydınlanan şafağına” bir işaret de olabilir. 2 Bu on gecenin, “zilhicce’nin ilk on gecesi, ramazan’ın son on gecesi veya muharrem’in ilk on gecesi” olduğu hakkında rivâyetler varsa da gece kelimesinin belirsiz (nekra) olması sebebiyle bu geceleri veya tümünü anlamakla birlikte, Allah’ın bize mahiyetini bildirmediği bir başka on gece de anlaşılabilir. 3 Bu iki kelime hakkında tefsirciler çok fazla yorum zikretmişlerdir. Rivayet bakımından en kuvvetli olanları: 1. Mücahid’den rivayet olduğu üzere “Şef’,” yaratılan her şey; “vetr”, yüce Allah’tır. (Buhârî) 2. Rasulullah (s.a.v)’a (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) âyetinin mânâsı sorulunca o: "Namazdır, çünkü onun bir kısmı çift, bir kısmı tektir." buyurdu. (Ahmed, Tirmizî) 3. İbnü Abbas’tan: “Şef’,” Kurban bayramının ilk günü (Zilhicce’nin onuncu günü); “vetr”, arefe (Zilhicce’nin dokuzuncu günü) günüdür. Bununla ilgili olarak daha birçok rivâyet varsa da rivâyetlerin hemen hemen hepsi de yoruma dayalı rivâyetler olduğu için, burada zikredilmesine gerek görülmemiştir. Allah’ın yarattığı “tek ve çift olan şeylerin” tamamını anlamak mümkün ise de en doğrusunu Allah bilir. 4 (يَسْرِ)’in, aslı (يَسْرِى)’dir. Fasıla için “ya” hazf olunarak “ra”nın kesresiyle iktifa olunmuştur, meczum değildir ve İsrâ gibi gece gitmek manasına gelir. Gecenin gece gitmesi, gece içinde geceyi düşündürür gibi katmerli bir ifadedir. Bu gibi makamda tecrid (soyutlama) âdet olduğundan mücerred (soyut) yürümek mânâsına alınması uygun ise de bunda iki nükte daha vardır. Birisi, geceden maksat “karanlık” olduğuna ve karanlığın yok olmaya yüz tuttuğu ana işaret olması, birisi de gecenin bir de “gam ve elemle” ilgili olduğuna ve o gam ve elemin geçmek üzere bulunduğu ana işaret olmasıdır. Ki bu anlar, sabaha yakın olan mübarek seher vakitleridir. (Elmalılı) 5 Bu dört âyeti: “İslâm’ın aydınlanan şafağına, azalmakta olan sıkıntılı gecelere, bu yolda birer ikişer yürüyen kimselere ve tükenmek üzere olan küfür karanlıklarına yemin olsun!” diye anlamak mümkünse de en doğrusunu Allah bilir.
4
1,2,3,4. Şafağa,¹ on geceye,² çifte ve teke³ ve geçip gitmekte olan geceye⁴ yemin olsun. ⁵
1 Fecir: Sözlük anlamı “yarmak” demektir. Araplar yerden suyun toprağı yararak çıkıp akmasına “inficâr” derler. Sabah aydınlığına, şafak sökmesine ve tan yerinin ağarmasına da “fecir” derler ki, gecenin karanlığında aydınlığı ortaya çıkardığından dolayı ona bu ad verilmiştir. Gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazlığıdır ki, dilimizde “şafak atması, tan sökmesi” şeklinde ifade edilir. Bunun dikey olarak önceden görünen şekline “yalancı fecir”, yatay olarak görünenine de “gerçek fecir” denir. Yalancı fecirle dinen namaz ve oruç hükümlerinin bir ilgisi yoktur. Bu hususlarda gerçek fecre itibar edilir. Buna göre fecir, “cihanın karanlıktan aydınlığa geçmek üzere gülümsediği en neşeli, mutlu bir anıdır.” Fıkıh terimi olarak fecir; “tan yerinin ağarması ve sabah vaktinin başlangıcı” demektir. Ayet ve hadislerde gecenin bittiğini, gündüzün başladığını, yatsı namazı vaktinin bitip sabah namazı vaktinin başladığını, oruç tutacak kimse için yeme ve içmenin sona erdiğini ve imsak olduğunu bildiren anı ve zamanı ifade eder. Fecr-i Kâzib veya (yalancı fecir) herhangi bir vaktin başlangıcı değildir. Namaz ve oruç açısından bir şey ifade etmez. Yatsı namazının vakti henüz devam etmektedir. Bu zamanda yatsı namazı kılınabilir, oruç tutacak olan yiyip içebilir. Fecr-i sâdıkla sabah namazı vakti girer, oruç yasağı başlar. Oruç ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar devam eder. Sabah namazı da ikinci fecrin doğuşundan başlar, güneşin doğuşuna kadar süren zaman içinde kılınır. Yani fecr-i sâdık demek güneşin doğuşu demek değildir. Bu şafak, Mekke’de doğmakta olan, “İslâm güneşinin aydınlanan şafağına” bir işaret de olabilir. 2 Bu on gecenin, “zilhicce’nin ilk on gecesi, ramazan’ın son on gecesi veya muharrem’in ilk on gecesi” olduğu hakkında rivâyetler varsa da gece kelimesinin belirsiz (nekra) olması sebebiyle bu geceleri veya tümünü anlamakla birlikte, Allah’ın bize mahiyetini bildirmediği bir başka on gece de anlaşılabilir. 3 Bu iki kelime hakkında tefsirciler çok fazla yorum zikretmişlerdir. Rivayet bakımından en kuvvetli olanları: 1. Mücahid’den rivayet olduğu üzere “Şef’,” yaratılan her şey; “vetr”, yüce Allah’tır. (Buhârî) 2. Rasulullah (s.a.v)’a (وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ) âyetinin mânâsı sorulunca o: "Namazdır, çünkü onun bir kısmı çift, bir kısmı tektir." buyurdu. (Ahmed, Tirmizî) 3. İbnü Abbas’tan: “Şef’,” Kurban bayramının ilk günü (Zilhicce’nin onuncu günü); “vetr”, arefe (Zilhicce’nin dokuzuncu günü) günüdür. Bununla ilgili olarak daha birçok rivâyet varsa da rivâyetlerin hemen hemen hepsi de yoruma dayalı rivâyetler olduğu için, burada zikredilmesine gerek görülmemiştir. Allah’ın yarattığı “tek ve çift olan şeylerin” tamamını anlamak mümkün ise de en doğrusunu Allah bilir. 4 (يَسْرِ)’in, aslı (يَسْرِى)’dir. Fasıla için “ya” hazf olunarak “ra”nın kesresiyle iktifa olunmuştur, meczum değildir ve İsrâ gibi gece gitmek manasına gelir. Gecenin gece gitmesi, gece içinde geceyi düşündürür gibi katmerli bir ifadedir. Bu gibi makamda tecrid (soyutlama) âdet olduğundan mücerred (soyut) yürümek mânâsına alınması uygun ise de bunda iki nükte daha vardır. Birisi, geceden maksat “karanlık” olduğuna ve karanlığın yok olmaya yüz tuttuğu ana işaret olması, birisi de gecenin bir de “gam ve elemle” ilgili olduğuna ve o gam ve elemin geçmek üzere bulunduğu ana işaret olmasıdır. Ki bu anlar, sabaha yakın olan mübarek seher vakitleridir. (Elmalılı) 5 Bu dört âyeti: “İslâm’ın aydınlanan şafağına, azalmakta olan sıkıntılı gecelere, bu yolda birer ikişer yürüyen kimselere ve tükenmek üzere olan küfür karanlıklarına yemin olsun!” diye anlamak mümkünse de en doğrusunu Allah bilir.
5
Bütün bunlar, tam akıl sahibi birisi için, yemine (değer şeyler) değil midir? ¹
1 Buradaki soru, inkaridir. Yani, “elbette yemine değer şeyler vardır.” demektir.
6
Rabbinin Âd toplumuna ne yaptığını bilmiyor musun?
7
7,8. (Hani şu,) ülkeler içerisinde benzeri yaratılmamış, sütunlu İrem’e! ¹
1 İrem: Genelde, Âd’ın oğlu Şeddâd tarafından, Cennete karşılık, direkler üzerine inşa edildiğine inanılan, bahçeleriyle ünlü bir şehir olarak bilinir. Kur’an, İrem’in ne olduğunu açıkça belirtmez. Sahih hadislerde de bu konu ile ilgili bir bilgi yoktur. Rivâyetlere göre İrem: bir kabîle adı, Âd’ın dedesinin adı, Şeddâd’ın Yemen’de yaptırdığı bir şehirdir. Bu rivâyetler çok sıhhatli değildir. Doğrusunu Allah bilir.
8
7,8. (Hani şu,) ülkeler içerisinde benzeri yaratılmamış, sütunlu İrem’e! ¹
1 İrem: Genelde, Âd’ın oğlu Şeddâd tarafından, Cennete karşılık, direkler üzerine inşa edildiğine inanılan, bahçeleriyle ünlü bir şehir olarak bilinir. Kur’an, İrem’in ne olduğunu açıkça belirtmez. Sahih hadislerde de bu konu ile ilgili bir bilgi yoktur. Rivâyetlere göre İrem: bir kabîle adı, Âd’ın dedesinin adı, Şeddâd’ın Yemen’de yaptırdığı bir şehirdir. Bu rivâyetler çok sıhhatli değildir. Doğrusunu Allah bilir.
9
O, vadide kayaları oyarak, (evler yapan) Semûd toplumuna! ¹
1 Semûd Kavmi: Salih (a.s.)’ın peygamber olarak gönderildiği, Hicaz ile Suriye arasında (Medâin-i Sâlih veya Hicr denilen) Vad’il-Kura’da yaşamış olan, eski bir Arap kabilesidir. Kur’an-ı Kerim’de bu kabilenin ismi yirmi altı yerde geçmektedir. Semûd kavmi, Ad kavminden sonra Allah’a isyan edip, küfre saparak, putlara tapmaya başlamış, ancak peygamberleri Salih (a.s.)’a kavmin ezilenlerinden az bir topluluk îman etmişti. Bu toplum, dünyevî makam ve zenginliklerinden ve sanatı putlaştırmalarından dolayı kendilerinin, diğer insanlardan üstün olduklarını zannediyorlardı. (Bu toplum helak olmasına rağmen evleri hala sağlam bir vaziyette durmaktadır. Bazıları Ürdün sınırları içerisindeki “Petra” denilen yerin Semud kavminin şehirleri olduğunu söylese de bu doğru değildir.) Bk. (A’raf: 73)
10
Ve kazıklar sahibi¹ Firavun’a! ²
1 “Kazıklar sahibi” ifâdesi; a- Askerinin ve çadır kazıklarının çokluğu, b- İnsanları kazığa çakarak işkence ettiği, c- Güçlü kuvvetli olması d- Dağ gibi piramitlere sahip olmasından kinâye olabilir. Bk. (Sâd: 12) 2 Firavun için Bk. (Âlu İmran: 11) Bu beş âyette Allah; kapitalizmin temsilcisi olarak Âd’ı, sanatın temsilcisi olarak Semûd’u ve despotizmin temsilcisi olarak da Firavun’u ve bunların, Allah’ın gücü karşısında nasıl yok edildiğini temsili olarak örnek vermektedir.
11
Ki onlar, o memleketlerde azıtmışlardı.
12
Oralarda aşırı bozgunculuk yapmışlardı.
13
Rabbin de onların her birine farklı azap kamçısı yağdırdı.
14
Elbette Rabbin, (kullarını her an) gözetlemektedir.
15
Fakat insan ne zaman Rabbi onu denemek için ikramda bulunup, nîmet verse; “Rabbim bana ikram etti.”¹ der.
1 Rabbim bana ikram etti deyip sevinir. Kendisini Allah’ın sevgili kullarından görür. Başına büyük felâketlerin gelebileceğini, asıl ikramın âhirette olduğunu unutur, zevk ve sefaya dalar gider.
16
Ne zaman da denemek için rızkını daraltsa hemen; “Rabbim beni küçük düşürdü.” der.
17
Hayır! (Sakın böyle yapmayın!) Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz.
18
18,19. Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz. Fakat mirası, nereden geldiğine bakmadan yiyorsunuz.¹
1 Türas: Miras demektir. Yani, ne yetime ikramdan, ne de fakire yedirmekten hoşlanmadığınız halde başkasından miras kalan malı yiyorsunuz. Lemm, iyisine kötüsüne bakmayıp toplamak, bir de bir yere inip konmak manalarına gelir. Burada “yeme”nin sıfatı olması nedeniyle haramına helalına bakmayıp toptan yemek yahut hazıra konarak nereden geldiğini düşünmeksizin acımadan yemek manalarını ifade eder ki, ikisi de hak ve hukuku gözetmeyerek şiddetli hırs ve iştah ile oburca yemek demek olur. Buradaki maksat, yetimlerin ve diğer varislerin haklarını gözetmeyerek hırs ile mirasın hepsine konmak istemek yahut alnı terlemeden eline geçen mirası, bir hayra yaramasını sağlamayıp birçok mirasyedinin yaptığı gibi israf ve eğlenceyle zevk ve sefa yolunda yiyip bitirmek huylarının yerilmesidir. (Elmalılı)
19
18,19. Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz. Fakat mirası, nereden geldiğine bakmadan yiyorsunuz.¹
1 Türas: Miras demektir. Yani, ne yetime ikramdan, ne de fakire yedirmekten hoşlanmadığınız halde başkasından miras kalan malı yiyorsunuz. Lemm, iyisine kötüsüne bakmayıp toplamak, bir de bir yere inip konmak manalarına gelir. Burada “yeme”nin sıfatı olması nedeniyle haramına helalına bakmayıp toptan yemek yahut hazıra konarak nereden geldiğini düşünmeksizin acımadan yemek manalarını ifade eder ki, ikisi de hak ve hukuku gözetmeyerek şiddetli hırs ve iştah ile oburca yemek demek olur. Buradaki maksat, yetimlerin ve diğer varislerin haklarını gözetmeyerek hırs ile mirasın hepsine konmak istemek yahut alnı terlemeden eline geçen mirası, bir hayra yaramasını sağlamayıp birçok mirasyedinin yaptığı gibi israf ve eğlenceyle zevk ve sefa yolunda yiyip bitirmek huylarının yerilmesidir. (Elmalılı)
20
Malı yığmayı da aşırı seviyorsunuz.
21
Hayır! (Sakın böyle de yapmayın!) Yeryüzü birbiri ardınca sarsılıp darmadağın edildiği zaman,¹
1 Dekk: Duvar ve dağ gibi şeyleri çarpıp bir hurda yığını, bir kırıntı haline getirmek ve düzlemek mânâlarına gelir. Bu (دَكًّا دَكًّا) tekrar, soyut bir vurgu için değil, kapsam ve ardarda gelmeyi ifade içindir. Bölük bölük, alay alay geldiler demek gibidir. Yani Arz, ardarda gelen sarsıntı ve çarpışmalarla vurula vurula, çarpıla çarpıla yıkılıp düzlendiği, toz duman haline çevrildiği, sonunda da kıyametin koptuğu zaman demektir.
22
22,23. Rabbinin emri gelip, ¹ melekler sıra sıra dizildiği ve cehennemin getirildiği o gün (var ya) işte o gün insan, (neyin peşinde koştuğunu) ² çok iyi anlar. Fakat bu anlamanın ona hiçbir yararı olmaz.
1 Allahu Teâlâ’nın böyle gelmesi, “bir yerden başka bir yere geçmek” manasına değildir. Onun için bu gelişin birkaç yönlü izahı yapılmıştır. 1. Bu gelmenin manası, bir yerden bir yere geçme gelişi değil, Allah’ın yaratılmışlara görünmesidir. 2. Mana, mahzuf olan muzafın takdiri suretiyle “Rabbinin emri, hükmü, kazası veya otoritesi geldiği vakit” demektir. 3. Allahu Teâlâ’nın kudret ve saltanatını gösteren delillerin ortaya çıkıp görünmesini temsildir. Allah’ın şanı ve durumu, bir hükümdarın bizzat hazır olarak idaresini yürüttüğü haliyle temsil olunmuştur. Zira onun bizzat hazır olmasıyla ortaya çıkan heybet, sadece vezirlerinin, vekillerinin, bütün askerlerinin ve özel adamlarının hazır olmasıyla görünen heybet ve saltanattan yüksek olur. (Elmalılı) 2 Bu parantezdeki ifâde için Bk. (Naziat: 35)
23
22,23. Rabbinin emri gelip, ¹ melekler sıra sıra dizildiği ve cehennemin getirildiği o gün (var ya) işte o gün insan, (neyin peşinde koştuğunu) ² çok iyi anlar. Fakat bu anlamanın ona hiçbir yararı olmaz.
1 Allahu Teâlâ’nın böyle gelmesi, “bir yerden başka bir yere geçmek” manasına değildir. Onun için bu gelişin birkaç yönlü izahı yapılmıştır. 1. Bu gelmenin manası, bir yerden bir yere geçme gelişi değil, Allah’ın yaratılmışlara görünmesidir. 2. Mana, mahzuf olan muzafın takdiri suretiyle “Rabbinin emri, hükmü, kazası veya otoritesi geldiği vakit” demektir. 3. Allahu Teâlâ’nın kudret ve saltanatını gösteren delillerin ortaya çıkıp görünmesini temsildir. Allah’ın şanı ve durumu, bir hükümdarın bizzat hazır olarak idaresini yürüttüğü haliyle temsil olunmuştur. Zira onun bizzat hazır olmasıyla ortaya çıkan heybet, sadece vezirlerinin, vekillerinin, bütün askerlerinin ve özel adamlarının hazır olmasıyla görünen heybet ve saltanattan yüksek olur. (Elmalılı) 2 Bu parantezdeki ifâde için Bk. (Naziat: 35)
24
Ve o: “Keşke (dünya) hayatımda (iyi şeyler yapıp da önceden)¹ gönderseydim.” der.
1 Bu hayat, âhiret hayatı değil, dünya hayatıdır. Zîrâ kâfirlerin âhiretteki durumuna, hayat denilemez. Buradaki (ل) harfi cerri de (فِي) anlamındadır.
25
25,26. Artık o gün Allah’ın edeceği azabı kimse edemediği gibi, Onun vuracağı bağı da kimse vuramaz.¹
1 Yukarıdaki tercüme (عَذَابَهُ) ve (وَثَاقَهُ)’nun zamirleri lafzatullah’a gönderilerek yapılmıştır. Bu zamirlerin, o kimseye de gönderilmesi mümkündür. O zaman tercüme; “Artık o gün, o kimsenin kendisine edeceği azabı kimse edemediği gibi, kendisine vuracağı bağı da kimse vuramaz.” şeklinde olur.
26
25,26. Artık o gün Allah’ın edeceği azabı kimse edemediği gibi, Onun vuracağı bağı da kimse vuramaz.¹
1 Yukarıdaki tercüme (عَذَابَهُ) ve (وَثَاقَهُ)’nun zamirleri lafzatullah’a gönderilerek yapılmıştır. Bu zamirlerin, o kimseye de gönderilmesi mümkündür. O zaman tercüme; “Artık o gün, o kimsenin kendisine edeceği azabı kimse edemediği gibi, kendisine vuracağı bağı da kimse vuramaz.” şeklinde olur.
27
(O gün Allah cennetliklere): “Ey, Rabbine itaat edip huzura eren kişi!”
28
“Sen Rabbine (Ondan) hoşnut, O da senden hoşnut olarak, dön.”
29
“Gir Benim halis kullarımın arasına.”
30
“Haydi gir Benim Cennetime.” buyurur. ¹
1 Bu son dört âyetteki ifâdelerin, geleceğe yönelik olması açıktır. Nefs-i mutmainne’ye bu hitap: 1. Ölüm zamanında olması, 2. öldükten sonra dirilme zamanında olması, 3. hesap tamamlandığında olmasıdır. Sözün akışına göre, en açığı da budur. Çünkü sözün gelişi bunun da: “Ve o: ‘Keşke (dünya) hayatımda (iyi şeyler yapıp da önceden) gönderseydim.’ der” sözünün söylendiği günde ve ona karşılık olarak söylendiğini göstermektedir. Bundan da “mutmain nefsin” dünyada mümkün olmayıp, sadece âhirete has olduğu anlaşılmaktadır. Mutasavvıfların tasnif ettikleri nefis mertebeleri ve en son mertebe olarak kabul ettikleri “nefs-i mutmainne” diye bir nefis mertebesi dayanaksızdır. Kur’an’da bahsedilen mutmain nefis; dünyada Allah’ın emir ve yasaklarına tam inanan, bu îmanını yaşayışıyla ispat eden ve Rabbinin huzuruna varınca da cennete gireceğini yakinen anlayan halis kullardır. Allah’ın hiçbir kulunun dünyada iken cennete gireceği garantili değildir. Hz. Ömer’in dediği gibi, “Allah’ın va’di şarta bağlıdır.” Konuyla ilgili olarak Bk. (Âlu İmran: 185, Enbiya: 35, Ankebût: 57)