1
(Ey Muhammed!) Sana o, her şeyi kuşatacak olan (kıyamet)’in¹ haberi geldi mi?
1 Ğâşiye: Aslında örtmek, sarmak kökünden “etken sıfat fiil” (ism-i fail) olarak; “bir şeyi her taraftan sarıp bürüyen salgın, sargın, kaplayan şey” demektir. At eyerinin örtüsüne, kalp zarına, insanı veya hayvanı içinden saran derde ve kâbus gibi her taraftan saran salgın, kuşatıcı belaya da “gâşiye” denir ki; “Şimdi bunlar, kendilerine Allah’ın azabından bir kuşatmanın gelmesinden veya hiç haberleri yokken kıyametin ansızın gelivermesinden, güven içerisindeler mi?” (Yusuf: 107) âyetinde bu mânâyadır. Bu mânâdan alınarak “harf-i tarif” ile kıyametin isimlerinden olarak kullanılmıştır. Çünkü kıyamet günü, birden bire şiddetiyle halkı saracak ve ondaki dehşet verici olaylar herkesi bürüyecektir. Bazıları da (İbrahim: 50.) ayete göre ğaşiye’nin, cehennemliklerin yüzlerini saracak olan ateştir ve “saran ateş” mânâsınadır demişlerdir.
2
O gün kimi yüzler¹ zillete düşmüştür.
1 Buradaki “kimi” ilavesi (وُجُوهٌ) kelimesinin nekra olmasından dolayıdır. Zira o gün tüm yüzler zillete düşmeyecektir.
3
3,4. Çünkü onlar (dünyada) boşu boşuna zahmet çekip yorulmuşlar ve (sonunda) kızışmış bir ateşe girmişlerdir.¹
1 Zîrâ bunlar; Dünyada çalışmamış, amel etmemiş değiller; Rahipler vari çalışmışlar, ibâdet etmişler, iyi yapıyoruz diye küfre hizmet etmişler, boşuna zahmet ve sıkıntı çekmişler, sonunda yaptıkları boşa gidip cehenneme girmişlerdir. Bunların durumu (Kehf: 103-106.) ayetlerinde çok açık bir şekilde ifade edilmiştir. “(Ey Muhammed!): ‘Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?’ de. Onlar, kendilerinin iyi iş yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa giden kimselerdir. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini, O’na kavuşmayı inkâr eden ve (dünyada iyi diye) yaptıkları (âhirette) boşa giden kimselerdir. Artık kıyamet günü Biz, kendilerini hesaba çekerek bile, onlara değer vermeyeceğiz. Onların kâfir olmalarının, âyetlerimi ve Peygamberlerimi alaya almalarının cezâsı, işte bu cehennemdir.”
4
3,4. Çünkü onlar (dünyada) boşu boşuna zahmet çekip yorulmuşlar ve (sonunda) kızışmış bir ateşe girmişlerdir.¹
1 Zîrâ bunlar; Dünyada çalışmamış, amel etmemiş değiller; Rahipler vari çalışmışlar, ibâdet etmişler, iyi yapıyoruz diye küfre hizmet etmişler, boşuna zahmet ve sıkıntı çekmişler, sonunda yaptıkları boşa gidip cehenneme girmişlerdir. Bunların durumu (Kehf: 103-106.) ayetlerinde çok açık bir şekilde ifade edilmiştir. “(Ey Muhammed!): ‘Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?’ de. Onlar, kendilerinin iyi iş yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa giden kimselerdir. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini, O’na kavuşmayı inkâr eden ve (dünyada iyi diye) yaptıkları (âhirette) boşa giden kimselerdir. Artık kıyamet günü Biz, kendilerini hesaba çekerek bile, onlara değer vermeyeceğiz. Onların kâfir olmalarının, âyetlerimi ve Peygamberlerimi alaya almalarının cezâsı, işte bu cehennemdir.”
5
Onlara orada kaynar su pınarından içirilir.
6
6,7. Onların orada, asla beslemeyen ve doyurmayan, kuru ve zehir gibi bir dikenden¹ başka, yiyecekleri de olmayacaktır.
1 (ضَر۪يعٌ), “mudarriun”, manasına, “yenilmesindeki sertliği, acılığı, yakıcılığı ile onları zillete ve alçalmaya mecbur eden bir şeyden başka bir yiyecek” yok demektir. Araplar arasında “dari”, “şibrık” denilen zehirli bir bitkidir ki kuruduğu zaman Hicazlılar buna dari’ derler. Dari’ kötü bir otlaktır ki, üzerinde yayılan hayvan ne yağ bağlar, ne et. Demek ki Arapçada darî’, insanın değil hayvanın bile yemesi mümkün olmayan dikenli, sert, yumuşak olsa da gayet fena kokulu, zehirli dikene ve bitkiye denir. Şu halde burada bu bitkinin herhangi bir özelliği değil, yenilip yutulma ihtimali olmayan elem verici bir şey olma niteliği kastedilmiştir.
7
6,7. Onların orada, asla beslemeyen ve doyurmayan, kuru ve zehir gibi bir dikenden¹ başka, yiyecekleri de olmayacaktır.
1 (ضَر۪يعٌ), “mudarriun”, manasına, “yenilmesindeki sertliği, acılığı, yakıcılığı ile onları zillete ve alçalmaya mecbur eden bir şeyden başka bir yiyecek” yok demektir. Araplar arasında “dari”, “şibrık” denilen zehirli bir bitkidir ki kuruduğu zaman Hicazlılar buna dari’ derler. Dari’ kötü bir otlaktır ki, üzerinde yayılan hayvan ne yağ bağlar, ne et. Demek ki Arapçada darî’, insanın değil hayvanın bile yemesi mümkün olmayan dikenli, sert, yumuşak olsa da gayet fena kokulu, zehirli dikene ve bitkiye denir. Şu halde burada bu bitkinin herhangi bir özelliği değil, yenilip yutulma ihtimali olmayan elem verici bir şey olma niteliği kastedilmiştir.
8
O gün kimi yüzler de son derece mutludur.¹
1 Nâime: Hoşluk ve yumuşaklık manasına “nüûmet”ten türetilmiş olup: “hoş” yani "Yüzlerinde nimetin neşesi görülen, nimet ve mutluluk eseri olan neşe yahut “nimet”ten türetildiği düşünülürse; nimete konmuş, nimet içinde manalarında iki şekilde tefsir olunmuştur ki, birisi netice, birisi sebep, ikisi de mutluluğu ifade eder.
9
9,10,11. Onlar da yaptıklarından memnun bir halde, içerisinde asla boş söz¹ işitilmeyen, harika bir cennettedirler.
1 Lâğıye: “Boş söz” veya “boş şeyle meşgul olan topluluk” yahut lüzumsuzluk mânâsına “akibet” gibi mastardır. Lâğıye, geçersiz kılınması ve düşürülmesi gerekli olan, önem verilecek bir faydası olmayan, boş, manasız, saçma şeylere denir. “Lâğıye söz” ise, özellikle hata ve sövme gibi “fâhiş söz” demektir. Bk. (Nebe’: 35)
10
9,10,11. Onlar da yaptıklarından memnun bir halde, içerisinde asla boş söz¹ işitilmeyen, harika bir cennettedirler.
1 Lâğıye: “Boş söz” veya “boş şeyle meşgul olan topluluk” yahut lüzumsuzluk mânâsına “akibet” gibi mastardır. Lâğıye, geçersiz kılınması ve düşürülmesi gerekli olan, önem verilecek bir faydası olmayan, boş, manasız, saçma şeylere denir. “Lâğıye söz” ise, özellikle hata ve sövme gibi “fâhiş söz” demektir. Bk. (Nebe’: 35)
11
9,10,11. Onlar da yaptıklarından memnun bir halde, içerisinde asla boş söz¹ işitilmeyen, harika bir cennettedirler.
1 Lâğıye: “Boş söz” veya “boş şeyle meşgul olan topluluk” yahut lüzumsuzluk mânâsına “akibet” gibi mastardır. Lâğıye, geçersiz kılınması ve düşürülmesi gerekli olan, önem verilecek bir faydası olmayan, boş, manasız, saçma şeylere denir. “Lâğıye söz” ise, özellikle hata ve sövme gibi “fâhiş söz” demektir. Bk. (Nebe’: 35)
12
12,13,14,15,16. Orada, her tarafta akan pınarlar, (mücevherlerle) süslenmiş tahtlar, (her an içmeye) hazır kadehler, sıralanmış yastıklar, serilmiş yumuşak tüylü halılar, vardır.
13
12,13,14,15,16. Orada, her tarafta akan pınarlar, (mücevherlerle) süslenmiş tahtlar, (her an içmeye) hazır kadehler, sıralanmış yastıklar, serilmiş yumuşak tüylü halılar, vardır.
14
12,13,14,15,16. Orada, her tarafta akan pınarlar, (mücevherlerle) süslenmiş tahtlar, (her an içmeye) hazır kadehler, sıralanmış yastıklar, serilmiş yumuşak tüylü halılar, vardır.
15
12,13,14,15,16. Orada, her tarafta akan pınarlar, (mücevherlerle) süslenmiş tahtlar, (her an içmeye) hazır kadehler, sıralanmış yastıklar, serilmiş yumuşak tüylü halılar, vardır.
16
12,13,14,15,16. Orada, her tarafta akan pınarlar, (mücevherlerle) süslenmiş tahtlar, (her an içmeye) hazır kadehler, sıralanmış yastıklar, serilmiş yumuşak tüylü halılar, vardır.
17
17,18,19,20. (Şu insanlar,) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl düzenlendiğine? Hiç bakmıyorlar mı?¹
1 Burada Yaratıcının kudretine dikkat çekilirken ilk önce devenin ileri sürülmesi insana acayip gelirse de bu acayiplikte kastedilen mânâya isabet açısından “bera’at-i istihlal” gibi bir bediî sanat vardır. Zira maksat, bakılmaya alışılmış ve pek olağan gibi görünen şeylerin bile yaratılış niceliğinin enteresan şeylerle dolu bulunduğunu duyurmaktır. Deve yaratılışının gerçekten enteresanlığı ile beraber Arapların en yakından gözlerine çarpması gerektiği düşünülürse, bunun yaratılışının âlemi seyretmek için ilk bakılacak yer edinilmesi en uygun harekettir. Bu sayılan deveye ondan göğe, ondan dağlara, onlardan yerdeki şeylere bakmak da, bütün âleme bakma manasını taşır. Bazıları buradaki “ibil” kelimesine mecazen “yağmur yüklü bulut” anlamı vermişlerse de bu kelime bulut değil bulut çeşitlerinden birine verilen bir isimdir.
18
17,18,19,20. (Şu insanlar,) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl düzenlendiğine? Hiç bakmıyorlar mı?¹
1 Burada Yaratıcının kudretine dikkat çekilirken ilk önce devenin ileri sürülmesi insana acayip gelirse de bu acayiplikte kastedilen mânâya isabet açısından “bera’at-i istihlal” gibi bir bediî sanat vardır. Zira maksat, bakılmaya alışılmış ve pek olağan gibi görünen şeylerin bile yaratılış niceliğinin enteresan şeylerle dolu bulunduğunu duyurmaktır. Deve yaratılışının gerçekten enteresanlığı ile beraber Arapların en yakından gözlerine çarpması gerektiği düşünülürse, bunun yaratılışının âlemi seyretmek için ilk bakılacak yer edinilmesi en uygun harekettir. Bu sayılan deveye ondan göğe, ondan dağlara, onlardan yerdeki şeylere bakmak da, bütün âleme bakma manasını taşır. Bazıları buradaki “ibil” kelimesine mecazen “yağmur yüklü bulut” anlamı vermişlerse de bu kelime bulut değil bulut çeşitlerinden birine verilen bir isimdir.
19
17,18,19,20. (Şu insanlar,) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl düzenlendiğine? Hiç bakmıyorlar mı?¹
1 Burada Yaratıcının kudretine dikkat çekilirken ilk önce devenin ileri sürülmesi insana acayip gelirse de bu acayiplikte kastedilen mânâya isabet açısından “bera’at-i istihlal” gibi bir bediî sanat vardır. Zira maksat, bakılmaya alışılmış ve pek olağan gibi görünen şeylerin bile yaratılış niceliğinin enteresan şeylerle dolu bulunduğunu duyurmaktır. Deve yaratılışının gerçekten enteresanlığı ile beraber Arapların en yakından gözlerine çarpması gerektiği düşünülürse, bunun yaratılışının âlemi seyretmek için ilk bakılacak yer edinilmesi en uygun harekettir. Bu sayılan deveye ondan göğe, ondan dağlara, onlardan yerdeki şeylere bakmak da, bütün âleme bakma manasını taşır. Bazıları buradaki “ibil” kelimesine mecazen “yağmur yüklü bulut” anlamı vermişlerse de bu kelime bulut değil bulut çeşitlerinden birine verilen bir isimdir.
20
17,18,19,20. (Şu insanlar,) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl düzenlendiğine? Hiç bakmıyorlar mı?¹
1 Burada Yaratıcının kudretine dikkat çekilirken ilk önce devenin ileri sürülmesi insana acayip gelirse de bu acayiplikte kastedilen mânâya isabet açısından “bera’at-i istihlal” gibi bir bediî sanat vardır. Zira maksat, bakılmaya alışılmış ve pek olağan gibi görünen şeylerin bile yaratılış niceliğinin enteresan şeylerle dolu bulunduğunu duyurmaktır. Deve yaratılışının gerçekten enteresanlığı ile beraber Arapların en yakından gözlerine çarpması gerektiği düşünülürse, bunun yaratılışının âlemi seyretmek için ilk bakılacak yer edinilmesi en uygun harekettir. Bu sayılan deveye ondan göğe, ondan dağlara, onlardan yerdeki şeylere bakmak da, bütün âleme bakma manasını taşır. Bazıları buradaki “ibil” kelimesine mecazen “yağmur yüklü bulut” anlamı vermişlerse de bu kelime bulut değil bulut çeşitlerinden birine verilen bir isimdir.
21
21,22. (Ey Muhammed!) Sen öğüt ver. Zîrâ senin görevin, sadece öğüt vermektir. Çünkü sen, onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin.
22
21,22. (Ey Muhammed!) Sen öğüt ver. Zîrâ senin görevin, sadece öğüt vermektir. Çünkü sen, onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin.
23
23,24. Ancak kim de (haktan) yüz çevirir ve kâfir olursa, Allah onu en büyük azap ile cezâlandıracaktır.
24
23,24. Ancak kim de (haktan) yüz çevirir ve kâfir olursa, Allah onu en büyük azap ile cezâlandıracaktır.
25
Onlar, (ne yaparlarsa yapsınlar) şüphesiz sonunda dönüp dolaşıp Bize gelecekler.
26
Sonra da Bize mutlaka hesap verecekler.