1
(Ey Muhammed!) Yüce Rabbinin adını¹ (sürekli olarak) an.²
1 (فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظٖيمِ) (Vakıa: 74, 96, Hakka: 52) nâzil olduğunda Rasulullah bize. “onu rükûnuzda yapın” buyurdu. Sonra (سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى) nâzil olunca da: “onu sücudunuz da yapın” buyurdu. (Ahmed, Ebu Davud, İbnu Mâce) Namazlarda rükûda (سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظٖيمِ), secdelerde ise (سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰى) demek sünnettir. 2 Yani, Rabbinin nîmetleriyle karşılaştığın veya karşılaşmadığın zaman, bunların sahibinin Rabbin olduğunu hiç unutma. Burada isimden kastedilen, o ismin sahibi yani Allah’ın zatıdır. Bazıları isim, zatın aynısıdır demişlerse de bu doğru değildir. Çünkü zatını tanımadığımız birçok ismi bilir, hattâ zatı bile olmayan isimlerden (öcü gibi…) korkarız veya severiz. Her ne kadar isimle kastedilen, zatın kendisi ise de isim zatın kendisi değildir. Bu sebeple de Allah’ın sadece isimlerini dil ile tesbih, çoğu zaman insanı Allah’ın zatını anmaktan uzaklaştırmaktadır. Asıl tesbih, fiilî tesbihtir. O da; “kalben itikat, fiilen de onu ifâde eden yaşayış ile ibâdetlerdir. Yani esas zikir, Allah’ın tüm emir ve yasaklarını yaşamak ve bunların yaşanması yolunda azimle çalışmaktır.”
2
Her şeyi yaratan ve şekil veren, Odur.¹
1 Bu âyet ve devamı, öncesine sıfat olarak değil, başlangıç cümlesi (isti’nafiye) olarak tercüme edilmiştir.
3
Her şeyi (dilediği gibi) takdir eden¹ de yoluna koyan² da Odur.
1 Allah, ilim ve iradesiyle her şey için bir “kader” tayin etti. Cinslerinde, türlerinde, sıfatlarında, fiillerinde, ecellerinde birtakım özelliklerle birer sınır ve miktar tahsis etti. Allah, Rab olması sebebiyle terbiye sayesinde başlangıçtan sona, dünyadan ahirete doğru her birini yetiştireceği netice ve akıbete ulaştırmak veya buna giden yolu göstermektedir. Bu arada insana da akıl ve din hidayetleriyle kendini ve yolunu göstermekte ve özel muhatap olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’in zatına Nebilik ve Rasullüğü takdir edip hidayet ve başarı ihsan etmiştir. Gökler ve yer, yıldızlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlardan her birine cüsse ve irilikte birer özel miktar, yine her birine kalma hususunda özel bir müddet ve sıfat ve renklerden, tat ve kokulardan, durumlardan, güzellik ve çirkinlikten, mutluluk ve bedbahtlıktan, hidayet ve sapıklıktan belli bir miktar takdir etmiştir. “Kesinlikle her şeyin hazineleri Bizim katımızdadır; ancak onun miktarını belirleyerek, sadece Biz indiririz.” (Hicr: 21) buyurduğu gibi belli ve özel bir kader ile sınırlayıp özelleştirmiştir ki, bu manada yücelerin yücesinden, aşağıların aşağısına kadar bütün eşya ve âlemler dâhildir. Bununla beraber Allah katında belli olan o kaderin sırrı bizim için ortaya çıkmadan önce tamamen belli olmaz. (Özetle-Elmalılı) 2 Hidâyet: Ulaşılmak istenen şeye lütuf ve güzellikle delâlet etmek, yol göstermek demektir. Hidayet hayırlı şeyler için geçerlidir. Meselâ hırsıza yol göstermeğe, hidayet denilmez. Allah kullarına hidayetini; a- Onlara akıl ve irade ihsan ederek, b- Peygamberler ve kitaplar göndererek, c- Vahiy, ilham veya sadık rüya gibi fevkalâde yollarla göndermek, suretiyle ihsan eder. Hidayetin zıddı dalâlettir. Dalâlette bulunanların hidayet istemesi, hidayetin meydana gelmesini istemek, hidayette bulunanların hidayet istemesi ise hidayette sebat veya hidayet mertebelerinin artırılmasını istemek, demektir. Bk. (Fatiha: 6)
4
4,5. Bitki örtüsünü çıkaran, sonra da onu kapkara çör-çöp haline getiren¹ de Odur. ²
1 Sonra da onu kapkara bir sel köpüğüne çevirdi, gübre ve kömür haline getirdi ki bunların en belirgin özellikleri yanıp tutuşarak ateşe hizmet etmektir. İşte Hakka karşı tuzak kurma peşinde koşan kâfirlerin, bedensel zevklerinden öte kıymet ve değerini tanımayan bedbahtların sonu da bundan daha kötü olarak, sonsuz büyük ateşe odun ve çıra olmaktan ibarettir. 2 Ğusâ: Lügatte, sel suyunun otlaklardaki otları, çöpleri birbirine katarak sürükleyip getirdiği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp, yaprak ve köpük gibi karışımlar demektir. Buna lisanımızda “sel kusuğu” denilebilir. Ehvâ: Karamsı, koyu yeşil, isli, duru renklere denir. Siyah veya esmer veya yeşil mânâlarıyla tefsir edilebilir. Ehva, “ğusâ”nın sıfatı veya “mer’ânın” yerini tutan (فَجَعَلَهُ) cümlesindeki “o” zamirinden hâl olması düşünülebilir. “Bitki örtüsünü çıkaran, sonra da onu kapkara çör-çöp haline getiren” ifadesinden şunlar anlaşılabilir: 1. Otlaklardaki yeşil bitkilerin kuruyup veya hayvanlar tarafından yenilip çıkarılarak sel sularının sürükleyeceği gübre ve tortular haline getirilmesidir ki, o zaman kömür gibi siyah, yanabilir bir madde olur. 2. Yerküre katmanlarından olan taşkömürlerinin oluşum şekillerine işaret de olabilir.
5
4,5. Bitki örtüsünü çıkaran, sonra da onu kapkara çör-çöp haline getiren¹ de Odur. ²
1 Sonra da onu kapkara bir sel köpüğüne çevirdi, gübre ve kömür haline getirdi ki bunların en belirgin özellikleri yanıp tutuşarak ateşe hizmet etmektir. İşte Hakka karşı tuzak kurma peşinde koşan kâfirlerin, bedensel zevklerinden öte kıymet ve değerini tanımayan bedbahtların sonu da bundan daha kötü olarak, sonsuz büyük ateşe odun ve çıra olmaktan ibarettir. 2 Ğusâ: Lügatte, sel suyunun otlaklardaki otları, çöpleri birbirine katarak sürükleyip getirdiği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp, yaprak ve köpük gibi karışımlar demektir. Buna lisanımızda “sel kusuğu” denilebilir. Ehvâ: Karamsı, koyu yeşil, isli, duru renklere denir. Siyah veya esmer veya yeşil mânâlarıyla tefsir edilebilir. Ehva, “ğusâ”nın sıfatı veya “mer’ânın” yerini tutan (فَجَعَلَهُ) cümlesindeki “o” zamirinden hâl olması düşünülebilir. “Bitki örtüsünü çıkaran, sonra da onu kapkara çör-çöp haline getiren” ifadesinden şunlar anlaşılabilir: 1. Otlaklardaki yeşil bitkilerin kuruyup veya hayvanlar tarafından yenilip çıkarılarak sel sularının sürükleyeceği gübre ve tortular haline getirilmesidir ki, o zaman kömür gibi siyah, yanabilir bir madde olur. 2. Yerküre katmanlarından olan taşkömürlerinin oluşum şekillerine işaret de olabilir.
6
6,7. (Bundan böyle) Biz sana, Kur’ân’ı (ezberden) okutacağız ve sen de Allah dilemedikçe, asla unutmayacaksın.¹ Çünkü O, açığı da, gizliyi de bilir. ²
1 Bundan böyle seni okutacağız. Ruh’ul-Kudüs olan Cebrail vasıtasıyla sana okuyacağın bir kitap olan Kur’an’ı vahyederek indirip öğreteceğiz. İneni ve indirileceği okumaya muvaffak edeceğiz. Yahut vahiy ile seni Kur’ân ve kırâat sahibi yapacağız. Bu şekilde bu, olağanüstü ilâhî Risalet ve hidayeti gösteren bir âyet, bir mucize olarak artık unutmayacaksın. Bu unutmamak, bu derece kuvvetli bir hafızaya sahip olmak da diğer bir mucize olacak. Bu gösteriyor ki, okutmaktan maksat ezbere okutmaktır. Yoksa yüzüne yazı okutmak değildir. Bazıları da, "unutmamaktan asıl maksat, gereği ne ise ona göre amel etmektir" demişlerdir. 2 Allah unutturmak isterse unutturur. Yani böyle unutmamayı kesin olarak vaad edip haber vermek, Allah’ın artık onu unutturmaya gücü yetmeyecek mânâsına gelmez. Unutturacağını tamamen unutturabilir ki bu bir “nesh” olur. O zaman da “Biz herhangi bir âyetin daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe, onu asla yürürlükten kaldırmaz ve de unutturmayız. Sen, Allah’ın gücünün her şeye yettiğini hiç bilmez misin?” (Bakara: 106) hükmü cereyan eder. Bu ayet: “Ey Muhammed! Allah’ın yardımıyla sen bundan böyle unutmayacaksın. Senin böyle bir mucizen de olacak.” demektir. Ancak Peygamberimizin Kur’an okurken birkaç defa hatırlayamadığı yerler olmuştur. Sorulduğunda da hatırlayamadığını söylemiş ve tekrar okumuştur. Ancak bu unutma olayı, “artık unutmayacaksın” va’dinden önce olmuştur.
7
6,7. (Bundan böyle) Biz sana, Kur’ân’ı (ezberden) okutacağız ve sen de Allah dilemedikçe, asla unutmayacaksın.¹ Çünkü O, açığı da, gizliyi de bilir. ²
1 Bundan böyle seni okutacağız. Ruh’ul-Kudüs olan Cebrail vasıtasıyla sana okuyacağın bir kitap olan Kur’an’ı vahyederek indirip öğreteceğiz. İneni ve indirileceği okumaya muvaffak edeceğiz. Yahut vahiy ile seni Kur’ân ve kırâat sahibi yapacağız. Bu şekilde bu, olağanüstü ilâhî Risalet ve hidayeti gösteren bir âyet, bir mucize olarak artık unutmayacaksın. Bu unutmamak, bu derece kuvvetli bir hafızaya sahip olmak da diğer bir mucize olacak. Bu gösteriyor ki, okutmaktan maksat ezbere okutmaktır. Yoksa yüzüne yazı okutmak değildir. Bazıları da, "unutmamaktan asıl maksat, gereği ne ise ona göre amel etmektir" demişlerdir. 2 Allah unutturmak isterse unutturur. Yani böyle unutmamayı kesin olarak vaad edip haber vermek, Allah’ın artık onu unutturmaya gücü yetmeyecek mânâsına gelmez. Unutturacağını tamamen unutturabilir ki bu bir “nesh” olur. O zaman da “Biz herhangi bir âyetin daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe, onu asla yürürlükten kaldırmaz ve de unutturmayız. Sen, Allah’ın gücünün her şeye yettiğini hiç bilmez misin?” (Bakara: 106) hükmü cereyan eder. Bu ayet: “Ey Muhammed! Allah’ın yardımıyla sen bundan böyle unutmayacaksın. Senin böyle bir mucizen de olacak.” demektir. Ancak Peygamberimizin Kur’an okurken birkaç defa hatırlayamadığı yerler olmuştur. Sorulduğunda da hatırlayamadığını söylemiş ve tekrar okumuştur. Ancak bu unutma olayı, “artık unutmayacaksın” va’dinden önce olmuştur.
8
(Ey Muhammed!) Zâten kolay olan bu (dini,) sana daha da kolaylaştıracağız.
9
Eğer öğüt vermenin (insanlara) bir fayda vereceğini görüyorsan, o zaman öğüt ver.¹
1 Bu âyetten, zarar vereceği açıkça belli olduğu takdirde, nasihat etmenin vacip olmadığı, fayda verme ihtimâli bulunursa, istifâde edecekleri dikkate alarak, nasihatın vacip olduğu anlaşılmaktadır.
10
10,11. (Allah’tan) korkan kimse öğüt alacak, inkârında inat eden de ondan kaçacaktır.
11
10,11. (Allah’tan) korkan kimse öğüt alacak, inkârında inat eden de ondan kaçacaktır.
12
12,13. (İşte böyleleri) cehennem ateşine atılacak sonra, ne ölüp oradan (kurtulacak), ne de (rahat bir şekilde) yaşayacaktır.¹
1 Ölmez ki, dünya azabından kurtulduğu gibi kurtulsun, zevk veren ve faydası olan bir hayat da bulamaz ki, çektiği azabı ona vesile sayarak sabır edip dayansın. Bundan büyük bedbahtlık düşünülebilir mi?
13
12,13. (İşte böyleleri) cehennem ateşine atılacak sonra, ne ölüp oradan (kurtulacak), ne de (rahat bir şekilde) yaşayacaktır.¹
1 Ölmez ki, dünya azabından kurtulduğu gibi kurtulsun, zevk veren ve faydası olan bir hayat da bulamaz ki, çektiği azabı ona vesile sayarak sabır edip dayansın. Bundan büyük bedbahtlık düşünülebilir mi?
14
14,15. Zekâtını veren, Rabbinin adını anarak namaz kılan da gerçekten umduğu hayra ulaşacaktır.¹
1 Felah: Arzu edilen şeye ulaşmak veya sonsuz hayır, İflah; sonsuz hayra, cennete ulaşmak demektir.
15
14,15. Zekâtını veren, Rabbinin adını anarak namaz kılan da gerçekten umduğu hayra ulaşacaktır.¹
1 Felah: Arzu edilen şeye ulaşmak veya sonsuz hayır, İflah; sonsuz hayra, cennete ulaşmak demektir.
16
16,17. (Ey insanlar!) Hem daha hayırlı, hem de daha sürekli olan âhireti değil de dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
17
16,17. (Ey insanlar!) Hem daha hayırlı, hem de daha sürekli olan âhireti değil de dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
18
18,19. Şüphesiz bu (hükümler) kesinlikle İbrahim ve Mûsa’nın sahifeleri¹ olan ilk kitaplarda da bildirilmiştir.
1 Suhuf: Aslında kitap mânâsına gelen “sahife”nin çoğulu olup Tevrat, Zebur, İncil, Kur’ân ismi verilen dört büyük kitabın dışında, peygamberlere indirilmiş olan kitapçıklar hakkında kullanılması şöhret bulmuştur. Her dinin esası olan ve önceki peygamberlere indirilmiş ilk sahifelerde ve özellikle İbrahim (a.s) ve Musa (a.s)’nın sahifelerinde zikredilenler hep Cenab-ı Hakk’ın emridir. Ebu Zerr (r.a.)’den: “Ey Allah’ın Rasulü! Yüce Allah kaç kitap indirdi?” dedim. Efendimiz: “Yüz dört kitap indirdi. Elli sahife Şît’e, otuz sahife İdris’e, on sahife İbrahim’e, on sahife de Tevrat’tan evvel Musa’ ya indirdi. Tevrat’ı, Zebur’u, İncil’i ve Furkan’ı da indirdi” buyurdu. Ben: “Ey Allah’ın Rasulü! İbrahim’in sahifeleri ne idi?” dedim. O: “Hepsi kıssa ve öğüt idi.” Ben yine: “Ey Allah’ın Rasulü! Musa’nın sahifeleri ne idi? dedim. Peygamberimiz: “Hepsi ibret idi” Şaşarım, öleceğini yakinen bildiği halde sevinene, ateşin olduğunu kesin olarak bilip de gülene, dünyayı ve onun üzerinde bulunan kimselere karşı durmadan değiştiğini görüp de dünyaya gönül bağlayana, kadere yakinen inanıp da öfkelenene, hesaba inanıp da amel etmeyene” buyurdu. Ben: “Ey Allah’ın Rasulü! İbrahim ve Musa’nın sahifelerindekilerden sana bir şey indirildi mi?” deyince: “Evet, ey Ebu Zerr!” buyurdular. (Elmalılı)
19
18,19. Şüphesiz bu (hükümler) kesinlikle İbrahim ve Mûsa’nın sahifeleri¹ olan ilk kitaplarda da bildirilmiştir.
1 Suhuf: Aslında kitap mânâsına gelen “sahife”nin çoğulu olup Tevrat, Zebur, İncil, Kur’ân ismi verilen dört büyük kitabın dışında, peygamberlere indirilmiş olan kitapçıklar hakkında kullanılması şöhret bulmuştur. Her dinin esası olan ve önceki peygamberlere indirilmiş ilk sahifelerde ve özellikle İbrahim (a.s) ve Musa (a.s)’nın sahifelerinde zikredilenler hep Cenab-ı Hakk’ın emridir. Ebu Zerr (r.a.)’den: “Ey Allah’ın Rasulü! Yüce Allah kaç kitap indirdi?” dedim. Efendimiz: “Yüz dört kitap indirdi. Elli sahife Şît’e, otuz sahife İdris’e, on sahife İbrahim’e, on sahife de Tevrat’tan evvel Musa’ ya indirdi. Tevrat’ı, Zebur’u, İncil’i ve Furkan’ı da indirdi” buyurdu. Ben: “Ey Allah’ın Rasulü! İbrahim’in sahifeleri ne idi?” dedim. O: “Hepsi kıssa ve öğüt idi.” Ben yine: “Ey Allah’ın Rasulü! Musa’nın sahifeleri ne idi? dedim. Peygamberimiz: “Hepsi ibret idi” Şaşarım, öleceğini yakinen bildiği halde sevinene, ateşin olduğunu kesin olarak bilip de gülene, dünyayı ve onun üzerinde bulunan kimselere karşı durmadan değiştiğini görüp de dünyaya gönül bağlayana, kadere yakinen inanıp da öfkelenene, hesaba inanıp da amel etmeyene” buyurdu. Ben: “Ey Allah’ın Rasulü! İbrahim ve Musa’nın sahifelerindekilerden sana bir şey indirildi mi?” deyince: “Evet, ey Ebu Zerr!” buyurdular. (Elmalılı)