1
İnsanlık üzerinden, tüm zamana¹ göre söylenmeye bile değmeyecek kadar (kısa) bir süre geçmedi mi?²
1 Dehr: Kur’ân-ı Kerim’de dehr, iki âyette geçmektedir. (İnsân: 1.) âyette ki dehr, “uzun zaman” (Casiye: 24.) âyetteki dehr ise, “zamanın gelip geçmesi” anlamındadır. Dehr, bizim kullandığımız, “zaman” anlamında değildir. Çünkü zaman; şimdiye, geçmişe ve geleceğe denebilir. Dehr ise, “kesintisiz devam eden uzun zamana (âlemin ömrüne)” denir. Geniş açıklama için Bk. (Casiye: 24.) 2 Yukarıdaki tercüme, (لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً) cümlesi (اَلدَّهْرُ) kelimesinin sıfatı olarak yapılmıştır. Ayrıca bu cümle (اَلْإِنْسَانُ)’dan hâl de düşünülebilir. O zaman âyet: “insan üzerine zamandan öyle bir müddet geldi ki o, anılmaya bile değer bir şey değildi.” şeklinde de tercüme edilebilir.
2
Şüphesiz Biz, insanı karmaşık bir damla sudan yarattık. İmtihan etmek için de onu, işiten ve gören kıldık.
3
(Sonra da) Biz ona isterse (Allah’a) şükretsin, isterse de nankör olsun diye (doğru) yolu gösterdik.
4
Doğrusu Biz, kâfirler için (âhirette) zincirler, demir halkalar ve çılgınca yanan bir cehennem, hazırladık.
5
(Allah’ın) itaatkâr kulları da karışımı (hoş kokulu) “kâfûr” olan, dolu kadehlerden içerler.
6
(O kâfur) Allah’ın has kullarının, kendisinden diledikleri gibi kana kana içtikleri bir kaynaktır.
7
(O has kullar,) Allah’a verdikleri sözlerini yerine getirirler ve kötülüğü sürekli artan bir günden, korkarlar.
8
Onlar, sevdikleri yiyeceği yoksula, yetime ve esire (seve seve) yedirirler.¹
1 Bu âyet Ali (r.a) hakkında nâzil olmuştur. (Vâhidî)
9
(Ve onlara): “Biz, size bunu sadece Allah rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür de beklemiyoruz.”
10
“Çünkü biz asık suratlı, çatık kaşlı¹ o gün(ün azâbın)dan dolayı Rabbimizden korkarız.” derler.
1 Burada kastedilen asık suratlı ve çatık kaşlı olan gün değildir. Yani, “zikr’ül mahal iradet’ül hal” (yer zikredilip, durum kastedilmesi) yoluyla mecâz yapılmıştır. Bu da; “içerisinde bulunanların suratlarını asan, kaşlarını çatmalarına sebep olan gün” demektir.
11
Allah da onları o günün şerrinden koruyacak ve onların yüzlerine parlaklık, gönüllerine sevinç verecektir.
12
Ve sabırlarına karşılık onlara, cennet ve ipekten¹ (elbiseler) ikram edecektir.
1 Bazıları buradaki “harir” kelimesine “ipek” değil de, “tarifi imkânsız özgür bir hayat” anlamı vermişlerse de ayetin öncesine ve sonrasına dikkat edilirse bu anlamın uygun olmayacağı rahatlıkla anlaşılmaktadır. Zira cennetin de kendine göre kuralları olması ve tamamen insanların başıboş hayat sürecekleri bir yer olmaması gerekir.
13
Onlar, o (cennette) tahtlar üzerine kurulup oturacaklar, orada asla (yakıcı) bir güneş ve dondurucu bir soğuk da görmeyecekler.
14
(Cennet ağaçlarının) gölgeleri, onlara yaklaştırılacak ve (meyvelerinin) devşirilmesi de son derece kolaylaştırılacaktır.
15
Çevrelerinde gümüşten kaplar ve gümüş (renkli) billur kâseler, dolaştırılacaktır.
16
Büyüklüğünü kendilerinin tercih edeceği gümüş (renkli) billur kâseler...
17
17,18. Onlara orada, selsebil¹ olarak adlandırılan pınardan, karışımı (hoş kokulu) zencefille dolu kadehlerden içirilecek.
1 Selsebil: Cennetin pınarlarından birinin ismi veya sıfatıdır. İlk defa Kur’an’da kullanılan bir kelime olup, sürekli akan ve içimi boğaza dokunmayan, tatlı ve suyu istenilen yere götürülebilen içecek demektir. Bir Yahudi din adamının, “Cennete ilk defa kimler girecek?” sorusuna Hz. Peygamber, “Muhacirlerin fakirleri” cevabını vermiş; “Cennet yolunda içecekleri nedir?” sorusu üzerine de, “Onlara cennette selsebîl diye adlandırılan bir pınarın suyundan içirilir” deyince Yahudi, “Doğru söyledin” demiştir. (Müslim) Lügatlerde ve tefsir kaynaklarında selsebîl kelimesinin “akıcı ve yumuşak olma” anlamına gelen “selâset” ve “peş peşe gelme” manasındaki “teselsül” ile ilişkisi üzerinde durulur. Pınarın sıfatı olarak “kesintisiz ve hızlı akma”, su vb. içeceklerin sıfatı olarak “tadı iyi, içimi kolay” gibi anlamlara sahip olduğu belirtilir. Selsebîlin aslının, “sel sebîlen” (bir yol iste) şeklinde bir cümle olduğu Hz. Ali’ye atfedilmiştir. Zemahşerî, bu açıklamanın Arap diline uygun düşmekle birlikte zorlama ve uydurma olduğunu belirtir.
18
17,18. Onlara orada, selsebil¹ olarak adlandırılan pınardan, karışımı (hoş kokulu) zencefille dolu kadehlerden içirilecek.
1 Selsebil: Cennetin pınarlarından birinin ismi veya sıfatıdır. İlk defa Kur’an’da kullanılan bir kelime olup, sürekli akan ve içimi boğaza dokunmayan, tatlı ve suyu istenilen yere götürülebilen içecek demektir. Bir Yahudi din adamının, “Cennete ilk defa kimler girecek?” sorusuna Hz. Peygamber, “Muhacirlerin fakirleri” cevabını vermiş; “Cennet yolunda içecekleri nedir?” sorusu üzerine de, “Onlara cennette selsebîl diye adlandırılan bir pınarın suyundan içirilir” deyince Yahudi, “Doğru söyledin” demiştir. (Müslim) Lügatlerde ve tefsir kaynaklarında selsebîl kelimesinin “akıcı ve yumuşak olma” anlamına gelen “selâset” ve “peş peşe gelme” manasındaki “teselsül” ile ilişkisi üzerinde durulur. Pınarın sıfatı olarak “kesintisiz ve hızlı akma”, su vb. içeceklerin sıfatı olarak “tadı iyi, içimi kolay” gibi anlamlara sahip olduğu belirtilir. Selsebîlin aslının, “sel sebîlen” (bir yol iste) şeklinde bir cümle olduğu Hz. Ali’ye atfedilmiştir. Zemahşerî, bu açıklamanın Arap diline uygun düşmekle birlikte zorlama ve uydurma olduğunu belirtir.
19
Onların çevrelerinde ise, gördüğün zaman, etrafa saçılmış inciler zannedeceğin, ölümsüz genç hizmetçiler,¹ dolaşacaklar.
1 Kur’ân-ı Kerîm’de iki âyette geçen “vildân” (Vâkıa: 17, İnsân: 19) “ğılman”la aynı mânada kullanılmıştır. Velîd (çocuk) kelimesinin çoğulu olan vildan, her iki âyette de “ebedî” anlamındaki “muhalled” sıfatıyla nitelendirilmiş olup bu sıfat gençlerin fizyolojik değişikliğe uğrayıp yaşlanmaktan korunduğunu ifade etmektedir. Kur’ân’da bu gençler, her türlü aşınma ve kirlenmeden korumak amacıyla kabuğunda saklanırken buradan çıkarılıp cennet ehlinin etrafına saçılmış incilere benzetilmek suretiyle özel bir yaratılışa sahip olduklarına işaret edilmiş, ayrıca ğılman ve vildan’ın orada içecek sunma görevinden söz edilerek onların hizmetçi statüsünde bulundukları da ifade edilmiştir. Bk. (Vakıa: 17)
20
O (cennette) her nereye bakarsan bak, bir nîmet ve yüce bir saltanat, görürsün.
21
(O cennetliklerin) üstlerinde yeşil ipekten ince ve sırmalı elbiseler olacak, gümüş bileziklerle süslenecekler ve Rableri onlara tertemiz içecekler, içirecektir.
22
(Onlara cennette): “İşte bütün bunlar, sizin yaptıklarınızın karşılığıdır. Çünkü sizin çalışmalarınız mükâfatlandırılmaya değer görülmüştür.” denilecek.
23
(Ey Muhammed!) Gerçek şu ki, Kur’an’ı sana bölüm bölüm indiren, Biziz, Biz.
24
Öyleyse, Rabbinin hükmünü vermesi için sabret ve onlardan günâhkâr veya nankör (kâfirlere) itaat etme.
25
Ve sabah-akşam¹ Rabbinin adını² an.
1 Bükra: Erken demek olup, sabahtan öğleye kadar olan vakittir. Asîl: öğleden akşama kadar olan zaman demektir. İkisi birden: sabahtan akşama kadar demek olup, bundan da; sabah, öğle ve ikindi namazları anlaşılabilir. 2 Yani Onun, bize Kendisini anlamamız için ifâde ettiği sıfatlarını an. Sen, ancak bunları anlayabilirsin. Zatını anlamak için boşuna gayret etme. (Zira Allah’ın zatını anlamak için boyundan büyük işlere girişenlerin, “zatını anlayacağım derken sıfatlarını bile inkâra varan perişanlıkları” ortadadır.)
26
Gecenin bir bölümünde Ona secde et¹ ve geceleyin de Onu, uzun uzun tesbih et.²
1 Secde, cüz’ü zikredip bütününü kastetme yoluyla “namazdan” mecâzdır. Gecenin bazı bölümü de akşam ve yatsı namazlarıdır. 2 Yani, Kur’an oku, teheccüd namazı kıl. (Müzzemmil: 1-6) Buradaki emir, Peygamberimiz için farz niteliğindeyse de bizim için de geçerlidir. Öyleyse bir Müslüman, gecelerini ne olduğu belirsiz, kerameti kendilerinden menkul kimselerin uydurdukları saçma sapan ayinlerle değil, ancak Allah’ının Peygamberine tavsiye ettiği zikirlerle ihya eder. Ayrıca bu ayet: “Ona uzun geceler boyu secde et ve Onu, tesbih et” şeklinde de tercüme edilebilir.
27
Gerçekten şu (kâfirler,) geçici dünya arzularını seviyorlar da o ağır (âhiret) gününü ihmâl ediyorlar.¹
1 “Arkasına atmak,” mecâzen “ihmâl etmek” demek olduğundan, tercümede bu anlam tercih edilmiştir.
28
(Şunu unutmasınlar ki) onları yaratan da yaratılışlarını sapasağlam yapan da Biz olduğumuza göre, eğer dilersek onları, derhal benzerleriyle de değiştiriveririz.
29
İşte (bütün) bunlar, kesinlikle bir öğüttür. Artık kim (îman etmek) isterse, Rabbine ancak (bunlarla) yol bulabilir.¹
1 Aynı âyet için Bk. (Müzzemmil: 19)
30
Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.¹ Gerçekten Allah her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Yani, sizin cüz’i iradeniz, ancak Allah’ın koyduğu sınırlar içerisinde kalır ve siz de ancak bundan sorumlusunuz. “Allah’ın Takdiri” dediğimiz dileme kapasitesine asla ulaşamazsınız. Bk. (Tekvir: 29)
Sonraki 1 ayet →