Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Kıyame 1 / 40
1
Hayır!¹ (artık başka söze lüzum yok!) kıyamet gününe yemin ederim ki, 1 Bu yemin, olumsuz manada yemin değil, “hayır vallahi, yok vallahi, değil vallahi” gibi olumsuzluktan sonra ayrıca bir yemindir. Ayetin başındaki (لَا)’lar te’kit için ilâve edilmiştir ve zaittir.
M. Türk 75:1
2
Ve yine hayır! (Kaybettikleri için) pişmanlık duyan nefse¹ yemin ederim ki, 1 Nefs-i levvame: Levm edici (kınayıcı) nefis demektir. Bu da ya başkasını pek kınayan nefis yahut yaptığı günahların fenalığını anlayıp da kendini kınayan, pişman olan nefis demek olabilir. Tasavvuf erbabının yaptıkları ve; nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mut-meinne, nefs-i mülheme, nefs-i zekiyye, nefs-i razıye, nefs-i merzıyye diye isimlendirdikleri yedi tür nefis taksimatı tamamen kendi kafalarına göre yaptıkları bir taksimattır. Bunun şer-i şerifle bir alakası yoktur.
M. Türk 75:2
3
İnsan, kendisinin kemiklerini asla bir araya getiremeyeceğimizi mi zannediyor?¹ 1 Adiy b. Ebî Rabîa: “Ey Muhammed! Kıyamet gününün ne zaman ve nasıl olacağını bana anlat.” der. Peygamberimiz anlatınca da: “Ey Muhammed! Ben onu gözümle görsem yine sana inanmam. Yani Allah şu çürümüş kemikleri mi toplayacak?” der. Bu sûrenin iniş sebebi bu olaydır. (Kurtubî)
M. Türk 75:3
4
Evet! Bizim gücümüz, parmak uçlarına varıncaya kadar,¹ onu yeniden yaratmaya yeter. 1 Yani sadece kemikleri değil, bedenin en ince teşkilâtına varıncaya hepsini, hatta gövdesinin en ince uçları olan parmaklarını, uçlarındaki inceliklere varıncaya kadar düzenlemek şartıyla derleyip toplamaya kadiriz.
M. Türk 75:4
5
Fakat o insan sürekli olarak (Rabbine karşı) terbiyesizliğini sürdürmek ister.
M. Türk 75:5
6
(Bir de kalkar): “Kıyamet günü de ne zamanmış?” diye sorar.
M. Türk 75:6
7
7,8,9,10. Ama gözlerin kamaştığı,¹ ayın karardığı, güneşin ve ayın bir araya toplandığı zaman var ya! İşte o gün, o insan: “Kaçacak bir delik yok mu?” der. 1 Berk-i Basar: “gözün şimşek çakması”, insanın ansızın tepesinde çakan şimşekten maruz kaldığı dehşet ve şiddet halinden mecaz olarak, ansızın başına gelen hadisenin şiddetli elem ve ıstırabıyla dehşet ve hayret içinde duyulan keskin bakışı demektir.
M. Türk 75:7
8
7,8,9,10. Ama gözlerin kamaştığı,¹ ayın karardığı, güneşin ve ayın bir araya toplandığı zaman var ya! İşte o gün, o insan: “Kaçacak bir delik yok mu?” der. 1 Berk-i Basar: “gözün şimşek çakması”, insanın ansızın tepesinde çakan şimşekten maruz kaldığı dehşet ve şiddet halinden mecaz olarak, ansızın başına gelen hadisenin şiddetli elem ve ıstırabıyla dehşet ve hayret içinde duyulan keskin bakışı demektir.
M. Türk 75:8
9
7,8,9,10. Ama gözlerin kamaştığı,¹ ayın karardığı, güneşin ve ayın bir araya toplandığı zaman var ya! İşte o gün, o insan: “Kaçacak bir delik yok mu?” der.
M. Türk 75:9
10
7,8,9,10. Ama gözlerin kamaştığı,¹ ayın karardığı, güneşin ve ayın bir araya toplandığı zaman var ya! İşte o gün, o insan: “Kaçacak bir delik yok mu?” der. 1 Berk-i Basar: “gözün şimşek çakması”, insanın ansızın tepesinde çakan şimşekten maruz kaldığı dehşet ve şiddet halinden mecaz olarak, ansızın başına gelen hadisenin şiddetli elem ve ıstırabıyla dehşet ve hayret içinde duyulan keskin bakışı demektir.
M. Türk 75:10
11
11,12. (Ona) “Hayır! Herhangi bir sığınak yok. Bugün sığınılacak tek yer, ancak Rabbinin huzurudur.” (denilir.)¹ 1 12. âyet: “Bugün sığınılacak yeri belirlemek, ancak Rabbine aittir” diye tercüme edilebilir.
M. Türk 75:11
12
11,12. (Ona) “Hayır! Herhangi bir sığınak yok. Bugün sığınılacak tek yer, ancak Rabbinin huzurudur.” (denilir.)¹ 1 12. âyet: “Bugün sığınılacak yeri belirlemek, ancak Rabbine aittir” diye tercüme edilebilir.
M. Türk 75:12
13
O gün insana, (dünya hayatında) yaptığı ve yapmadığı her şey bildirilir.
M. Türk 75:13
14
14,15. Aslında insanoğlu (her ne kadar) mazeretlerini ortaya atsa da kendi kendisinin ne olduğunu, çok iyi bilir.¹ 1 Burada insanın, hakikati anlatılmaktadır. Zîrâ insan, ne yaptığını bilmeyecek bir bedenden ibaret değil, kendisini, kendi vicdanında duyan bir varlıktır. Bu sebeple gerçekten insan olan, kendisinde olup biten, her şeyi duyar. Her ne kadar yaptıkları hakkında, başkalarına karşı kendisini mazur göstermek için mazeretler ortaya atmaya kalkarsa da aslında mazeretlerinin doğru olup olmadığını, vicdanında bilir. Bu durumda insanın hakikati, başkasına karşı görünen şekli değil, onun kendi vicdanında duyduğu ne ise odur. Âhirette Allah’ın huzurunda göreceği de ondan ibarettir. Bunlar, halkın gözünde doğru sayılsa da Hakk’ın nazarında yalancıdır. Halka iyi görünmekle, kendi vicdanında bilip durduğu hakikati değiştiremeyeceği gibi, Hak nazarındaki durumunu hiç değiştiremez. (Elmalılı)
M. Türk 75:14
15
14,15. Aslında insanoğlu (her ne kadar) mazeretlerini ortaya atsa da kendi kendisinin ne olduğunu, çok iyi bilir.¹ 1 Burada insanın, hakikati anlatılmaktadır. Zîrâ insan, ne yaptığını bilmeyecek bir bedenden ibaret değil, kendisini, kendi vicdanında duyan bir varlıktır. Bu sebeple gerçekten insan olan, kendisinde olup biten, her şeyi duyar. Her ne kadar yaptıkları hakkında, başkalarına karşı kendisini mazur göstermek için mazeretler ortaya atmaya kalkarsa da aslında mazeretlerinin doğru olup olmadığını, vicdanında bilir. Bu durumda insanın hakikati, başkasına karşı görünen şekli değil, onun kendi vicdanında duyduğu ne ise odur. Âhirette Allah’ın huzurunda göreceği de ondan ibarettir. Bunlar, halkın gözünde doğru sayılsa da Hakk’ın nazarında yalancıdır. Halka iyi görünmekle, kendi vicdanında bilip durduğu hakikati değiştiremeyeceği gibi, Hak nazarındaki durumunu hiç değiştiremez. (Elmalılı)
M. Türk 75:15
16
(Ey Muhammed!) O (Kur’an’ı Cebrâil sana okurken, unutmamak için) acele edip dilini onunla beraber hareket ettirip durma.¹ 1 Kur’an nâzil olurken Peygamberimiz, duyduklarını unutmamak için dilini ve dudaklarını hareket ettirirdi. Bunun üzerine Allah, bu âyeti indirdi. (Tirmizî)
M. Türk 75:16
17
Şüphesiz onu, (Kur’an halinde) toplayarak okutmak, Bize aittir.
M. Türk 75:17
18
Şu halde Biz, onu okuduğumuz zaman¹ sen sadece onun okunuşunu takip et. 1 Biz O Kur’anı okuduğumuz zaman demek, “Cebrail onu sana getirip kıraatini bitirdiği zaman” demektir.
M. Türk 75:18
19
Sonra onu açıklamak Bize aittir.¹ 1 Bu dört âyeti: “(Ey İnsanoğlu!) O (mazeretleri uydurmak için) acele edip, sakın dilini bile oynatma. Şüphesiz o bildiklerini derleyip toplayan, Biziz. Sen sadece, Bizim okuduğumuzu takip et. Yaptıklarının açıklamasını yapmak da senin değil Bizim işimizdir.” şeklinde anlamak da mümkündür.
M. Türk 75:19
20
Hayır! (Böyle olmaz.) Çünkü siz, geçici dünya arzularını seviyorsunuz.
M. Türk 75:20
21
Ve âhireti (bir kenara) bırakıyorsunuz.
M. Türk 75:21
22
22,23. İşte o gün, öyle pırıl pırıl yüzler vardır ki onlar, Rablerine bakarlar (ve bakmaya doyamazlar.)¹ 1 Ru’yetullah: “Ru’yet” kelimesi, Arapçada (رَأَى) kökünden gelen bir mastardır. Bu kelimeye sözlüklerde; görmek, bakmak, inanmak, bilmek, sanmak, sonunu düşünmek, tefekkür etmek ve rüya görmek anlamları verilmektedir. Bu fiilin bu kadar çeşitli anlamlara gelmesi, Arapçadaki kurallara bağlı olarak bazı hal ve durumlara göredir. Terim anlamı bakımından ru’yet denilince, İslâmî literatürde: “Allah’ın mü’minler tarafından Cennet’te görülmesi” meselesi akla gelmektedir. Bazıları ru’yetin mümkün olamayacağını ileri sürerek, Allah’ın görülmesi inancına İslâm dışı bir hüviyet kazandırırken, bazı fırkalar ve tarikatlar da mümkün olacağını ileri sürmekle kalmayıp, bir ifrat ve tefrit örneği sergileyerek, Yüce Allah’a cisim isnat etme yolunu tutmuşlardır. Ehl-i Sünnet mezhebler ise, geneldeki tutumunu devam ettirip, orta yolu takip ederek, Yüce Allah’ın ahirette mü’minler tarafından mekândan ve cisimden münezzeh olarak görülebileceğini, ancak bunun keyfiyetinin bilinemeyeceğini kabul etmiştir. Allahu Teâlâ’yı görmek, aklen caiz, naklen vaciptir. Allahu Teâlâ, görülür. Fakat bu görülme, bir me¬kânda, bir yönde, bir ışık yardımıy¬la değildir. Görenle Allah arasında bir mesafe de bahis konu¬su değildir. İmam Ebû Hanîfe, Fıkh’ul-Ekber kitabında; “Cennette mü’minler Rablerini baş göz¬leriyle görürler. Fakat aralarında mesafe, teşbih ve keyfiyet olmayacaktır.” demektedir. (Kıyame: 22-23) Cerir b. Abdillah (r.a)’dan rivayet edil¬diğine göre; Nebî (s.a.v) bir gece, ayın on dördünde aya bakarak; “Muhakkak siz hepiniz, ahirette Rabbinizi şu ayı görüp de şüphe etmedi¬ğiniz gibi göreceksiniz” buyurdular. (Buharî, Müslim, Ebû Davud, Tİrmizi, İbnu Mace) Rüyada Allah’ı (c.c) görmek caiz değildir. İmam Mâtüridî, “Rüyada Allah’ı (c.c) gördüğü iddiasında bu¬lunan, puta tapandan daha şerlidir. Zira rüyada görülenler hayal ve misallerdir. Allahu Teâlâ ise bunlardan münezzehtir” der. Mesruk’tan rivayet edilmiştir. Hz. Aişe’nin (r.anha) yanındaydım. “Ey mü’minlerin annesi! Üç şeyi kim söylerse, Allah’a karşı büyük iftira etmiş olurmuş! Nedir onlar?” diye sorduğumuzda Hz. Aişe, şöyle cevap verdi: “Kim ki, Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü, diye iddia ederse, Allah’a karşı büyük ifti¬ra etmiş olur.” Bunun üzerine ben; “Ey mü’minlerin annesi, bana müsaade et konuşayım: “Yemin olsun o (Peygamber), onu apaçık ufukta gördü.” (Tekvir: 23) ayetine ne dersin?” diye sorunca Hz. Aişe, şu ce¬vabı verdi: “Bu meseleyi RasûluIIah (s.a.v)’den ilk önce soran benim. Rasûlullah bana dedi ki; O Cebrail’dir. Hem işitmedin mi Allah: “Gözler, Onu kavrayamaz. O, ise bütün gözleri kavrar. O, her şeyi inceden inceye bilen, her şeyden haberdar olandır” (En’am: 103) buyurmadı mı? Ve hem sen işitmedin mi ki, Allah: “Allah’ın bir beşerle vahiy yoluyla veya perde arkasından yahut bir elçi göndererek izniyle ona dilediğini vahyetmesi dışında konuşması mümkün değildir. O çok yücedir, hüküm (hikmet) sahibidir” (Şûra: 51) buyurmuştur. “Her kim ki; Rasûlullah (s.a.v), Allah’¬ın (c.c) kitabından bir şeyi gizledi derse; Allah’a büyük iftira etmiş olur. Her kim ki Muhammed (s.a.v) gaybı bilir iddiasında bulunursa, Allah’a (c.c) büyük İftira etmiş olur.” (Müslim) Mûtezile’ye göre Dünya ve ahirette Allah’ı görmek mümkün değildir ve Allah’ı kimse göremeyecektir. Mu’tezile bu ayetteki bakışı bekleme manasında anlamışlardır. Hâlbuki gayeye ulaşmayan beklemenin sonucu neşe değil, hayal kırıklığı olur.
M. Türk 75:22
23
22,23. İşte o gün, öyle pırıl pırıl yüzler vardır ki onlar, Rablerine bakarlar (ve bakmaya doyamazlar.)¹ 1 Ru’yetullah: “Ru’yet” kelimesi, Arapçada (رَأَى) kökünden gelen bir mastardır. Bu kelimeye sözlüklerde; görmek, bakmak, inanmak, bilmek, sanmak, sonunu düşünmek, tefekkür etmek ve rüya görmek anlamları verilmektedir. Bu fiilin bu kadar çeşitli anlamlara gelmesi, Arapçadaki kurallara bağlı olarak bazı hal ve durumlara göredir. Terim anlamı bakımından ru’yet denilince, İslâmî literatürde: “Allah’ın mü’minler tarafından Cennet’te görülmesi” meselesi akla gelmektedir. Bazıları ru’yetin mümkün olamayacağını ileri sürerek, Allah’ın görülmesi inancına İslâm dışı bir hüviyet kazandırırken, bazı fırkalar ve tarikatlar da mümkün olacağını ileri sürmekle kalmayıp, bir ifrat ve tefrit örneği sergileyerek, Yüce Allah’a cisim isnat etme yolunu tutmuşlardır. Ehl-i Sünnet mezhebler ise, geneldeki tutumunu devam ettirip, orta yolu takip ederek, Yüce Allah’ın ahirette mü’minler tarafından mekândan ve cisimden münezzeh olarak görülebileceğini, ancak bunun keyfiyetinin bilinemeyeceğini kabul etmiştir. Allahu Teâlâ’yı görmek, aklen caiz, naklen vaciptir. Allahu Teâlâ, görülür. Fakat bu görülme, bir me¬kânda, bir yönde, bir ışık yardımıy¬la değildir. Görenle Allah arasında bir mesafe de bahis konu¬su değildir. İmam Ebû Hanîfe, Fıkh’ul-Ekber kitabında; “Cennette mü’minler Rablerini baş göz¬leriyle görürler. Fakat aralarında mesafe, teşbih ve keyfiyet olmayacaktır.” demektedir. (Kıyame: 22-23) Cerir b. Abdillah (r.a)’dan rivayet edil¬diğine göre; Nebî (s.a.v) bir gece, ayın on dördünde aya bakarak; “Muhakkak siz hepiniz, ahirette Rabbinizi şu ayı görüp de şüphe etmedi¬ğiniz gibi göreceksiniz” buyurdular. (Buharî, Müslim, Ebû Davud, Tİrmizi, İbnu Mace) Rüyada Allah’ı (c.c) görmek caiz değildir. İmam Mâtüridî, “Rüyada Allah’ı (c.c) gördüğü iddiasında bu¬lunan, puta tapandan daha şerlidir. Zira rüyada görülenler hayal ve misallerdir. Allahu Teâlâ ise bunlardan münezzehtir” der. Mesruk’tan rivayet edilmiştir. Hz. Aişe’nin (r.anha) yanındaydım. “Ey mü’minlerin annesi! Üç şeyi kim söylerse, Allah’a karşı büyük iftira etmiş olurmuş! Nedir onlar?” diye sorduğumuzda Hz. Aişe, şöyle cevap verdi: “Kim ki, Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü, diye iddia ederse, Allah’a karşı büyük ifti¬ra etmiş olur.” Bunun üzerine ben; “Ey mü’minlerin annesi, bana müsaade et konuşayım: “Yemin olsun o (Peygamber), onu apaçık ufukta gördü.” (Tekvir: 23) ayetine ne dersin?” diye sorunca Hz. Aişe, şu ce¬vabı verdi: “Bu meseleyi RasûluIIah (s.a.v)’den ilk önce soran benim. Rasûlullah bana dedi ki; O Cebrail’dir. Hem işitmedin mi Allah: “Gözler, Onu kavrayamaz. O, ise bütün gözleri kavrar. O, her şeyi inceden inceye bilen, her şeyden haberdar olandır” (En’am: 103) buyurmadı mı? Ve hem sen işitmedin mi ki, Allah: “Allah’ın bir beşerle vahiy yoluyla veya perde arkasından yahut bir elçi göndererek izniyle ona dilediğini vahyetmesi dışında konuşması mümkün değildir. O çok yücedir, hüküm (hikmet) sahibidir” (Şûra: 51) buyurmuştur. “Her kim ki; Rasûlullah (s.a.v), Allah’¬ın (c.c) kitabından bir şeyi gizledi derse; Allah’a büyük iftira etmiş olur. Her kim ki Muhammed (s.a.v) gaybı bilir iddiasında bulunursa, Allah’a (c.c) büyük İftira etmiş olur.” (Müslim) Mûtezile’ye göre Dünya ve ahirette Allah’ı görmek mümkün değildir ve Allah’ı kimse göremeyecektir. Mu’tezile bu ayetteki bakışı bekleme manasında anlamışlardır. Hâlbuki gayeye ulaşmayan beklemenin sonucu neşe değil, hayal kırıklığı olur.
M. Türk 75:23
24
24,25. O gün, öyle yüzler de vardır ki burnunun sürtüleceğini anlayıp, somurtur kalırlar.
M. Türk 75:24
25
24,25. O gün, öyle yüzler de vardır ki burnunun sürtüleceğini anlayıp, somurtur kalırlar.
M. Türk 75:25
26
26,27. Hayır! (Dikkat edin!) Can köprücük kemiğine gelip dayanınca ve “bir kurtarıcı¹ yok mu?” denilmeye başlanılınca, 1 Rak: Okuyucu, nefes edici, tıbbi veya rûhanî hekim demekse de daha ziyade rûhanî olan okuyucu için kullanılır. İşte o an, îmanlının îmansızdan tam ayrıldığı hattâ ateistlerin bile, bir şeylere inanmaya başladığı zamandır. Ayrıca burada (مَنْ) ile (رَاقٍ) arasında sekte vardır. Eğer sekte yapılmaz da idğamlı olarak okunursa (مَرَّاقٍ) olur. O da “çorbacı” anlamına gelir.
M. Türk 75:26
27
26,27. Hayır! (Dikkat edin!) Can köprücük kemiğine gelip dayanınca ve “bir kurtarıcı¹ yok mu?” denilmeye başlanılınca, 1 Rak: Okuyucu, nefes edici, tıbbi veya rûhanî hekim demekse de daha ziyade rûhanî olan okuyucu için kullanılır. İşte o an, îmanlının îmansızdan tam ayrıldığı hattâ ateistlerin bile, bir şeylere inanmaya başladığı zamandır. Ayrıca burada (مَنْ) ile (رَاقٍ) arasında sekte vardır. Eğer sekte yapılmaz da idğamlı olarak okunursa (مَرَّاقٍ) olur. O da “çorbacı” anlamına gelir.
M. Türk 75:27
28
28,29. (Kâfir sevdiklerinden) ayrılma vaktinin geldiğini anlar ve (ölüm korkusundan) eli ayağına dolaşır.
M. Türk 75:28
29
28,29. (Kâfir sevdiklerinden) ayrılma vaktinin geldiğini anlar ve (ölüm korkusundan) eli ayağına dolaşır.
M. Türk 75:29
30
(İşte o gün) gidilecek tek yer, Rabbinin huzurudur.
M. Türk 75:30