Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Mülk 1 / 30
1
Bütün kâinatın mutlak hükümranlık ve yönetimi¹ elinde olan (Allah’ın) şânı çok yücedir. Çünkü Onun her şeye gücü yeter. 1 Bütün kâinatta, Dünya ve Âhirette tasarruf ve saltanat, yönetmek, hüküm koymak ve bu hükümleri uygulamak, dilediğine kuvvet ve mülk vermek ve dilediği zaman da bunu almak, sadece Allah’a mahsustur ve Onun elindedir.
M. Türk 67:1
2
O, ölümü ve hayatı; hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek¹ için yarattı² ve O çok güçlüdür, çok bağışlayandır. 1 Allah, yarttığı kullarından insanlar ve cinleri sadece kendisine kulluk etsinler, kendisinden başka Mabut tanımasınlar ve Allah’ın kullarına kul olmasınlar diye yaratmıştır. Bu, Onun kendi iradesinin bir eseridir. Bununla ilgili yapılan yorumların tamamı eğer Allah’ın kitabına ve Rasulünün sünnetine dayanmıyorsa boştur. 2 Yaratmak fiili, takdir ve icad etmek mânâlarına gelir. Takdir, ilmî yönden bir sınırlama demek olduğundan hem varlığın öncesi ve sonrasıyla, hem de yokluk ve varlıkla ilgilidir. İcad ise, fiilen yoğu var etmek, yok olanı varlığa geçirmek demek olduğundan, varlığı takdir edilen yok olan bir şeyin, varlık halini ifade eder. "Ölümü ve hayatı yarattı" âyetinde ölümün de hayatın da birlikte yaratıldığının anlatılmasından dolayı Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğu, ölümün sırf yokluktan ibaret, yokluğa ait bir iş olmayıp, hayat gibi bir varlığa sahip, varlığa ait bir iş, varlığı bulunan bir hadise olduğunu kabul etmişlerdir.
M. Türk 67:2
3
O (Allah) birbiriyle uyumlu¹ yedi göğü (öyle) yaratmıştır ki, Rahman olan Allah’ın tüm yarattıklarında hiçbir uyumsuzluk² göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, orada bir uyumsuzluk³ görebiliyor musun? 1 Tıbak: kelimesi mutabakat manasına mastar veya “tabak” yahut “tabaka”nın çoğuludur. Burada “tıbak” kelimesi “yedi” kelimesinden hal’dir. Birinci anlamıyla; birbirine uyumlu, ahenkli, aralarında sıkı nizamı ve ilişkisi olan demektir. İkinci anlamıyla; tabaka tabaka, kat kat demektir. Ancak müfessirlerin çoğunluğu birinci anlamı tercih etmişlerdir. 2 Tefavüt: Çelişki ve birbirine zıt olma gibi iki şey arasındaki uyumsuzluk, perişanlık, başkalık, münasebetsizlik ve nizamsızlık demektir. 3 Fütur: Yarık ve çatlak demek olan “fatr” kelimesinin, çoğuludur. Burada düzensizlik, intizamsızlık ve uyumsuzluk anlamındadır. Gökyüzünde yarık bulunmaması başka, esasen böyle bir şeyin mümkün olmaması başkadır. Birçok âyette kıyamette göğün çatlayıp yarılacağı haber verilmiş olmakla birlikte yarılmanın ortadan kaldırılmasından, gerek gökyüzü içindeki cisim ve yıldızların ve gerek göğün kendisinin yarılmalarının mümkün olduğu hususunu ortadan kaldırmayı gerektirmez. Yapan, elbette yıkmaya kâdirdir. Burada maksat, Allah’ın kudretine nazaran yarılmaları, bozulmaları ve yapılmaları ihtimalini imkânsız kılmak değil, varlıktaki birlik manzarasını göstererek, Allahu Teâlâ’nın mülkünün genişlik ve büyüklüğünü, yaratılışlarındaki düzen ve intizamın akılları hayrette bırakan mükemmeliyetini, tabakaların ve parçalarının çokluğuyla beraber görünüm ve sisteminin kavranmaz ve ötesine geçilmez olduğunu anlatmak olduğu aşikârdır. Şu halde demek ki, esasen yarılma, yırtılma ve kapanması mümkün olmayan şey, gök cisimleri veya gökyüzünün bizzat kendisi değil, onları içinden ve dışından kuşatan ve hepsinin üstünde bulunan ilâhî, kudrettir. (Elmalılı).
M. Türk 67:3
4
Sonra gözünü döndürüp oraya tekrar tekrar bak. Göz(ün uyumsuzluk bulmaktan) umudunu keserek, bitkin¹ bir halde sana geri dönecektir. 1 Hâsiün: Husû’den çoğul etken sıfat fiildir. Köpeği azarlayıp kovmak, sürmek ve uzaklaştırmak, göz dumanlanıp kamaşmak, uyuşup feri kaçmak ve bitkinleşmek anlamlarına gelir. Yani o göz yorgun ve bitkindir. Yahut bütün çabalamasına rağmen bir çatlak bulamayıp gördüğü sanat inceliği ve karşılaştığı büyüklük karşısında hayret ve dehşete düşmüş, acizliğini anlamış, onları delip daha ileri gidemeyeceğini fark ederek haddini bilmiş olarak sana döner.
M. Türk 67:4
5
Şüphesiz Biz, (size) yakın olan gökyüzünü¹ parlak kandillerle² donattık ve bunları, şeytanlar³ için zanna dayanarak, rasgele konuşma aracı kıldık⁴ ve onlar için (bir de) çılgın ateşin azabını hazırladık. 1 Dünya: Dünya kelimesi, yakın olmak mâna¬sına gelen “dünüv” kökünden türemiş en yakın anlamındaki (أَدْنَى) ismi tafdilinin müennesi olup, “en yakın” yahut “pek alçak” manasına bir sıfattır. (السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا) terkibi, "dünyanın göğü" şeklinde isim tamlaması zannedilerek çoğunlukla yanlış anlaşılmıştır. Doğrusu, “dünya” sıfat, “sema” mevsuf olarak bir sıfat tamlamasıdır. Dünya kelimesi Kur’ân’da hep sıfat tamlaması olarak yer almıştır. Şu halde (الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا) hayat-ı dünya; “Dünya’nın hayatı” değil “dünya denilen hayat” yani “aşağılık ve alçak hayat” anlamınadır. (السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا) ise, “(size) yakın olan gökyüzü” demektir. Dünya kelimesinin al¬çaklık, kötülük mânasındaki “denâet” kö¬künden geldiği de ileri sürülmüştür. Kur’an’da yer ve yeryüzü için “arz” kelimesi kullanılmış, şu anda yaşa¬nılan hayata “el-hayât’üd-dünyâ”, sonraki hayata da “dâr’ü’l-karâr” gibi ismi veril¬miştir. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’de “arz” coğrafî, “dünya” ise dinî ve ahlâkî bir te¬rim olarak yer almıştır. Geniş bilgi için Bk. (Bakara: 86) 2 Mesâbih: “Sirâc” yani kandil demek olan “mısbâh”ın çoğuludur. Kandiller, yıldızlardan mecaz yapılıp, sonra da çoğul yapılmıştır. “Mesâbih” kelimesinin nekre olarak getirilmesi de ta’zim içindir ki bu, sizin bildiğiniz kandiller gibi değil, büyük kandiller demektir. Esasen kastedilen de geceleyin kandilin ışık vermesi gibi etrafa ışık veren gezegen ve sâbit olarak görünen yıldızlar gibi tüm yıldızlardır. 3 Bu şeytanlar; gerek insanlardan, gerekse cinlerden, şeytanlık özelliğini kazanmış şahıslar veya aynı özelliklere sahip düşünce sistemleri, olabilir. 4 Rücûm: Kelimesi, mecâzen, “zanna dayanarak rasgele konuşmak, tahmin yürütmek” anlamlarında kullanılır. Burada kastedilen ise; “medyumlar, astrologlar, falcılar veya Peygamberler dışında gökten kendilerine bilgi geldiğini iddiâ eden sahtekâr, şeytan rûhlu kimseler” olabilir. “Şeytanlara atmak”, onları yerin sınırlarından yukarı çıkarmamak, göğü şerlerinden korumak için mermiler demektir ki, en meşhur mânâ da budur. Hicr 16-17. ayetlerde: “Yemin olsun, (bir de) Biz, gökte burçlar yarattık ve o (göğü) seyredenler için süsledik. Ve onu bütün lânetlenmiş şeytanlardan koruduk.” buyurulmaktadır. Buna rağmen o şeytanlar, şeytanlaşmış kimseler, sistemler ve ilimler yeryüzünde birtakım kimseleri, Allah tarafından gönderilmiş bir ilham vasıtası imiş gibi mıknatıslayarak ispritizma, manyetizma, psişizm ve metapsişizm gibi tamamı yalan olan kâhinlik, murakabe, uyduruk kerametler ve cincilik kabilinden acayip bazı ruhi hayallerle aldatıp meleklere, peygamberlere rekabet etmek isterlerse de, Allah onları o yüksekliğe yaklaştırmaz, istediklerinde muvaffak etmez, yalancılıklarını yüzlerine vurarak ateş alevleriyle defeder. En doğrusunu Allah bilir.
M. Türk 67:5
6
Rablerini inkâr edenler için gidilecek yerlerin en kötüsü olan, cehennem azabı vardır.
M. Türk 67:6
7
(Kâfirler) oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultuyu işitirler.
M. Türk 67:7
8
Öfkesinden neredeyse patlayacak gibi olan (cehenneme) atılan her bir gruba, onun bekçileri: “Size (dünyada) bir uyarıcı gelmedi mi?” diye soracaklar.
M. Türk 67:8
9
Onlar da: “Evet! Gerçekten bize bir uyarıcı geldi, fakat biz, onu yalanladık ve ona; ‘Allah hiç bir şey indirmedi,¹ siz sadece büyük bir sapkınlık içerisindesiniz,’ dedik.”² diyecekler. 1 Bu sözleri söyleyen kâfirlerin “ateist” olmayıp, Peygamberlik müessesesini inkâr eden “deist” oldukları anlaşılmaktadır. Bu grubun içerisine; Peygamberleri kabul etseler de Peygamberliği kendilerince tanımlayan, bugünkü Hıristiyanlar, Yahûdîler ve Müslüman olduğunu söyleyen sapkın gruplar girmektedir. 2 Deizm: Latince’de “Tanrı” anlamına gelen “deus” kelimesinden türetilmiş olup Grekçe’de yine “Tanrı” anlamındaki “theos”tan gelen “teizm” terimiyle aynı sözlük anlamına sahiptir. Tanrı’nın varlığını ve âlemin ilk sebebi olduğunu kabul etmekle birlikte akla dayalı bir tabii din anlayışı çerçevesinde peygamberliği şüphe ile karşılayan veya inkâr eden felsefî ekolün adıdır. Deizm daha ziyade Hristiyan ve Yahudi toplumlarında bilhassa İngiltere’de yaygındır. Batıdaki şekliyle İslam toplumu içerisinde görülmez. Ancak İbnu Teymiyye; Fârâbî, İbnu Sînâ ve İbnu Rüşd gibi bazı Müslüman oldukları söylenen filozofların, “Kur’an’ın lafız ve manasının Allah ile ilişkisine dair görüşlerine, Cebrail’i -faal akıl- olarak anlamalarına, peygamberler dışındaki bazı seçkin insanların veya kendilerinin de bu akılla bağlantı kurabilecekleri” şeklindeki iddialarına işaret ederek böyle bir anlayışı vahye dayalı din için tehlikeli bulmuştur. Bu anlayışa sahip olanların vahyin dinde belirlenmiş olan yerini kaybedeceklerini, peygamberliğe duyulan ihtiyacı ortadan kaldıracaklarını söylemiş ve böylece onların görüşlerinden bir tür “deizm” sonucu çıkarmıştır. Bugün bu manalara gelebilecek lakırtılar edenlerin, sözlerini biraz ölçüp tartmaları ve ahirette cehennem diye bir yerin olduğunu untmamaları gerekir.
M. Türk 67:9
10
Ve: “Eğer (onu) dinleseydik veya aklımızı kullansaydık, (şimdi) şu çılgınca yanan cehennemin¹ halkından, olmazdık.” diyecekler. 1 Cehennem: Derin kuyu, ahirette kâfir ve günahkâr kimselerin azap çekecekleri ceza yeridir. Kur’an-ı Kerîm’de inanan ve güzel amel işleyen kimselere “Cennet” vadedildiği gibi (Kehf: 107); kâfir ve günahkâr kimselere de “Cehennem” vâdedilmiştir. Kâfir, münâfık ve müşrikler Cehennemde “ebedî kalırlar, orada ölmezler ve azapları hafifletilmez.” Tövbe etmeden günahkâr olarak ölen ve Allah’ın kendilerini affetmediği mü’minler ise Cehennemde ebedî kalmazlar. Kendilerine günahları kadar azap edilir. Sonra oradan kurtulup Cennet’e girerler ve orada ebedî kalırlar. Ateş, insan cismine çok büyük acı ve ıstırap verdiği için ahirette kâfir ve münâfıkların cezası ateşle verilecektir. Cehennem’in en açık vasfı ateş olduğu için bazen, Cehennem yerine ateş manasına “nâr” kullanılır. Kur’an-ı Kerîm’de Cehennem’in yedi tabakası olduğu belirtilmektedir. “O (cehennem)in yedi tabakası ve her bir tabakasında da o (şeytana uyanlardan) yerleştirilmiş gruplar vardır.” (Hicr: 44) Cehennemde görülecek azabın miktar, şiddet ve şekillerini ancak Allah ve Rasûlü’nün bizlere bildirmesiyle ve bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz. Cehennem’in yakacağı hakkında da Kur’an’da bilgi verilmekte ve: “Ey îman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan ve başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini derhal yapan meleklerin bulunduğu cehennemin ateşinden koruyun” buyurulmaktadır. (Tahrîm: 6)
M. Türk 67:10
11
Kahrolsun! Şu, çılgınca yanan cehennemin günâhlarını itiraf eden halkı.
M. Türk 67:11
12
Rablerini görmedikleri halde Ondan (sevgiye dayalı bir korku ile) korkanlara gelince; onlar için bir af ve çok büyük bir mükâfat vardır.
M. Türk 67:12
13
(Ey İnsanlar!) Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Şüphesiz O (Allah) gönüllerin özündekileri kesinlikle bilendir.
M. Türk 67:13
14
O yaratan, (yarattıklarını) hiç bilmez mi? Çünkü O her şeyi inceden inceye bilen,¹ her şeyden haberdar olandır. 1 Latîf: “lütuf” mastarından; “en ince şeyleri yapan ve yaratıkların muhtaç olduğu şeyleri ihsan eyleyen” yani lütufkâr, “letafet” mastarından ise; en ince, en gizli işleri bütün inceliğiyle bilen, anlamlarına gelir.
M. Türk 67:14
15
O (Allah) yeryüzünü sadece size boyun eğdirdi.¹ Öyleyse haydi onun omuzla rında² yürüyün³ ve Allah’ın rızkından yiyin. (Sonunda) dönüş Onadır. 1 Zelûl: Uysal, istenildiği gibi çekilip götürülmeye müsâit olan şey, demektir. Yani bu uysallık, hakir ve hor anlamına değil, kolaylık ve uygunluk anlamınadır. Bir şey zelûl olmakla beraber şerefli de olabilir. 2 Menakib: Omuz anlamına gelen “menkib”in çoğuludur. Burada kelimenin ikil değil de çoğul kullanılmasından, bunun normal omuz değil de mecâzen, “uysallıkta ve itaatte aşırılık” anlamına geldiği anlaşılmaktadır. 3 Bu ifâde iki şekilde anlaşılabilir. a- Onun sınırları içerisinde yürümek. b- Onun üzerinde, bir binit üzerinde gibi yürümek. (Yani yürüyen Arz, onun üzerinde dolaylı olarak yürüyen de biz, olmuş oluruz.)
M. Türk 67:15
16
Gökte olan (Allah)’ın,¹ o (yeryüzü) çalkalanırken sizi yere geçirmeyeceğinden emin misiniz?² 1 Bununla kastedilen Allah’ın kendisidir. Burada; “sema”, sadece gök dediğimiz semadan ibaret değil, mecâzen üstünlük ve bütün yaratıkların, mekânın ve zamanın üzerinde olan yücelik anlamınadır. Gök, her zaman sema demenin yerini tutmaz. Onun için, “Allah semadadır” demek, “Allah şu gözlerimizle gördüğümüz göktedir” anlamına gelmez. Yani yeryüzü de gökyüzü de zâten semadadır. Yani “Allah her yerdedir.” Ayrıca bu ifâdeyi “Allah’ın manevi şahsı ve hükümranlığı bütün kâinata hâkimdir.” şeklinde anlamak da mümkündür. 2 Sizi hiç helâk etmeyeceğinden yahut yeryüzü ile birlikte batırıvermesinden, eminsiniz de hiç korkunuz kalmadı mı?
M. Türk 67:16
17
Yoksa gökte olan (Allah)’ın üzerinize taş yağdırmayacağından emin misiniz? İşte o zaman Benim uyarmam nasılmış öğrenirsiniz.
M. Türk 67:17
18
Doğrusu, onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. (Sonunda) Benim de (onları) inkârım nasıl olurmuş? (gördüler).
M. Türk 67:18
19
Onlar üzerlerinde (kanatlarını) açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları (orada) ancak Rahman (olan Allah) tutuyor. Şüphesiz O her şeyi hakkıyla görendir.¹ 1 İşte sizin yeryüzünde yürüyüşünüz ve yerin semaya doğru konumu da fezada, boşlukta uçan kuşlar gibidir. Sizi de tutan ve tutacak olan ancak o Rahmân’dır. Siz de O’nun, o kuşları uçuran nizamı ve tutması ile yükseklere uçabilirsiniz. Onlardan ibret alın uçun, fakat ne kadar uçsanız, yine öyle üzerinizde dolaşan ve haddini aştığınız halde Rahmân’ın emir ve tutmasıyla gökten inerek sizi avlayacaktır. Binaenaleyh size karşı bir taraftan kandil, bir taraftan da atış taneleri olacak olan nice kuşlar, uçaklar ve melekler vardır ki hepsi o Rahmân’ın kudret elinde askerleridirler. O halde sizler de O Rahmân’ın irade ve kudretine dayanarak O’nun emir ve nizamını takip ederek yerin omuzları üstünde uçaklar yapın ve imtihan meydanında yarışın. Fakat bütün hedefiniz ve gidişiniz O Rahmân’a karşı gelmek değil, O’na saygı ve kulluk ile katına dönmek, bağış ve mükâfatına ulaşmak olsun. Çünkü ne kadar uçsanız, O’nun askerlerinden kurtulamaz, mülkünden dışarı çıkamaz, hiçbir yarık bulamazsınız. (Elmalılı)
M. Türk 67:19
20
Rahman (olan Allah)’tan başka size yardım edecek güç, kim olabilir? Şu kâfirler gerçekten büyük bir yanılgı içerisindedirler.
M. Türk 67:20
21
Eğer O (Allah) rızkını kesecek olsa, size kim rızık verebilir? Hayır, onlar büyüklenmekte ve haktan uzaklaşmakta inat etmektedirler.
M. Türk 67:21
22
(Bir düşünün!) Yüzüstü sürünen mi, yoksa dosdoğru yol üzerinde dümdüz yürüyen mi daha doğru yoldadır?
M. Türk 67:22
23
(Ey Muhammed! İnsanlara): “Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve gönüller veren O (Allah)’a, ne kadar da az şükrediyorsunuz.” de.
M. Türk 67:23
24
(Onlara bir de): “Sizi, yeryüzünde yaratan Odur. (Sonunda) hepiniz, yine Onun (huzurunda) toplanacaksınız.” de.¹ 1 O halde niçin sanki sizi başkası yaratmış ve büyütmüş sonra da ölmeyecek, bulunduğunuz dünyada kalacak yahut başkasına gidecekmişsiniz gibi davranıyor, başkalarına kulluk ediyor, başkalarından korkuyor, nankörlükle bu bayağılıkta kalmak istiyorsunuz da, O’na gideceğinize iman ederek her hareketinizde O’nun rızasını gözetip şükrederek O’na gitmek istemiyorsunuz? (Elmalılı)
M. Türk 67:24
25
(Ama kâfirler bir de): “Eğer doğru söylüyorsanız (şu tehdit edip durduğunuz) azap ne zaman gerçekleşecek.”¹ diyorlar. 1 Aynı âyet için Bk. (Yûnus: 48, Enbiyâ: 38, Neml: 71, Sebe’: 29, Yasin: 48, Mülk: 25)
M. Türk 67:25
26
(Sen de onlara): “O (azabın ne zaman geleceğini) sadece Allah bilir. Ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.” de.
M. Türk 67:26
27
Sonunda o (azabı) yakından gördükleri zaman, kâfirlerin yüzleri kapkara kesilir ve (onlara): “Sizin isteyip durduğunuz işte budur!” denilir.
M. Türk 67:27
28
(Ey Muhammed!): “Söyleyin bakalım! Eğer Allah, beni ve benimle birlikte olanları helâk etse¹ ya da bizi esirgerse (sizin için ne fark eder?) Bu durumda kâfirleri acıklı azaptan kim kurtaracak?” de. 1 Mekke müşrikleri, Hz. Peygamberin uyarılarının Allahu Teâlâ tarafından olduğuna inanmayıp da Peygamber’in dünyadaki hayatına mahsus olduğunu zannettikleri için: “Şu Muhammed ve yanındakiler helak oluverse de kurtulsak” derlerdi. Bu ayet bu uyarının öyle zannettikleri gibi Peygamber’in vefatıyla kesilivermeyeceğini anlatmaktadır.
M. Türk 67:28
29
(Onlara yine): “Bizim inandığımız ve kendisine güvendiğimiz, ancak Rahman olan Allah’tır. Artık siz, kimin apaçık bir sapkınlık içerisinde olduğunu pek yakında öğreneceksiniz.” de.
M. Türk 67:29
30
(Onlara bir de): “Söyleyin bakalım! Eğer (bir sabah) suyunuz yerin dibine çekiliverecek olursa, bu durumda size bir kaynak suyunu kim getirebilir?” de.¹ 1 Eğer hayatınızın en önemli ve genel mayası olan su, yeryüzünden hepten çekiliverir de Allah rahmetini tamamen kesiverir, kaynaklarınız kurursa yahut beden veya toplumunuzun suyu çekiliverir de o güvendiğiniz dünya hayatınız kuruyuverirse size kim bir akarsu, bir kaynak suyu getirebilir? Hangi fert, hangi devlet, hangi fen ve sanat sahibi yeryüzünde veya bedeninizde o hayat mayasını, asıl maddesini yaratabilir? Zira suyun ne olduğunu anlayanlar ve “Biz onu hidrojen ve oksijenden elde ederiz” diyecek olanlar da bilirler ki, o gazlar, buharlar, havalar, onları tanıtan idrakler ve ortaya çıkaracak melekeler de Allah’tandır. Hep O Rahmân’ın bu âlemde mümine ve kâfire esirgemediği rahmetindendir. Demek ki O Rahmân’dan başka hayat verecek ve tevekkül edilecek hiçbir varlık yoktur.
M. Türk 67:30
Mülk suresi tamamlandı