Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Tahrim 1 / 12
1
Ey Peygamber! Hanımlarının rızasını gözeterek, Allah’ın helal kıldığı bir şeyi¹ kendine niçin haram ediyorsun?² Allah, çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.³ 1 Bu âyetten: a- Peygamber de olsa hiç kimsenin Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal, helal kıldığı şeyleri de haram kılma yetkisinin olmadığı. b- Helal olan bir şeyi sevmemekle haram kılmanın ayrı şeyler olduğu. c- Helal olan bir şeyi, sadece birilerinin hatırı için haram kılmanın yasak olduğu. d- Birilerinin de bir başkasını Allah’ın emirlerine ters düşürmeye zorlayıcı bir tavır takınmasının yasak olduğu, anlaşılmaktadır. 2 Şari’: Kanun koyan, hüküm vaz’ eden demektir. İslâm Dininde “Mutlak Şâri’” Allahu Teâlâ’dır. Peygamberimize şar’i (veya şari-i sani) denilmesi ise mutlak anlamda değildir. Nitekim mutlak şar’i yalnız Allahu Teâlâ’dır. Peygamberimiz de ancak şari’in koyduğu şeriat’la insanları bu şeriat’a davet eder. Peygamberimizin koyduğu emir ve yasaklar onun kendi kafasından çıkardığı şeyler değildir. Onun bildirdiği emir ve nehiyler Allah’ın ona gönderdiği vahiydir. Peygamberimiz Allah’ın bildirdiği emirlerle insanlar hakkında bazı hükümler verebilir. Ancak bu hükümler ona vahiyle gelir. O da bu hükümlerle bağlı olarak insanların menfaatine bazı hükümler bildirir. Bu, onun mutlak anlamda şar’i olduğunu değil, Allah’ın hükümlerini insanlara tebliğ eden ve bunlarla bazı hükümler çıkartan bir şar’i olduğunu gösterir. Böyle denildiğinde o, Allah’a denk kılınmış olmaz. Nitekim mutlak şar’i başka, mutlak şar’inin hükümleriyle hükümler çıkartan başkadır. Bu iki şar’i farklıdır. Birincisi, “mutlak anlamda şeriat koymak, hüküm vaz’ etmektir.” İkincisi ise; “mutlak şar’inin koyduğu şeriatla hükmedip yeni bir hüküm çıkarmaktır.” Bu iki unsuru birbirine karıştırmamak gerekir. Allahu Teâlâ: “Ey îman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahibine de (itaat edin.) Eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde o konunun (çözümünü) Allah’a ve Peygamber’e havâle edin. Çünkü böyle yapmanız, (sizin için) daha hayırlı ve sonuç bakımından da en iyisidir.” (Nisa: 59) buyurmuştur. Allah bu ayette, “Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin” buyurmamış, “Allah’a itaat edin” buyurduktan sonra tekrar ayrı olarak “Rasulü’ne itaat edin” buyurmuştur. Bu da gösteriyor ki Rasulullah’a itaat etmek yani Rasulullah’ın “sahih sünnetine” uymak İslam’ın temellerindendir. Aynı şekilde bu da gösteriyor ki Kur’an nasıl bir teşri kaynağı ise Rasulullah’ın sözleri de bir teşri kaynağıdır. Onun için Rasulullah (s.a.v): “Ben size neyi yasaklamışsam ondan uzak durun. Size neyi emretmişsem gücünüz nispetinde onu yerine getirin. Sizden önceki kavimlerin helak olmalarının sebebi nebilerine gereksiz çok soru sormalarıdır.” (Müslim) buyurmuştur. Bu ve birçok ayeti kerimede ifade edildiği gibi Rasulullah (s.a.v)’den hüküm istenir. Fakat Rasulullah’ın vereceği hüküm müstakil bir hüküm olmayıp Allah’ın hükmüne bağlıdır. O halde Rasulullah (s.a.v) de Şâridir, hüküm koyucudur ama mutlak ve müstakil kanun koyucu değil, Allah’ın vahyine, kanununa bağlı bir Şâri’dir. İslam şeriatında; namaz vakitleri, rekâtları, Cuma suresi inmeden önce Cuma namazı, ehli eşek etinin haram kılınması, yırtıcı ve leş yiyen hayvanların etinin haram kılınması, Altının ve ipeğin ümmetin erkeklerine haram kılınması, kadının, halasıyla aynı anda nikâh altına alınmasının yasaklanması… hep sünnetle emredilmiştir. Eğer Efendimiz Allah’ın rızasına uygun olmayan bir hüküm ortaya koymuşsa bu da daha sonra vahiyle düzeltilmiştir. Sünneti delil olarak almayı kabul etmeyenlerin genellikle bu konuda bir kısım lakırdılarla meseleyi geçiştirmeye çalışmaları niyetlerinin ne olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 3 Bu sûrenin ilk dört âyetinin indirilme sebebi şu iki olaydır: a- Hz. Aişe (r.a)’dan: Peygamber (s.a.v) her ikindi namazının sonrasında eşlerine uğrardı. Bir ara Zeyneb b. Cahş’ın odasında onun ikram ettiği bal şerbetini içtiği için daha fazla kalmaya başlamıştı. Ben bunu çok kıskandım ve Hafsa, Sevde, Safiye ile o yanımıza gelince; “ağzından meğafir kokusu geldiğini” söylemeyi kararlaştırdık. (Meğafir, kötü kokulu bir çiçektir.) Onun Zeyneb’in yanında çok kalmaması için başvurduğumuz bu hile tesirini gösterdi. Peygamber (s.a.v): “bir daha bal şerbeti içmemeye” söz verdi. (Buhari, Müslim, Nesâî) b- Bir gün Peygamberimiz, eşi Hafsa’nın odasında diğer eşi Mariye ile bir süre kalır. Hafsa bunu öğrenince çok gücenir ve Peygamber (s.a.v)’e çatar. Bunun üzerine Pey-gamberimiz de onu memnun etmek için, “bir daha Mariye ile beraber olmayacağına” söz verir. Hz. Hafsa da bunu Hz. Aişe’ye gizlice anlatır. (Bu rivâyet, Kütüb-i Sittede zikredilmemektedir.)
M. Türk 66:1
2
Allah yeminlerinizi (keffaretle) çözmeyi¹ size meşru kılmıştır. Çünkü Allah, sizin sahibinizdir ve O her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Tehılle: Helâl etmek, çözmek, helâl kılmak demektir. Yeminin helâl kılınması; a- yaptığı yemine uymakla, b- İnşaallah kaydıyla istisna etmekle c- Yeminin ısrarında bir günâh varsa bozup, keffaret vermekle olur. Yemin ve çeşitleri ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 225, Maide: 89)
M. Türk 66:2
3
Hani Peygamber eşlerinden birine bir sır söylemiş,¹ o da bunu (başkalarına) haber vermişti. Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, (Peygamber) de (bu sırrın) bir kısmını açıklamış, bir kısmını da (açıklamaktan) vazgeçmişti. Peygamber sonunda bu durumu (eşine) söyleyince (eşi): “Bunu sana kim haber verdi?” demişti. Peygamber de: “Bana (her şeyi) çok iyi bilen, (her şeyden) haberdar olan (Allah) haber verdi.” demişti. 1 Âyette sır buyrulmakla, bunun karı koca arasında kalması gereken bir söz olduğu anlaşılmaktadır. Allah, âyette o eşin ismini de bu sözün ne olduğunu da bildirmeyerek, aile sırlarının bilenler tarafından dahi ifşa edilmesinin câiz olmayacağına işaret buyurmaktadır. O halde doğrusu bunların kim ve ne olduğunu Allah bilir deyip tecessüs yapılmamasıdır.
M. Türk 66:3
4
(Ey Peygamber eşleri!) Kalpleriniz¹ eğildiği için eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ!) Yok, eğer ona karşı birbirinize destekçi olmağa kalkışırsanız, şunu iyi bilin ki Allah onun dostu, Ondan başka Cebrâil, iyi Müslümanlar ve melekler de onun yardımcısıdır. 1 (قُلُوبٌ)’un çoğul, zamirin ise ikil olmasından; iki grup haline gelen tüm annelerimizin kalplerinin kastedildiği anlaşılabilir. Zîrâ bu olaylar arasında annelerimiz Aişe ve Zeynep taraftarları olmak üzere, ikiye ayrılmışlardı.
M. Türk 66:4
5
Eğer o (Peygamber,) sizi boşasaydı, Rabbi ona sizlerden daha hayırlı, Müslüman, gönülden inanan, itaat eden, tevbe eden, ibâdetini tam yapan, (hayır için) her işe koşan, gerek dul, gerekse bakire eşler verebilirdi.
M. Türk 66:5
6
Ey îman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan ve başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini derhal yapan meleklerin bulunduğu cehennemin ateşinden koruyun.
M. Türk 66:6
7
(O melekler ki, cehennemliklere): “Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin. Çünkü siz, sadece yaptıklarınızla cezâlandırılıyorsunuz.” derler.
M. Türk 66:7
8
Ey îman edenler! Allah’a gönülden tevbe edin.¹ Umulur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örter. Allah’ın Peygamberini ve onunla beraber inanmış olanları utandırmayacağı günde, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokar. (O gün) onların (îmanlarının) nuru, önlerinden ve sağ taraflarından koşarken: “Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla.² Doğrusu, senin gücün her şeye yeter.” derler. 1 Tevbe: Lügatte, geri dönmek, pişman olmak demektir. İslâmi terim olarak ise; yaptığı günâhı bırakıp Allah’a yönelmek, kabahatten kabahat olduğu için pişmanlık duyarak vazgeçmektir. Bir kimsenin herhangi bir kötülükten, vicdanında onun çirkinliğini hissederek değil de bedenine veya malına zarar verdiği korkusuyla vazgeçmesi tevbe değildir. Yani tevbe; yaptığı kabahatin bir menfaatini bile görse, onun gerçekten çirkinliğini duyup, tiksinerek vazgeçmektir. Nasuh; halis, temiz veya çok ıslah edici, hiç bir eksik bırakmayacak şekilde eksiklikleri düzeltip onarıcı demektir. Nasuh tevbe ise, kabahatlerden başka bir sebeple değil, sadece Allah’ın rızasına ters oldukları için vicdanında pişmanlık duyarak ve yaptığına son derece üzülerek ve bir daha o çirkinliği yapmamağa karar vererek vazgeçmek ve kendisini buna alıştırıp, hiç bir sebep ve engel, karşısında o kabahate tekrar dönmemeğe karar vermekle olur. Hz. Ali, (r.a) bir bedevînin: “Ey Allah’ım senden af diliyorum ve sana tevbe ediyorum.” dediğini işitince o bedevîye: “Ey adam! Böyle tevbe yalancıların tevbesidir. Gerçek tevbe; geçmiş günâhlara pişman olmak, yapmadığı farzları iade, bütün zulümleri ret, hasımlarla helâlleşmek, işlediği günâha bir daha dönmemeğe azmetmek, nefsi kötülüklerde büyüttüğü gibi Allaha itaatte eritmek ve ona kötülüklerin tadını tattırdığı gibi itaatin de acısını tattırmaktır.” buyurmuştur. (Elmalılı) 2 Bk. (Hadid: 12)
M. Türk 66:8
9
Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla savaş ve onlara karşı sert davran. Onların barınma yerleri, gidilecek yerlerin en kötüsü olan cehennemdir.¹ 1 Aynı âyet için Bk. (Tevbe: 73)
M. Türk 66:9
10
Allah, kâfirlere; kullarımızdan iki iyi insanın nikâhları altında iken, onlara hainlik eden ve (sonunda kocaları) onlara Allah’tan gelen azabı engelleyemeyen, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını örnek olarak veriyor. Zîrâ sonunda o ikisine de: “Haydi, ateşe giren herkesle beraber siz de (cehenneme) girin.” denilecek.¹ 1 Bu âyette; kâfirlerin, Peygamberlerin eşleri bile olsalar, âhirette kimsenin kimseye bir faydasının olmayacağı, temsili olarak anlatılmaktadır. Nuh (a.s) ile Lut (a.s)’ın eşleri onlara ihanet etmişti. Nuh’un karısı ona deli demiş, arabozuculuk yapmış ve Nuh’un sır olarak telakki ettiği vahiy haberlerini müşriklere duyurmuştu. Lut’un karısı da münafıklık ediyor, evinde duyduğunu kavmine ulaştırıyordu. Lut’un gizli gelen misafirlerini de haber vermişti. Bu konudaki rivayetlerin özeti budur. Said b. Cübeyr, “Nuh’un karısının ne yaptığını bilmiyorum, fakat Lut’un karısı misafirlerini haber veriyordu.” demiştir. Hıyanet ile nifak birdir. Ancak hıyanet, söz ve emanet itibarıyla, nifak da din itibarıyla söylenir. Sonra da bunlar birbirinin yerine kullanılırlar. Şu halde hıyanet gizlice ahdi bozarak hakka muhalefet etmektir ki, bunun tersi emanettir. Bu âyetteki hıyanet de bu anlamdadır. Her hıyaneti yaptılar demek değil, münafıklık ederek bir emanete hıyanet ettiler demektir. Buradaki hıyanetten maksadın, döşeklerine hıyanet, yani ahlâksızlık ve zina olmayacağı bütün tefsirlerde beyan edilmiştir. Zira “Hiçbir peygamberin karısı zina etmemiştir.” hadisi de buna işaret etmektedir. Fakat bir peygambere karşı en küçük bir hıyanet bile küfürdür, hakkı inkârdır. Velev bir söz olsun, emanete hıyanetin her türlüsü de hıyanettir. Gerek Nuh (a.s) ve gerek Lut (a.s)’ın eşleri de iffetsizlik etmiş değil, ancak eş olma şerefinin gerektirdiği iman ve itaate, sahip olamamış, elde ettikleri nimetin kıymetini takdir etmeyerek küfür ve nankörlüğe meyletmiş, hayra ve iyiliğe çalışan eşlerinin başarılarını kolaylaştırmaya çalışacak yerde onlara eziyette bulunmuşlardır. Bununla da yetinmeyerek Allah düşmanlarının fesatlarına yardım edecek gizli haberler vererek fitneyi tahrik etmek suretiyle emanete hıyanet etmişler ve böylece Allah’ın gazabına uğramışlardır. Onun için Allah’ın salih kulu olan o iki peygamber onları, o hanımlarını Allah’ın azabından kurtaramadılar. O kadınlara, kocalarının iyi kimseler olması, peygamberliği ve kurtarmak için gösterdikleri gayretler zerre kadar fayda vermedi. Nuh hanımını gemisine alamadı da “Aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye yükle...” (Hûd: 40) buyuruldu. Lut (a.s) da kendi şehrinden dışarı çıkaramadı, bu yüzden de “Karından başka sizden hiçbiri geri kalmasın...” (Hûd: 81) denildi. Ve o iki kadına şöyle seslenildi: “Girin ateşe, girenlerle beraber!” İkisi de helak olan kâfirlerle beraber cehenneme gittiler. Demek ki yalnız kocalarının iyiliği, Allah katındaki büyük derecesi ve peygamberliği bile, inkâr eden hanımlarını Allah’ın azabından, o şiddetli meleklerin vazifeli oldukları cehennem ateşinden kurtaramaz. (Elmalılı)
M. Türk 66:10
11
Allah îman edenlere de Firavun’un; “Ey Rabbim! Bana kendi katında olan cennette bir ev yap, beni Firavundan ve onun yaptıklarından koru ve beni şu zâlimler topluluğundan kurtar.” diyen karısını,¹ örnek olarak veriyor. 1 Bu âyette de bir Müslüman’ın, kâfir birinin eşi bile olsa, Allah’ın ona yardım edeceği ve onu cennetine koyacağı temsili olarak anlatılmaktadır.
M. Türk 66:11
12
Ve; iffetini koruyan,¹ ona kendi rûhumuzdan bir rûh (olarak İsa’yı) üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik eden ve (Rabbine) gönülden bağlananlardan olan, İmran kızı Meryem’i de (örnek olarak veriyor.) 1 Bu âyetteki (فَنَفَخْنَا فِيهِ) ifâdesindeki (ه) zamirinin müzekker, (Enbiyâ: 91)’deki (هَا) zamirinin ise müennes olması hakkında birçok yorum yapılmışsa da en uygun olanı şöyledir: Eğer (فَرْجٌ) kelimesi mastar olarak düşünülürse, “insanın bacakları arası” demektir. Fakat bu kelime, kinâye olarak, “erkek ve kadının avret mahalli olan uzvu” anlamında kullanılır ve müzekkerliği de müennesliği de câizdir. Bu sebeple bu kelimeye gönderilen zamir, (Enbiyâ: 91)’de müennes, burada ise müzekker olarak kullanılmıştır. Geniş açıklama için Bk. (Enbiya: 91) En doğrusunu Allah bilir.
M. Türk 66:12
Tahrim suresi tamamlandı