1
Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ın şânını yüceltir.¹ (Bütün kâinatın) sahibi Odur. Her türlü övgü Onadır ve Onun gücü her şeye yeter.
1 Bk: (Cuma: 1)
2
Sizi yaratan Odur.¹ Sonra kiminiz kâfir, kiminiz de Müslüman olur.² Allah sizin ne yaptığınızı hakkıyla görüp durandır.
1 Yani, yaratılışınız itibarıyla sizin aranızda bir fark yoktur. Hepiniz yaratılışta eşitsiniz. Şu halde kâfir de, mümin de O’nun yaratığıdır. İnsanın yaratılışı, Yaratıcıya imanı gerektirmekle beraber, küfre de imana da kabiliyetlidir. Mahlûkat içinde hepsinden farklı bir insan cinsi yaratmak, sonra da aynı cins içinde bir birine zıt iki grup meydana çıkarmak şüphesiz Yaratıcının her şeye kadir olduğuna delalet eden kudretinin izlerinden önemli bir delildir. “Sizi ilmî olgunlukların ve ameliyenin prensiplerini içeren güzel bir yaratılışla yaratmış, bununla beraber bazılarınız yaratılış gereğinin aksine küfrü tercih etmiş ve böylece kâfir olmuş, bazılarınız da yaratılışının gereği olarak imanı tercih etmiş ve mü’min olmuştur. Hâlbuki üzerinize vacib olan, hepinizin imanı tercih edip, ona bağlı diğer nimetlere şükretmekti. Siz ise yaratılışınız itibarıyla buna kabiliyetli olduğunuz halde öyle yapmadınız da kiminiz kâfir, kiminiz mümin olup gruplara ayrıldınız.” (Eb’us-Suud) Bu grup ve fırkalara ayrılmayı, Cebriye’nin dediği gibi kulun hiç bir rolü olmayarak sırf Allah’ın takdirine nispet etmek nasıl doğru değilse, Mutezile’nin anladığı gibi Allah’ın yaratma ve takdiri olmaksızın sadece kulların yaratmasına nispet de doğru değildir. Binaenaleyh iman da, küfür de yaratılmıştır. Ancak Allah’ın imana rızası var, küfre rızası yoktur. Bu suretle iman ve küfrün yaratılması insanın iradesiyle ilgili tali ve gerekli bir yaratma olduğundan “İçinizden kimi kâfir, kimi mümindir.” buyurulmuştur. (Elmalılı) 2 Âyetin bu bölümünün, önceki bölüme hal olmayıp, takibiye olması; “insanların yaratılıştan kâfir veya Müslüman olmadıklarının” delilidir. Bu bölümün devamında da belirtildiği gibi Allah, ezelî ve ebedî ilmiyle zâten kimin kâfir, kimin Müslüman olacağını bilip durmaktadır. Ancak, bu bir bilgidir ve Allah’ın insanlara bir dayatması değildir. Eğer buradan cebriye ve sûfiye mantığıyla; “insanların yaratılıştan kâfir veya Müslüman yaratıldıklarını” anlamaya çalışırsak o zaman kullardaki iradeyi, âhiretteki cezâ ve mükâfatı inkâr etmemiz gerekir ki bu da İslâm’ın mantığına tamamen ters olur. Yani her insan kendi irade ve tercihiyle isterse kâfir, isterse Müslüman olur. Ayrıca bu âyete göre; “her doğanın İslâm fıtratı üzerine doğduğu” ile ilgili hadisi de; “her doğanın İslâm’ı kabul edecek kapasitede doğduğu” şeklinde anlamak gerekir. Bk. (Tûr: 21, Necm: 52)
3
O, gökleri ve yeri hak¹ ile yarattı, size şekil verdi ve şeklinizi de çok güzel yaptı. Dönüş ise ancak Onadır.
1 Hak: gerçek ve sünnet’ullah anlamınadır. Allah onları, boşu boşuna değil hak bir amaç için ve (asla değişmeyen ölçülerle) yani hak ile kendi iradesine göre yarattı.
4
O, göklerde ve yerde olanların hepsini bildiği gibi, sizin gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Hattâ Allah, gönüllerin özündekileri de çok iyi bilir.¹
1 Yani, O Allah’tan saklayabileceğiniz hiçbir şey yoktur.
5
(Ey Kâfirler!) Sizden önce inkâr edip de inkârlarının karşılığı olarak (dünyada) helâki tadanların haberi size gelmedi mi? (Ayrıca âhirette) onlara, acıklı bir azap vardır.
6
İşte bu, Peygamberleri kendilerine apaçık mûcizeler getirir getirmez onların, “bize bir beşer mi hak yolu gösterecek?” diyerek küfre sapıp (hak’tan) yüz çevirmeleri sebebiyledir. Allah onlara asla muhtaç değildir. Çünkü Allah, hiç bir şeye muhtaç olmayan ve daima övülmeye layık olandır.
7
Kâfirler, kendilerinin asla tekrar diriltilmeyeceklerini sandılar. (Ey Muhammed!) Onlara: “Evet! Rabbime yemin olsun ki siz, (âhirette) mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır.” de.
8
(Ve): “Öyleyse derhal Allah’a, Onun Elçisine ve indirdiğimiz nur (olan Kur’an)’a îman edin. Ve Allah yaptıklarınızdan (tümüyle) haberdardır.” (de.)
9
(Allah’ın) sizi bir araya getireceği toplanma günü (var ya, işte o gün); kimin aldatıp kimin aldandığının ortaya çıkacağı (kıyamet) günüdür.¹ Kim Allah’a îman edip, inandığı iyi (işleri) yaşarsa (Allah) onun kötülüklerini örter ve onu içerisinde ebedî kalacağı, zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte, en büyük kurtuluş budur.
1 Teğabün: karşılıklı olarak aldatma veya aldanmanın ortaya çıkması demektir. Teğâbün günü ise; kimin aldatıp, kimin aldandığı, kâr ve zararın belli olacağı gün yani, hesap günü olan kıyamet günü veya cennetlikler karşısında, cehennemliklerin aldandığı gün demektir.
10
İnkâr ederek âyetlerimizi yalanlayanlar ise, içerisinde sürekli kalıcılar olmak üzere, ateş halkının ta kendisidirler. Ve orası, ne kötü bir dönüş yeridir!
11
(İnsanın başına gelen) her musîbet, ancak Allah’ın izni ile gelir.¹ Kim Allah’a (gerçekten) îman ederse, (Allah) onun kalbini doğru (düşünce)ye yöneltir. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilendir.²
1 Gerek kâfir, gerek Müslüman, bir kişi veya grubun başına, gelen her hangi bir musîbet, kesinlikle Allah’ın izniyledir. Yani Allah’ın izni olmadıkça, hiç kimsenin istemesiyle, kimseye bir musîbet kesinlikle ulaşmadığı gibi, yok da olmaz. Eğer birileri Allah’ın dışında (şeytan, cin, filancanın rûhu, rabıtası veya rûhaniyeti, herhangi bir nesne, muska, türbe, yatır, cevşen, birilerinin nefesi, nazarı veya tükürüğü v.s gibi) şeylerin insana fayda veya zarar verdiklerine inanırsa, onu ya doğrudan ilâh, ya da Allah’la beraber “ek ilâh”, edinmiş olur. Çünkü (Hadid: 22, Ra’d: 11) de ifâde edildiği gibi bazı musîbetlerin sebebinin insanın kendisi olduğu muhakkak ise de böyle musîbetler dahi yine Allah’ın takdiri, bilgisi ve izni olmadıkça asla meydana gelmez. 2 Hidâyet: İrşad etmek, doğru yolu göstermek, doğru düşünceye ulaşmak, dalâlet ise; yanıltmak, sapkınlığa düşürmek demektir. Hidayet, doğruyu bulmaları için sapkın kimselere gerektiği gibi, doğru yol üzere olanlara da sapmamaları için gereklidir.
12
Allah’a itaat edin ve Peygambere de itaat edin.¹ Eğer (bu itaatten) yüz çevirirseniz, elçimize düşen, apaçık bir tebliğden başka bir şey değildir.
1 Bk. (Âlu İmrân: 32, 132, Nisâ: 59, Mâide: 92, Enfâl: 1, 20, 46, Nur: 54, Muhammed: 33, Mücadele: 13, Haşr: 7)
13
(Sadece) Allah (vardır ve) tek ilâh Odur. Öyleyse Mü’minler, sadece Allah’a tevekkül¹ etsinler...”
1 Tevekkül: Lügatte âcizliğini ortaya koymak ve başkasına güvenmek anlamına gelir. Terim olarak ise Tevekkül: Kulun sebepleri yerine getirerek, Allah’a karşı âcizliğini ortaya koyup, ona güvenmesidir. Geniş izah için Bk. (Âlu İmran: 122, İbrahim: 11)
14
Ey îman edenler! Sizin düşmanlarınızın bir kısmı da eşleriniz ve çocuklarınızdır.¹ Şu halde onlara karşı da dikkatli olun. Yine de onları affeder, hoş görür ve bağışlarsanız, (şunu iyi bilin ki) elbette Allah, çok bağışlayıp pek esirgeyendir.
1 Yukarıdaki tercüme (عَدُوًّا) kelimesinin, (إِنَّ)’ nin ismi olması sebebiyle yapılmıştır. Burada kastedilen anlam; “Ey îman edenler! Sizin o kadar çok düşmanınız vardır ki, bunlardan bir kısmı da sizin eşleriniz ve çocuklarınızdır.” şeklindedir. Genel de tüm tercümelerde bu durum, gözden kaçmış olabilir.
15
Mallarınız ve çocuklarınız, sizin için ancak birer imtihan konusudur.¹ Allah’a gelince, en büyük mükâfat ve cezâ, Onun katındadır.
1 Fitne: Altın ve gümüş gibi herhangi bir madeni iyisini kötüsünden ayırt etmek için ateşe sokmak demektir. Bu kelime mecâzen, sıkıntıya sokmak, sınamak, imtihan etmek, azdırmak, çok beğenmek gibi anlamlarda da kullanılır. Çoğulu fitendir. Fitne, ilk önce imtihan, deneme ve sınama anlamında kullanılmış, daha sonra kapsamı genişlemiştir. Kur’an-ı Kerîm’de altmış kadar ayette bu kelime ve türevleri çeşitli anlamlarda kullanılır. Hz. Âişe (r.anhâ)’dan rivâyet edildiğine göre Resulullah (s.a.v) namazın sonunda: “Allah’ım, kabir azabından, Mesih, Deccal’in fitnesinden, hayatın ve ölümün fitnesinden sana sığınırım…” diye dua ederdi. (Buhâri, Müslim). Hayatın fitnesi, dünyaya aldanmak, ölümün fitnesi ise; ölen kimseye görevli meleklerce sorulan, “Rabbin kimdir?” sorusuna, şeytanın, bu kimsenin karşısına geçip; “Şüphesiz rabbin benim diyerek onu yanıltmaya çalışmasıdır.” (Tirmizî). Savaş ve adam öldürmek kötüdür, ama fitne, bundan daha da kötüdür. Bk. (Enfal: 39, Bakara: 191, Zariyat: 13)
16
Öyleyse gücünüzün yettiği kadar¹ Allah’a karşı hata etmekten sakının, Onu dinleyin, itaat edin ve kendi iyiliğiniz için mallarınızı (Allah yolunda) harcayın. Her kim de nefsinin cimriliğinden korunursa, işte asıl kurtuluşa erenler, onlardır.
1 Âlu İmrân: 102. ayetteki, (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ) emrine göre bu emir çok daha hafiftir. Yani, “Allahtan lâyıkıyla sakınamazsanız bile gücünüz yettiği kadar bari sakının” buyrulmaktadır. Zâten yukarıdaki âyet, Âlu İmrân: 102’den sonra nâzil olmuş ve ondaki hükmü biraz hafifletmiştir. (Suyûtî)
17
Eğer Allah’a güzel bir borç¹ verirseniz, Allah, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Çünkü Allah, şükrün karşılığını anında verendir. (Kullarına karşı da) çok yumuşak davranandır.
1 Karz-ı hasen: Malın en iyisini seçip, sadece Allah rızası için ihlâsla Allah’ın istediği yerlere vermektir. Bir Müslüman’ın malının en iyisiniseçip Allah yolunda ihlâsla vermesi ve Allah’ın da karşılığını taahhüt buyurması karz-ı hasen’e teşbih olunarak fiilde bir istiâre-i tebe’iyye veya genel anlamında bir istiâre-i temsiliyye vardır. Ancak Kur’an-ı Kerim’de karz-ı hasen ifadesini müfessirler Allah yolunda mal infakı şeklinde açıklamışlardır. (Bakara: 245, Zariyat: 11)
18
O (Allah), görülmeyeni de görüleni de bilir, çok şerefli, hüküm (ve hikmet) sahibidir.