Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Cuma 1 / 11
1
Göklerde ve yerde olan her şey, O her şeyi hükmü altına alan, mukaddes,¹ çok şerefli,² hüküm (ve hikmet) sahibi³ olan Allah’ın şânını yüceltir.⁴ 1 Kuddûs: Kelime anlamı olarak, gayet mukaddes, her türlü şaibeden münezzeh, temiz, hiç bir lekesi olmayan, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan, herhangi bir eksikliği kabul etmeyen ve güzel sıfatlardan dolayı övülen demektir. Istılahta ise; Kuddûs, Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Bu isme göre O, zatına yakışmayan her şeyden münezzeh, bütün vasıflarda en mükemmel, tasvire sığmayan, övülmeye lâyık kemâl, fazilet ve güzellik sıfatları kendisinde olandır. (Haşr: 23) 2 Azîz: Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. Allah’ın, hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olan manasına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah’tır. Bk. (Haşr: 23) 3 Hakîm: Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Arapça (حَكَمَ) fiilinden türemiştir. Bu fiil, kötülüğe engel olmak, sağlam kılmak gibi anlamlara gelir. Hüküm, hikmet, hâkim, hakem, hâkimlerin hâkimi (ahkem’ül-hâkimîn) hükmedenlerin en hayırlısı (hayr’ul-hâkimîn), el-Hakîm ve el-Hakem kelimeleri de bu fiilden türemiştir. Yüce Allah yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. Hikmet, her şeyde doğruyu bulmak ve yanlışlığı asla düşünülemeyen mutlak doğru önermeler, demektir. Buna göre “Hakîm”, doğruyu bulan, yanlışlığı asla düşünülemeyen mutlak doğru önermeler, koyan demektir. Bu önermeler ise ancak vahiyle ortaya konulur. Kâinattaki yegâne “hikmet”, Allah tarafından Peygamberlere gönderilen ilâhi kitaplardır. Bu da şu anda sadece Kur’an’dır. Hakîm’i, Gazzâli: “En iyi tarafı, en üstün bir ilimle bilen” diye tarif etmiştir. 4 Burada (يُسَبِّحُ) fiilinin şimdiki zaman olması süreklilik içindir. Yani sürekli olarak tesbîh ederler. Bununla beraber önceki Sûrede (سَبَّحَ) buyurulduğu halde burada (يُسَبِّحُ) denilmesi; “size va’dolunan zafer ve galibiyetlere erdiğiniz zaman bütün eşya gibi siz de tesbîh ve tenzîhte sürekliliği unutmayın ve Yehûdiler ve Hıristiyanların düştükleri hallere düşmeyin” demektir. Benzer ifâdeler için Bk. (Haşr: 23)
M. Türk 62:1
2
Ümmi¹ bir topluma, kendilerinden olan ve onlara (Allah’ın) âyetlerini okuyan, onları (bâtıl inançlardan) temizleyen, onlara kitap ve hikmeti² öğreten bir Peygamber gönderen, O (Allah)’tır. Şüphesiz onlar, daha önce apaçık bir sapkınlık içerisinde idiler. 1 Ümmî: Üç anlama gelir: a- Anadan doğduğu hal üzere bulunan, yani okuması yazması olmayan Araplar, b- Ümmete mensup, c- Ümm’ül-Kurâ’ya mensup, yani “Mekkeli” demektir. Müfessirlerin hemen hemen tamamı, birinci anlamı tercih etmişlerdir. Aynı konu için Bk. (Bakara: 110, 78, Âlu İmran: 20, A’raf: 157-158) 2 Yani Kur’an’ı ve sünneti veya Kur’an’ı ve fıkhı. (Kurtubî) Hikmet için Bk. (Bakara: 269)
M. Türk 62:2
3
(Elçisini) onlardan henüz kendilerine katılmamış bulunan başka insanlara da¹ (gönderen,) O (Allah)’tır. Çünkü O çok şereflidir, pek merhametlidir. 1 Peygamber (s.a.v)’in Peygamberliği, yalnız Araplara mahsus olmayıp, onlardan başka diğer tüm ümmetlere de geçerlidir. Yani o Rasûl yalnız ümmîlere değil, o anda mevcut veya ileride dünyaya gelecek tüm insanlara, Peygamber olarak gönderilmiştir.
M. Türk 62:3
4
İşte bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Çünkü Allah çok büyük lütuf sahibidir.
M. Türk 62:4
5
Tevrât’ın hükümleriyle yükümlü tutulup da onun hükümlerini yaşamayanların durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin haline benzer.¹ Allah’ın âyetlerini yalanlayan (böyle) bir toplumun durumu ne acıdır. (Şunu iyi bilin ki) Allah, zâlim bir toplumu, hak yola ulaştırmaz. 1 Âyetin bu bölümünün kelime kelime anlamı; “Kendilerine Tevrât yükletildiği halde, onun (emirlerini yaşayarak) taşımayanların durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir.” şeklindedir.
M. Türk 62:5
6
(Ey Muhammed!): “Ey (Mûsa’nın dinini terk edip de)¹ Yahûdî olanlar! Eğer siz, (tüm) insanlardan ayrı olarak, sadece kendinizin Allah’ın dostları olduğunu varsayıyorsanız ve bu sözünüze de sadıksanız, o halde (dostunuza kavuşmak için) ölümü temenni edin² (de görelim.)” de. 1 Hz. Mûsa’nın getirdiği dinin adı, Yahûdîlik olmadığı için tercüme bu şekilde yapılmıştır. Yani bugünkü Yahûdîliğin Hz Mûsa’nın diniyle bir ilişkisi yoktur. Bunu (هَادُوا) ifâdesinden anlamak da mümkündür. 2 Eğer o davanızda sadıksanız, Allah’ın dostları iseniz, insan hiç dostundan kaçar mı? Dostunuza kavuşmak için ölümden kaçmayıp onu temenni edin bakalım. Niçin ölümden kaçıp da bütün gücünüzle Dünya hayatına sarılıyorsunuz.
M. Türk 62:6
7
Fakat onlar, (Dünyada) yaptıklarından dolayı ölümü asla temenni edemezler. Ve Allah, zâlimleri çok iyi bilir.
M. Türk 62:7
8
(Ey Muhammed! Onlara): “Şüphesiz sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, (bir gün) sizi mutlaka yakalayacaktır. Sonra hepiniz, o görülmeyeni de görüleni de bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz. O da yaptıklarınızı size, tek tek haber verecektir.” de.
M. Türk 62:8
9
Ey îman edenler! Cuma günü¹ (öğle vakti,) namaz için çağrı yapıldığı² zaman, hemen alış verişi bırakarak,³ dosdoğru Allah’ın zikrine⁴ gidin.⁵ Eğer bilirseniz, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.⁶ 1 Cum’a Günü: Cuma (cumua, cumaa) “toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki cem’ kökünden isimdir. Cem’ mastarı ve birçok türevi muhtelif âyetlerde, Cuma ise kendi adıyla anılan sûrede geçmektedir. Cuma çeşitli hükümleri bakımından birçok hadiste de yer almaktadır. İslâm’dan önceki dönemde haftanın altıncı gününe “arûbe” denirdi. Sözlükler bu kelimenin Arapça olmadığını belirtmiş, araştırmacılar da Ârâmî kökenli olduğunu tespit etmişlerdir. Ârâmî dilinde “arefe günü” anlamına gelen “arûbe”, Yahudilerin cumartesine hazırlık yaptıkları ve bunun için Medine’de sabahtan öğleye kadar pazar kurdukları bir gündü. Bu güne cuma adının verilmesini, Kureyş’in atalarından olup bu günde kavmini toplayan, kendilerine öğüt veren ve Harem’e saygı göstermelerini emreden Kâ’b b. Lüeyy’e kadar götürenler olduğu gibi, hicretten önce Medine’de Ensar tarafından toplantı ve ibadet günü olarak seçilmesine bağlayanlar ve ismi bu tarihten itibaren başlatanlar da vardır. Bu günün “cum’a” adını alması bilhassa toplantı günü olmasından kaynaklanmaktadır. Çeşitli hadislerden anlaşıldığına göre cuma, haftalık ibadet günü olarak daha önce Yahudi ve Hristiyanlar için tayin ve takdir edilmiş, fakat onlar bu konuda ihtilâfa düşerek Yahudiler cumartesiyi, Hristiyanlar pazarı haftalık toplantı ve ibadet günü olarak benimsemişlerdir. Allah da cuma gününü Müslümanlara nasip etmiş, onları bu konuda hakka ulaşmaya muvaffak kılmıştır. (Müslim) Hz. Peygamber (s.a.v), “Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır; Âdem o gün yaratılmış, o gün cennete girmiş ve o gün cennetten çıkarılmıştır; kıyamet de cuma günü kopacaktır” (Müslim) sözüyle bu günün özelliğini dile getirmiştir. Cuma günü gerekli temizliği yaptıktan sonra camiye gidip hutbe dinleyen ve namazı kılan kimsenin o gün ile daha önceki cuma arasında işlemiş olduğu günahlarının affedileceği belirtilmiş (Buhârî, Müslim), bu günü önemsemeden üç cuma namazını terk eden kimsenin kalbinin mühürleneceği bildirilmiştir (Ebû Dâvûd). Cuma birçok İslâm ülkesinde halen tatil günüdür. Osmanlı Türkiyesi’nde Tanzimat’tan 1935 yılına kadar hafta tatili cuma günü iken bu tarihte pazara alınmıştır. Cuma günü iş ve ticaretle meşguliyetin haram olduğu vakitten sonra camiden çıkıp işiyle gücüyle meşgul olmak mubahtır. 2 Bu çağrı, Cuma günü, öğle namazı vaktinde imam minberde iken okunan ezandır. Efendimiz (s.a.v)’in müezzini, o minbere oturunca mescidin kapısı üzerinde ezan okur, o minberden inince de namaz için ikamet ederdi. Bu uygulama, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde de devam etti. Hz. Osman birinci ezanı namaz vaktinde, ikinci ezanı minbere oturunca okuttu. İnince de namaz için ikamet ettirdi. Cuma için iki ezan bir ikamet üzerine sahabenin icma’ı vardır. 3 Yani insanlar arası ilişkileri bırakın. Alış-veriş bile yapmayın. Buradaki -bey’-, zikr-i has, irade-i âmm yoluyla muamelâttan mecâzdır. Bu yasağın süresi imamın namazdan çıkmasına kadardır. Bunun ve itikâf ibadetinin dışında Müslümanlar için muamelatın yasak olduğu başka bir vakit yoktur. Bu yasak Cuma namazı kılmayanlar için de geçerlidir. Cuma, Müslümanların tatil ve yasaklı günü değildir. Cumadan sonra dağılıp Allah’ın lütfunu aramak, 10. âyette emredilmektedir. 4 Cuma’nın şartlarından olan zikir; hutbe ve namazdır. Peygamberimiz, ömründe Cuma namazını hutbesiz kılmamış olduğu için hutbe, Cuma’nın şartlarından birisidir. Bu âyete göre hutbenin farzı; “vakit ve zikir” olmak üzere ikidir. Hutbe, terki asla câiz olmayan bir rükündür. Hutbeyi uzatmak mekruhtur. Namazda haram olan, hutbede de haramdır. Ebû Hanîfe’ye göre hutbenin rüknü; “Allah’a hamd, O’nu tehlil ve teşbih” etmektir. Ebû Yûsuf ve Şâfiîler ise hutbenin Allah’a hamd, Peygamber’e salavat, nasihat ve irşat, ikinci hutbede müminlere dua, iki hutbeden birinde tek başına anlam bütünlüğü olan bir âyet okuma şeklinde beş rüknünün bulunduğunu söylemişlerdir. Cuma hutbesinin sahih olabilmesi için cuma vaktinde ve namazdan önce okunması, hutbeyi dinleyen belirli miktarda bir cemaatin bulunması, hutbeye niyet edilmesi, hutbenin rükünlerinin Arapça okun-ması gibi şartlar aranmıştır. Hutbe için gerekli cemaat: Hanefîler’e göre en az bir, Mâlikîler’e göre on iki, Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise kırk kişiden oluşur. Cuma namazında ise Hanefîler cemaat olarak en az “üç” kişinin varlığını şart koşarken diğer mezhepler hutbe ile namaz arasında bir fark gözetmemişlerdir. Hutbede niyet yalnız Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre şart olup diğer iki mezhep bunu gerekli görmemiştir. Hanefîlere göre hutbenin Arapça’dan başka bir dille de okunması caizdir. Hutbe sırasında zaruret olmadıkça konuşmak Hanefî ve Şâfiî mezheplerine göre mekruh, Hanbelîler ve Mâlikîler’e göre haramdır. Ramazan ve kurban bayramlarında okunan hutbeler ise sünnettir ve cuma hutbesinden farklı olarak namazdan sonra okunur. 5 O ezandan evvel ne kadar erken gidilirse o kadar efdal olmakla beraber sa’yin vacipliği ezandan itibaren başlar. Burada sa’yden maksat, meşgul olduğu işi hemen bırakıp vakit geçirmeksizin hutbeye yetişmeğe çalışmaktır. Telâş ile koşarak gitmek demek değildir. Hz. Ömer, İbnu Mes’ud ve İbnu Abbas’tan buradaki sa’yin, “hemen gidin” manasına olduğu da nakil edilmiştir. Çünkü sa’y koşmak manasına olduğu gibi “çalışmak” manasına da gelir. Onun için burada sa’y koşmak değil, “kastetmek, yani doğru gitmektir”. Rasulullah (s.a.v): “namaza ikamet olunduğu vakit ona koşarak gelmeyin yürüyerek gelin, sakin olun, yetiştiğinizi kılın yetişemediğinizi tamamlayın” buyurmuştur. (Buharî) 6 İlk Cuma Namazı Hz. Peygamber (s.a.v) Medine’ye gelmezden ve Cuma âyeti nâzil olmazdan önce, Medîne’deki Müslümanlar tarafından Arûbe gününde, Es’ad b. Zürare’nin (veya Mus’ab b. Umeyr’in) imametinde kırk kişilik bir cemaatle iki rekât olarak kılınmıştır. Cuma Namazı, Mekke’de farz kılınmasına rağmen oranın şartları uygun olmadığı için Mekke’deki Müslümanlar, Cuma namazını kılmamışlardır. Bu ayet her ne kadar Cuma namazının farz olduğunun delili ise de Cuma namazı sünnetle farz kılınan ibadetlerdendir. Peygamberimiz ilk Cuma namazını Kuba’dan ayrılıp, Medîne’ye gelirken Ranûna Vadisi’nde kılmıştır. Cuma’nın, farzıyetinin şartları: 1- Hür olmak, 2- Erkek olmak, (Kadınlara farz değildir. Ancak kadınlar, dilerlerse kılabilirler. Kadınlara Cuma Namazının farz olmaması, yasak anlamına gelmez.) 3- İkamet, 4- Sıhhat, 5- Yürümeğe gücü yetmek, 6- Emniyet’tir. Edasının şartları: 1- Tam teşekküllü şehir, (Hanefîler’e göre şehir, “en büyük camii, cuma kılması gereken kişileri almayacak kadar kalabalık nüfusu barındıran, bir yöneticisi, bir de hâkimi olan belde ve devletin şehir saydığı yer” şeklinde tanımlanmıştır. Köylerde Cuma Namazı farz olmaz.) 2- Müslümanların kendilerinden olan devlet başkanının veya vekilinin, onun izniyle kıldırması, 3- Vakit, (Cumanın vakti öğle namazının vaktidir.) 4- Hutbe, (Dört mezhebe göre hutbe okunmasının gerekli olduğu hususunda ittifak vardır.) 5- Cemaat, (Ebû Hanîfe’ye göre erkek cemaat imam dışında üç, Ebû Yûsuf’a göre ise ikiden aşağı olamaz. Şâfiîler namazın en az kırk kişiyle kılınması gerektiğini söyler.) 6- İzn-i âmmdır. (Hanefîler’e göre cumanın devlet başkanının tahsis ettiği halka açık camilerde kılınması şarttır. Hanefî fakihleri ihtilâl vb. sebeplerle devlet başkanının veya izninin bulunmadığı hallerde cemaatin rızâ göstereceği bir imamın arkasında cumanın kılınabileceğini ifade etmiş, başkanın kötü niyetle izin vermemesi durumunda da cumanın kılınmasının câiz olduğunu söylemişlerdir.) Bu âyet ininceye kadar, iki yıldan fazla Cuma namazı kılınmıştır. Cumanın farziyeti, sünnetle sâbittir. Kendilerine cuma namazı farz olmayan kimseler bu namaza iştirak ettikleri takdirde ibadetleri sahih olur ve öğle namazının yerine geçer. Hanefilere göre Cuma namazı bir beldede birden fazla yerde kılınabilir. Cuma vaktinde kılınacak namazlar: 1. Cumanın farzından önce Hanefî, Mâlikî ve Şâfiî fakihlerine göre namaz vardır. Hanefî âlimleri bu namazın dört rek’at olduğunu söyler. İmam hutbeye çıktıktan sonra namaz kılmak caiz değildir. 2. Cumanın farzı. Cumanın farzının iki rek’at olup cemaatle kılınacağı konusunda ittifak vardır. 3. Cumadan sonra sünnet. Bu konuda birbirinden farklı rivayetler vardır. Ebû Hanîfe dört, Ebû Yûsuf ve Muhammed dördü bir, ikisi de bir selâmla kılınmak üzere toplam altı rek’atı tercih etmişlerdir. 4. Zuhr-i âhir. Cumanın sıhhat şartları ve özellikle bir yerde tek camide kılınması şartı üzerindeki ihtilâf, Hz. Peygamber ile sahâbe zamanında olmayan bir namazın kılınması sonucunu doğurmuştur. Şâfiîler’e göre bu namaz o günün öğle namazıdır. Ancak Ebû Hanîfe’ye de atfedilen İmam Muhammed’in görüşü, izdiham bulunsun bulunmasın birden fazla camide kılınan namazın sahih olduğudur. Buna rağmen Hanefî ihtiyat gerekçesiyle “zuhr-i âhir” diye bir namazın kılınmasını uygun görmüşler, şüphe bulunursa bu namazın farz, bulunmazsa mendup olduğunu söylemişlerdir. İhtiyat gerekçesiyle sonradan ortaya konmuş bulunan zuhr-i âhir namazının kılınmaması gerektiğini savunanların delilleri daha güçlü ve tutarlıdır. Geniş bilgi için Bk. (Elmalılı)
M. Türk 62:9
10
Namaz bitince hemen, Allah’ın lütfundan rızkınızı aramak için yeryüzüne dağılın. Kurtuluşunuzu umabilmek için Allah’ı çokça anın.
M. Türk 62:10
11
(Ey Muhammed!) Onlar, bir ticaret veya eğlence görünce, seni ayakta bırakarak ona gittiler. Sen onlara: “Allah’ın katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Çünkü O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” de.¹ 1 Bu âyet Peygamberimiz Cuma hutbesinde iken onu bırakarak, Suriye’den gelen kervanın yanına giden Müslümanlar hakkında indirilmiştir. (Buhari, Müslim,)
M. Türk 62:11
Cuma suresi tamamlandı