1
Ey iman edenler! Allah’tan size geleni inkâr ederek Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları sakın gizli sevgi besleyerek dost edinmeyin. Zira onlar, Peygamberi de sizi de sadece Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı, yurdunuzdan çıkartıyorlar.¹ Benim yolumda cihat etmek ve Benim rızamı kazanmak için savaştığınız kimselere, içinizden (nasıl) sevgi besliyorsunuz? Hâlbuki Ben sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi çok iyi bilirim. Ve sizden her kim, bunu yaparsa (işte o,) dosdoğru yoldan sapmış olur.²
1 Eğer bu ayetin: (يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَاِيَّاكُمْ اَنْ تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ رَبِّكُمْ ۘ) bölümü (كَفَرُوا)fiilinin fâilenden hâl olarak düşünülürse bu bölümün anlamı; “Ey iman edenler! Allah’tan size geleni inkâr ederek ve Peygamberi de sizi de sadece Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı yurdunuzdan çıkartan, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları sakın gizli sevgi besleyerek dost edinmeyin” şeklinde olabilir. 2 Peygamberimiz, Mekke’nin fethi için hazırlık yaptığı sırada sahabeden bazılarına niyetinin Mekke olduğunu gizlice söylemişti. Hâtıb b. Ebî Belte’a da bunlardan birisi idi. Hâtıb b. Ebî Belte’a, Sâre adında Mekke’den Medine’ye gelen bir kadınla, Mekke’deki yakınlarını korumak amacıyla bir mektup yazarak gizlice Mekke’ye göndermişti. Kadın, yola çıktıktan sonra Cebrail durumu Peygamberimize haber verdi. Peygamberimiz hemen Hz. Ali, Zübeyr ve Mıkdad’ı (r.a) gönderdi. Onlar, mektubu kadının sakladığı yerden bulup çıkardılar ve Peygamberimize getirdiler. Bunun üzerine Ebî Belte’a; “Bu mektubu inkârından ve küfre rıza gösterdiğinden değil de Mekke’deki yakınlarını himaye etmek için” yazdığını söyledi. Rasulullah da “dosdoğru söyledi” buyurdu. Hz. Ömer, “Ey Allah’ın Rasulü! Bana müsaade buyur boynunu vurayım” deyince, Efendimiz: “O, Bedir savaşına katıldı.” buyurdular. Bu ayetin iniş sebebi özetle bu olaydır. (Buharî, Müslim)
2
Eğer onlar size galip gelselerdi, size düşman kesilirler, ellerinden ve dillerinden gelen bütün kötülükleri yaparlar¹ ve sizin de kâfir olmanızı isterlerdi.²
1 Âyetin bu bölümü, “Eğer onlar, size galip gelselerdi, size düşman kesilirler ve size, ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlardı.” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 Çünkü onlar sizi hâkimiyetleri altına alırlarsa, sizin onlara yaptığınız gibi dostluk etmezler, bilakis sizlere hep düşman kesilirler ve sizlere kötülükle ellerini ve dillerini uzatırlar. Elleriyle öldürme, esir alma ve işkence yapma gibi kötülükler yaparlar, dilleriyle de sövme ve hakaret gibi fena sözler söylerler. Kur’ân’ın bu kısa ihtarı, ne kadar veciz, ne kadar kapsamlı, ne kadar korku verici ve ne kadar da nezihtir. Tarih gözden geçirilir ve kâfirlerin ve zalimlerin ellerine düşürdükleri istiklâllerini kaybetmiş Müslümanlara karşı hatta hüküm ve antlaşmadan sonra elleriyle ve dilleriyle yaptıkları kötülükleri, işkence, hakaret, zulüm, alçaklık, iftira, yalan dolan, taarruz ve imhaları öyle feci, öyle çirkindir ki, okuyanların bile nasıl tüylerini ürpertip, nasıl vicdanları sızlattığı kolayca görülür. İnsan olan bunları tasavvur etmekten bile tiksinir. Ve onlar, yeryüzünde hiç mümin kalmasın isterler. (Elmalılı)
3
(Şunu iyi bilin ki) kıyamet günü, yakınlarınız da çocuklarınız da size hiçbir fayda veremezler.¹ Çünkü (o gün) Allah, aranızı ayıracak ve sadece, yaptıklarınıza bakacaktır.
1 Bk. (Abese: 34-36)
4
(Ey İman edenler!) İbrahim ve onunla birlikte olanlarda İbrahim’in babasına: “(Allah’tan) senin affını dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana (gelecek) hiçbir şeyi önlemeye de gücüm yetmez.” demesi dışında¹ sizin için gerçekten pek güzel bir örnek² vardır. Onlar, toplumlarına: “şüphesiz biz, artık sizi tanımayarak sizden de, Allah’ı bırakıp (Onun yerine) taptıklarınızdan da uzağız. Artık sizinle bizim aramızda siz, tek olan Allah’a iman edinceye kadar sonsuz bir düşmanlık ve bir nefret, başlamıştır.” dediler. Onlar (daha sonra): “Ey Rabbimiz! Biz sadece sana güvendik, sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.”
1 Ayetin bu bölümü, Hz. İbrahim’in kâfir olan babası için yaptığı ve Allah tarafından hoş karşılanmayan bu duasının, “güzel bir örnekten” istisna edildiği düşüncesiyle tercüme bu şekilde yapılmıştır. 2 Üsve: Uyulacak, arkasından gidilecek, örnek alınacak şey demektir. (أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ) ifadesi ise, “pek güzel bir örnek” anlamında Kur’an-ı Kerim’de sadece Hz. Peygamber, Hz. İbrahim ve onunla birlikte iman edenler için kullanılmaktadır. Bk. (Ahzab: 21, Mümtehine: 6)
5
“Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu için (onları bize musallat ederek) deneme konusu kılma.¹ Ey Rabbimiz! Bizi bağışla. Şüphesiz çok güçlü, hüküm (hikmet) sahibi olan ancak sensin.” diye (dua ettiler.)
1 Yani bizi, -eğer bizleri imtihan edeceksen- onlara yenik düşürerek, ellerine düşürüp bizi onlar karşısında rezil ederek, bizim yüzümüzden Peygamberini ve dinini hakir kılarak imtihan etme.
6
Yemin olsun onlarda, içinizden Allah’ı ve âhiret gününü umanlar için, pek güzel bir örnek vardır. Her kim de tersini yaparsa şunu bilsin ki Allah, hiç bir şeye ihtiyacı olmayan, övülmeye layık olandır.
7
Sizinle o (kâfirlerden) düşmanlık besledikleriniz arasında dostluğu, ancak Allah meydana getirebilir.¹ (Ve buna) ancak Allah’ın gücü yeter. Çünkü Allah, çok şerefli bir affedicidir.
1 Nitekim yirmi sene boyunca Müslümanlara düşmanlığın her türlüsünü yapanlar bile (Ebu Süfyân, Haris b. Hişam, Süheyl b. Amr gibi...) Mekke’nin fethinden sonra, İslâm’a girmek için yarışmışlar ve çok geçmeden bütün Arap yarımadası, İslâm’a girmiştir.
8
Allah sizin dininize saldırmayan ve sizi vatanınızdan çıkarmayan (gayr-ı müslimlere) iyilik yapmanızı ve onları adaletle yönetmenizi yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.¹
1 Hz. Ebû Bekir’in (müşrike olarak ölen eşi Kuteyle’den olan) kızı, Esma: “Müşrike olan annem bana ziyarete gelmişti. Rasûlullah’a, ona iltifat edeyim mi diye sordum. Allah bu âyeti indirdi, Efendimiz de bana: “Evet ona iltifat et.” buyurdu. (Buhari-Müslim) Bazı müfessirler de bu âyetin, Peygamberimizle anlaşma yapan Huzaa, Beni Haris, Kinane ve Müzeyne kabîleleri hakkında nâzil olduğunu rivâyet etmişlerdir. (Kurtubî) Ancak âyetin zahiri esas alınarak bu hükümlerin, âyette zikredilen özelliğe sahip tüm gayr-ı müslimler hakkında olması daha uygun olabilir.
9
Allah ancak sizin dininize saldıran, sizi vatanınızdan çıkarmak isteyen ve (vatanınızdan) çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim, onları dost edinirse işte onlar, zâlimlerin ta kendisidir.
10
Ey îman edenler! Müslüman kadınlar göç ederek size geldikleri zaman, -her ne kadar onların îmanlarını Allah daha iyi bilirse de- onları (siz de) imtihan edin.¹ Eğer onların (gerçekten) îman etmiş olduklarını anlarsanız,² sakın onları kâfirlere geri göndermeyin. (Çünkü) bu (kadınlar) onlara helal olmadığı gibi, onlar da bu (kadın)lara helal değildir. Onların (kâfir kocalarına) mihirlerini iade edin.³ Kendilerine mihirlerini verdiğiniz takdirde, onları nikâhlamanızda sizin için bir sakınca yoktur. (Ey îman edenler!) kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın ve (siz de onlara) verdiğiniz mihirlerinizi isteyin. Onlar da (size katılan kadınlarının) mihirlerini istesinler. İşte bütün bunlar, Allah’ın aranızda hükmetmek için koyduğu kanunlarıdır. (Çünkü) Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.⁴
1 İbnu Abbas’tan; Rasulullah (s.a.v) bu kadınları önce kelime-i şehadetleri üzere imtihan eder ve: “Bir eş buğzundan dolayı çıkmadığına, bir yerden bir yere rağbetten dolayı çıkmadığına ve Allaha ve Rasulüne muhabbetten başka bir maksat için çıkmadığına yemin eder misin?” diye de yemin ettirirdi. Ayrıca bu âyetten, İslâm Yurdunda; “îman ettik” diyenlerin îmanlarını, yaşayışlarıyla ispat etmelerinin gerektiği, anlaşılmaktadır. 2 Hz. Aişe: Rasulullah mü’mineleri sadece bu sûrenin 12. ayeti ile imtihan ederdi. (Buharî) Her ne kadar gerçekten mü’min olup olmadıklarını tamamıyla Allah bilirse de imanın asıl rüknü kalpteki tasdiktir. Bu imtihanın sebebi ise; zahiren bir imtihan ile denemek suretiyle zahirî bir bilgi edinebilmektir. Zira her selâm verene, mü’minim diyene, mü’min değilsin diyerek kâfir muamelesi yapmak doğru olmazsa da küfür yurdundan yeni hicret ederek gelenlerin sadece mü’minim demeleriyle bir inceleme ve deneme yapmaksızın derhal hür mü’minlerin her türlü hukuk ve muamelesine mazhar kılınıvermelerinde de mü’minlere bir zarar getirmesi mümkün olan bir ihtiyatsızlık vardır. İslâm Yurdunda “beraet-i zimmet” asıl ise de imanın aslı olan tasdik gizli işlerden bulunması yönüyle zâhirde görünen alâmet olan ikrarın ona delâletini takviye edecek bir müeyyide lâzımdır ki o da ancak zikrolunduğu üzere bir imtihan ile tecrübe olunabilir. Onun için hicretlerinin başka bir maksatla değil, halis iman ile husn-i niyete mebni olduğu bir dereceye kadar olsun bilinmek üzere denenmeleri gerekir. (Elmalılı) 3 Fiilin çoğul olmasından bu kadınlar mihirlerini ödeyemezlerse, İslâm Devletinin ödeyeceği anlaşılabilir. 4 Bu âyet; Ukbe b. Ebi Muayt’ın, Medîne’ye hicret edip mihri ödenip Zeyd b. Hârise ile evlenen kızı Ümmü Gülsüm ve Sayfiyy b. Rahib’in, Medîne’ye hicret edip, mihri ödendikten sonra Hz. Ömer ile evlenen eski eşi Sübey’a hakkında, nâzil olmuştur.
11
Eğer eşlerinizden biri, sizi bırakıp kâfirlere kaçar, siz de (size gelen eşlerinden dolayı o kâfirlere) tazminat ödemek durumunda olursanız, eşleri gitmiş olanlara (o tazminattan eşlerine mihir olarak) harcadıkları kadarını verin.¹ Ve inandığınız Allah’a karşı hata etmekten sakının.
1 Yani sizin eşlerinizden biri dar’ül-harbe kaçar, sonra da onların kadınlarından îman ederek size hicret eden olur ve bu suretle siz de onlara tazminat vermek durumuna düşerseniz; eşleri kaçıp dar’ül-harbe gitmiş olanlara eşlerine daha önceden vermiş oldukları mihirlerini kâfirlere verilecek tazminattan keserek verin. Bazı müfessirlerce bu âyet; “Eğer eşlerinizden biri, sizi bırakıp kâfirlere kaçar, siz de (onlarla savaşıp) galip gelirseniz, eşleri gitmiş olanlara (ganimetten mihir olarak) harcadıkları kadar verin.” şeklinde de anlaşılmıştır.
12
Ey Peygamber! Mü’min kadınlar Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık etmemek, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek,¹ başkasının çocuğunu kocasına isnatta bulunmamak² ve senin (Allah’tan) getirdiklerine asla karşı çıkmamak³ hususunda sana biat etmeye gelince sen de onların biatlerini hemen kabul et ve Allah’tan onlar için bağışlanma dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir.⁴
1 Yani çocuklarınızı, gerek ana karnında nüfus planlaması adı altında olsun, gerekse doğmuş olanları toprağa gömmek veya ihmâl etmek sûretiyle olsun öldürmeyin. Buna; Müslüman’ca yetiştirilmeyen çocukların, küfür toplumu içerisinde ölmekten daha kötü bir hayat yaşamasına sebebiyet vermeyi de dâhil etmek gerekir. 2 “Elleri ve ayakları arasında iftira edileni getirmek” demek; “ya başka bir kadının doğurduğu bir çocuğu alıp veya kendi doğurduğu ile değiştirip, ben doğurdum diyerek veya başka bir erkekten gayri meşru’ olarak almış olduğu bir çocuğu, kocasına isnat etmekten” mecâzdır. Yukarıdaki tercüme de buna göre yapılmıştır. Ancak buradan, gıybet, nemime, bühtan, yalan ve sahtekârlığın da anlaşılması mümkün olduğu için, her ikisini de anlayarak her ikisinden de sakınmak daha doğru olur. 3 Yani gerek emredilen iyiliklerin, gerekse yasaklanan kötülüklerin, hiç birine asi olmayıp itaat etmek. Zira isyan, ya emre, ya da nehye karşı olur. Emrin maruf ve meşru olması iyilik ile emrolunmasında, nehyin maruf ve meşru olması da kötülükleri yapmanın yasaklanmasındadır. (Elmalılı) 4 Bu âyet, Mekke’nin fetih günü nâzil olmuş, Peygamberimiz (s.a.v) Safâ Tepesi üzerinde erkeklerden biat alırken, onun adına Hz. Ömer de aşağıda kadınlardan biat almıştır. Hz. Aişe’den rivâyet olunduğuna göre bu âyet, yukarıdaki imtihan âyetiyle beraber nâzil olmuştur. (Müslim) Erkeklerden de aynı konular üzere biat alınmıştır. (Buharî, Müslim)
13
Ey îman edenler! Allah’ın gazabına uğrayan ve kâfirlerin kabirde bulunan kimselerden umutlarını kestikleri gibi, âhiretten umutlarını kesen bir toplumu,¹ sakın dost edinmeyin.
1 (قَوْماً) kelimesinin nekra olması sebebiyle kastedilenlerin belirli bir toplum olmayıp, âyette zikrolunan özellikleri taşıyan tüm toplumların buna dâhil olması daha doğru olabilir.