1
Hamd gökleri ve yeri (yoktan) yaratan, karanlıkları ve aydınlığı¹ var eden Allah’a aittir. Böyleyken kâfirler, hâlâ Rablerine (başkalarını) denk tutuyorlar.
1 Burada karanlığın çoğul, aydınlığı tekil olması bu ifâdenin mecâzî olabileceğini çağrıştırmaktadır. Zîrâ karanlığın küfrün yerine kullanılması, küfrün çokluğuna, nurun îman yerine kullanılması ise hakkın tekliğine işaret olabilir. Bk. (Bakara: 257, Mâide: 16, Ra’d: 16, İbrahim: 1, 5, Ahzab: 43, Fâtır: 20, Hadid: 9, Talak: 1)
2
Sizi çamurdan yaratan,¹ sonra size bir yaşama süresi takdir eden Odur. (Asıl kâinat için) belirlenen ömrün bilgisi ise Onun katındadır.² Sonra siz (kalkıp) bir de şüphe ediyorsunuz.
1 Bununla kastedilen öncelikle insanoğlunun babası olan Hz. Âdem’in çamurdan yaratılmasıdır. Bu ifâdeden bir de; çamurdan bitkilerin, bitkilerden meninin, meniden de insanın yaratılması anlaşılabilir. 2 Ecel: Belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonuna, bir şey için belirlenmiş zaman dilimine “ecel” denir. İnsanın veya herhangi bir canlının eceli, kendisine tâyin edilen ömürdür. Allah katında her canlı için tâyin edilmiş bir ecel vardır. Eceli geldiğinde dünya hayatı son bulur. İnsanın Dünyadaki eceli demek, ölümüne kadar olan ömrü yani ölümü demektir. Öldüğü anda bu ecel gelmiş olur. Hangi mana tasavvur edilirse edilsin bu ecel birdir. Bir kere tahakkuk eder. Bir insan için ölüme kadar iki ecel tasavvuruna imkân yoktur. Ve artık ona ecelsiz öldü demek yanlıştır. O gün anlaşılır ki ezelde takdir olunan ömür, bu gün tahakkuk etmiştir. Ecel, kazâ ve kaderle ilgili bir meseledir. Nasıl diğer olayları Allah, geçmiş ve geleceği kuşatan ilmiyle belirlemişse, eceli de ilmiyle takdir etmiştir. “Öldürülen kişi de eceliyle mi ölmüştür? Öldürülmüş olmasaydı daha bir müddet yaşayacak mıydı, yaşamayacak mıydı?” gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Mutezîle’den bir kısım âlimlere göre öldürülen kişi eceliyle ölmemiştir. Ehl-i Sünnet’in tamamına göre öldürülen kişi eceliyle ölmüştür. Ancak katil bu fiilinden dolayı ceza görür. Eceliyle ölmediğini söylemek yanlıştır. Allah o kişinin öldürüleceğini önceden bilmektedir ve ecelini de ona göre tâyin etmiştir. Bir canlının ömründen azaltılması, bir kim senin benzerlerine nazaran ömrünün eksiltilmesidir. Yoksa Allah’ın ilminde mevcut olan ömrünün eksiltilmesi anlamında değildir. O halde Allah katındaki ilim, yani kader, katiyen değişmez. Bu ayette zikrolunan iki ecelin izahı şu şekilde olabilir: ecel yetmekle insanın, her şeyi her işi bitmiş olmaz. Bundan sonra da diğer bir ecel, bir nihayet gelecektir. Bu ecelde bu müddetin nihayetinde ve huzur-ı ilâhîde iyi ve kötü her sorumluluk son bulacak. Dünya hayatı kapanacak, ondan sonra ya ebediyen sevap veya ebediyen ceza devresi gelecektir. İşte bu akıbete, kıyamet, sâat, yevm-i ba’s, yevm-i ceza, yevm-i din denilir. Ve artık bunun sonu yoktur. Ecel-i mevtten başka bir ecel olan bu “ecel-i müsemmâ”, ahiretin başlangıcı olan “sâat” ve “vakit” manasınadır. (Elmalılı)
3
O göklerde ve yeryüzünde (tek) olan, sizin gizlinizi, açığınızı ve yaptığınız her şeyi bilen, Allah’tır.
4
O (kâfirlere) Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeye görsün, mutlaka ondan yüz çevirirler.
5
Buna rağmen onlar gerçek¹ kendilerine gelince hemen onu yalanladılar. Fakat hafife aldıkları şeylerin haberleri, onlara çok yakında gelecektir.
1 Buradaki hak; Kur’an, İslâm veya Hz. Muhammed (a.s) olabilir.
6
(O kâfirler) onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, üzerlerine gökten bolca yağmur indirdiğimiz ve altlarından ırmaklar akıttığımız, nice milletleri¹ günâhları sebebiyle helâk ettiğimizi ve onların ardından da başka milletler yarattığımızı hiç bilmiyorlar mı?
1 Karn: İki manaya gelir: Birisi zamandan bir müddette yaşayan ümmet, bir zamanın ahalisi olan toplum, demektir. Diğeri de belirli bir süreye denir ki asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir. Burada kastedilen birincisidir. Yani: “biz, zaman zaman nice sivrilmiş ümmetler, ne toplumlar helâk ettik” demektir.
7
Eğer sana kâğıda yazılmış, (somut) bir kitap indirseydik onlar da ona elleriyle dokunsalardı, yine de o kâfirler: “Bu kesinlikle apaçık bir büyüden başka bir şey değildir!” derlerdi.¹
1 Bu âyet, Mekkeli müşriklerin, Peygamberimize: “Ey Muhammed! Allah’a yemin olsun ki sen, bize onun Allah’ın katından geldiğine ve senin Onun elçisi olduğuna şâhitlik eden dört melek eşliğinde Allah’ın katından bir kitap getirmedikçe biz sana asla îman etmeyiz.” demeleri üzerine nâzil olmuştur. (Vâhidî) Müşriklerin bu tür istekleri için Bk. (İsra: 90, 93) Peygamberin doğruluğuna inanmayan kâfirler, Peygamberliği, bir büyü, bir göz boyayıcılık, olarak göstermek istedikleri için Kur’an karşısında ilk söz olarak hep; “bu apaçık bir büyüdür.” demişlerdir.
8
(Bir de o kâfirler): “Ona bir melek indirilse olmaz mıydı?” dediler. Eğer ona bir melek indirseydik onların işleri bitirilir, sonra kendilerine bir süre bile verilmezdi.¹
1 Azap, o kadar ani gelirdi ki gözlerini bile açmaya fırsat bulamazlardı. Önceki peygamberlerin ümmetlerine gelen musibetler genelde meleklerin son uyarıcı olarak gelmesinden sonra olmuştur.
9
Eğer Biz o Peygamberi (insan değil de) bir melek kılsaydık, yine de onu bir erkek şeklinde¹ gönderirdik.² O zaman da onları (kendi kendilerine) düştükleri şüpheye Biz, düşürmüş olurduk.
1 Buradan; Meleklerin kadın şeklinde gönderilmeyeceği anlaşılmaktadır. Peygamberler de kadınlardan olmayacağına göre, buradaki (رَجُلًا) ifâdesini feminist, hümanist veya ne olduğu belli olmayan kaygılarla “adam veya insan” şeklinde tercüme etmek doğru değildir. Zaten Kur’an’da ismi zikredilen tüm peygamberler erkektir. Kâfirler, Melekleri hep kadın olarak hayal ediyorlardı. Böylece kâfirlerin bu tezleri de çürütülmüştür. Ayrıca melekleri gönderen Allah olduğuna göre, onları nasıl isterse, öyle gönderir. Vahiy ve uyarı için gelen meleklerin tamamı da hep erkek şeklinde göndermiştir. 2 Allah o gönderdiği Peygamberi beşer değil, onların dedikleri gibi Melek olarak gönderse idi mutlaka onu bir erkek suretine koyar da gönderirdi. Cebrail Rasulullah’a da çok defa Dıhyet’ül-Kelbî suretine girerek inerdi. Bazen de Peygamberle beraber Sahabeye de gayet beyaz elbiseli ve çok siyah saçlı bir adam suretinde görünürdü. Üzerinde hiç bir sefer alameti görünmez ve Sahabeden hiç biri de tanımazdı. Vahiy hadîslerinde Peygamberimizin: “Melek bana bazen erkek şeklinde görünürdü” buyurulduğu bilinmektedir. Cebrailin bir a’rabî suretinde geldiği, imanı, İslam’ı, İhsanı, sorarak İslâm’ın binâsını talim ettiği de meşhurdur. Melek, Hz. Meryem’e, bir erkek suretinde görünmüştü. Hz. İbrahim’e ve Hz. Lût’a da melekler erkek misafir suretinde gelmişlerdi. Melekler hakikatte onların hayalleri gibi kızlar değildir. Hatta onlara karşı kadın suretinde görünmeleri bile ihtimal dışıdır. Buna işareten bu ayette: “Peygamberi melek gönderecek olsa idik her halde bir erkek sûretine kor da gönderirdik” buyurulmuştur. Şimdi Peygamberin, beşer olduğundan dolayı kendilerine benzediğine itiraz edenler, o zaman da Meleği insan suretinde görecekler ve ona da: “biz senin Melek olduğunu ne bilelim? Sen de bizim gibi bir beşersin” diyecekler, melek olduğuna inanmayacaklar ve sözlerini dinlemeyeceklerdi.
10
Yemin olsun ki, senden önceki Peygamberlerle de mutlaka alay edildi, (ama sonunda) alay ettikleri şeyler, alay edenlerin kendilerini kuşatıverdi.¹
1 Aynı âyet için Bk (Enbiyâ: 41)
11
(Sen onlara): “Yeryüzünde gezin-dolaşın da yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu bir görün!” de.
12
(Ve bir de): “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” diye sor ve hemen: “Tabiî ki Allah’ındır.” de. O (öncelikle) rahmet etmeyi kendi kendine ilke edindi.¹ O sizi, geleceğinde asla şüphe olmayan kıyamet günü kesinlikle bir araya getirecektir. Ama buna, ancak kendilerine yazık edenler inanmazlar.
1 Allah’ın rahmeti asıldır ve Dünyada müslüman-kâfir, ayırımı yapmadan herkesi kapsar. Çünkü her şey, yaratılışından itibaren, mutlaka Allah’ın rahmetinden nasibini hiçbir ayırım yapılmadan almıştır. Zîrâ Allah’ın, onu yaratmaya layık görmesi, sıhhat ve rızık vermesi, yaşatmaya devam ettirmesi, îman-küfür noktasında serbest bırakması ve hemen helâk edivermemesi gibi şeyler, hep Allah’ın Rahman sıfatının bir tecellisi olan rahmetidir. Allah, mahlûkatın yegâne malik ve hâkimi, rahmet ve gazaba kadir ve her ne isterse yapma hakkı olduğu ve Ona tesir edecek bir güç bulunmadığı halde bizzat Kendisi ihsan buyurarak bütün mülküne rahmetini vâcib kılmıştır. O Allah, bütün eşyayı başlangıçta rahmetiyle yaratıp akıl ve hürriyet vermiştir. Bütün bunlar, Allahu Teâlâ’nın rahmet etmeyi kendine ilke edinmesinden dolayıdır. Ahlâk-ı ilâhî; tersine gazabını hak edenleri cezalandırmada acele etmez. Tövbe ve ilticayı kabul eder. Eğer böyle olmasaydı sizi de çoktan o helak olanların yanına gönderirdi. Fakat yine Allah’ın rahmeti kendine yazmış olmasından dolayıdır ki mühlet vermesi, sonsuza kadar gidemez, bunun bir süresi vardır. Ve elbette Allah bunların cezasını vakti gelince mutlaka verecektir. Konu ile ilgili olarak Bk. (En’am: 54, A’raf: 156)
13
Gece ve gündüzde barınan her şey Onundur. Ve O hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir.
14
(Ey Muhammed!): “Gökleri ve yeri yoktan yaratan, herkesi yedirdiği halde kendisi yedirilmeyen Allah dururken, başka birisini mi dost edineceğim?” de. Bir de onlara: “Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi¹ ve sakın müşriklerden olma! denildi.” de.
1 “Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi.” Yani bana getirdiğim dine önce benim iman etmem, indirilen hükümlere önce benim itaat etmem emredildi. İşte bunu örnek alan Müslümanlar, Allah yolunda yapılacak bir iş için, “bunu kimse yapmazsa sonunda ben yaparım” demeyip, “bu işi ilk önce ben yaparım” demekle yükümlüdürler. İşte böyle olursa yapılacak her şey anında yerine getirilir. Yok, tersi olursa o işin yapılması neredeyse imkânsız hale gelir. Tıpkı bu günkü Müslümanların hali gibi…
15
Ve: “Ben, Rabbime isyan edersem büyük gün (olan âhiretin) azabından korkarım” de.¹
1 Aynı âyet için Bk. (Zümer: 13)
16
O gün kimin azabı giderilirse, şüphesiz Allah, ona rahmet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş da budur.
17
Ve eğer Allah sana bir zarar dokundurursa artık Ondan başka onu giderecek hiçbir şey yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse de Onun gücü, kesinlikle her şeye yeter.
18
Kulları üzerinde kesin otorite sahibi olan Odur. O, hüküm (ve hikmet) sahibidir, her şeyden haberi olandır.
19
(Ey Muhammed! Onlara): “En büyük şâhit kimdir?” diye sor ve hemen: “Benimle sizin aranızda Allah şâhittir ki, bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve sizden sonra ulaştığı herkesi¹ uyarmam için vahyolunmuştur. Siz de gerçekten Allah’la beraber başka ilâhlar olduğuna şâhitlik edebilir misiniz?” de. Ve sonra da: “Ben, buna asla şâhitlik etmem. Tek ilâh ancak ve ancak O (Allah)’tır. Ben ise, sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım.” de.²
1 Bu ifâdeden; Kur’an’ın ve hükümlerinin sadece o döneme ait olmayıp, tüm zamanlara hitâp ettiği anlaşılmaktadır. 2 Mekke’liler, “Ey Muhammed! Allah senden başka bir Rasul bulamadı mı? Biz seni tasdik eden bir kimse göremiyoruz. Yahudi ve Hıristiyanlara da senin hakkında sorduk, onlar da kendilerinde senin nübüvvetine dair bir haber olmadığını söylüyorlar. Binaenaleyh bize senin nübüvvetine şehadet edecek bir şahit göster” demeleri üzerine bu ayet, nâzil olmuştur. (Elmalılı)
20
Kendilerine kitap verdiklerimiz,¹ o (Peygamberi) kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler.² Ama buna ancak kendilerine yazık edenler, inanmazlar.
1 Yani kendilerini Yahûdî ve Hıristiyan olarak tanımlayanlar… 2 Âyetin bu bölümü için Bk. (Bakara: 146)
21
Yalanlarını Allah’a yakıştırandan¹ veya Onun âyetlerini yalanlayandan² daha zalim kim olabilir? İşte böyle zalimler asla kurtuluşa eremezler.
1 Allah’ın âyetlerini bozan, keyfine göre anlayan, Allah demediği halde dedi diyen beyinsizlerden… 2 Allah’ın âyetlerini saklayan, beğenmeyen, inkâr eden, alternatif âyetler ve tanrılar, arayandan…
22
Ve o gün Biz (cehennemliklerin) hepsini mahşerde toplayıp, sonra Allah’a şirk koşanlara; “sizin (Benim ortağım olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarınız hani şimdi nerede?” deriz.
23
Sonra (o gün onların): “Rabbimiz olan Allah’a yemin ederiz ki biz, müşriklerden değildik.” demekten başka bir çareleri olmayacak.
24
Onların kendilerine karşı nasıl yalan söylediklerine ve uydurdukları şeylerin de kendilerini terk ettiğine bir bak.
25
Onların içerisinden bir kısmı, seni dinler (gibi yaparlar) fakat Biz onların kalplerine, o (âyetleri) hakkıyla kavrayıp anlamalarını engelleyen bir kapalılık,¹ kulaklarına da bir ağırlık verdik. Bu yüzden o kâfirler senden ne kadar mûcize görürlerse görsünler, inanmadıkları gibi senin yanına geldiklerinde de: “Bu Kur’an, kesinlikle eskilerin masallarından² başka bir şey değildir.” diyerek seninle tartışırlar.
1 Ekinne: Kimsenin bilmediği garib bilinmeyen ve kat kat örtüler demektir. 2 Esatir: (سَطَرَ) fiilinden türetilmiştir. (سَطْر) çoğulu, sütûr, sütûr’un çoğulu estâr, estârın çoğulu da esatîr’dır. Razî ve İbnu Abbas, (أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ) “esatîr’ül-evvelîn”i: “evvelkilerin satırlara dökerek yazdıkları şeyler” diye tefsir etmişlerdir. Bazıları da esatirin; hurafeler, batıl, uydurma, saçma, masal demek olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu, tefsir değil, manadır. Latince “isturya, istuvar, historie” kelimeleri de her ne kadar “tarih” diye tercüme edilmekte ise de “esatir” kelimesiyle alâkalıdır. Esatir, öncekilerin yazdıkları şeyler, hurafeler, uydurma masallar, destanlar demektir. Yunanlılar buna “Mitoloji” derler. Yunanlılar, masallar, tarihî efsaneler yazmayı bir edebi sanat addetmişler ve bu suretle birçok tanrı ve eski kahraman hikâyeleri yazmışlardır. Bunları da bilginin kaynağı saymışlar, tarih, felsefe ve ilk dinler bunlardan çıkmıştır, demişlerdir. Birçokları da tarihin, felsefenin, ilmin, dinin birer masal demek olduğu vehmine kapılarak yeni yeni masallar uydurmakla yeni tarihler, yeni felsefeler, yeni dinler, ilimler icat olunabileceği vehmine düşmüşler. Dinin, hakkın bir hakikati olduğunu, ilkel din dediklerinin bile bir hak dinin bozulan bir şekli olduğunu anlamamışlardır. Hatta bunu Darwin nazariyesinin bıraktığı yerden alarak dinlerde de tekâmül olduğu yalanına çevirmişlerdir. Bunlar hak ve batılı ayırt etmeyerek tüm dinlere (أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ) “esatır’ül-evvelîn” ve “hurafeler” dermişlerdir. İşte bu âyet bize gösteriyor ki; “Kur’an, kesinlikle eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyen kâfirler de bunlardan ve bunların pirlerindendir. Kâfirler böyle demekle; “Kur’an ilâhî, bir kitap değil, bunun kaynağı eskiden yazılmış olan kitaplardır, Muhammed bunu eski kitaplardan yazdırıyor. Öyleyse bu bir mûcize olmayıp, boş satırlardan, hurafelerden ve masallardan ibarettir.” demek istiyorlar. Bu günkü kâfirlerin de İslâm’a karşı yegâne sözleri; hurafe demekten başka bir şey değildir. Hatta bazıları da: “bu dine hurafeler karışmış bunları ıslah etmeli” diyerek dindarlık kisvesi altında, dinsizlik yapmaktadırlar. (Özetle-Elmalılı) Bk. (Enfal: 31, Nahl: 24, Furkan: 5, Neml: 68, Ahkaf:17, Kalem:15, Mutaffifin:13,Mü’minûn: 83)
26
Onlar, hem insanları Kur’an’dan uzak tutarak, hem de kendileri ondan uzak durarak, aslında farkına varmadan kendilerini mahvediyorlar.
27
Sen, cehennemin önünde durdurulduklarında: “Ah ne olurdu, keşke biz, dünyaya bir daha döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamayıp inananlardan olsaydık.” dediklerinde, onların hallerini bir görsen!
28
Doğrusu (onların böyle demeleri) daha önce gizledikleri (kötülükleri) yüzlerine vurulduğundan dolayıdır. Yok, eğer onlar (dünyaya) geri gönderilselerdi, yine menedildikleri şeyi yapmağa dönerlerdi. Çünkü onlar, gerçekten yalancıdırlar.
29
(Onlar daha önce de): “(Bizim için) dünya hayatımızdan başka (gerçek) yoktur ve biz, bir daha asla diriltilmeyeceğiz.” demişlerdi.¹
1 Bk. (Mü’minun: 37, Casiye: 24)
30
Sen onları Rablerinin huzuruna getirildikleri zaman bir görsen! Rableri onlara: “Nasıl! Bu (yeniden dirilme) gerçek değil miymiş?” diyecek. Onlar: “Evet! Rabbimize yemin olsun ki (gerçekmiş!)” diyecekler. (Allah da:) “Öyleyse inkârınızın karşılığı olan şu azabı, tadın bakalım.” diyecek.
Sonraki 30 ayet →