Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Mücadele 1 / 22
1
Gerçekten Allah eşi konusunda sana başvuran ve Allah’a şikâyette bulunan kadının¹ sözünü işitmiştir.² (Ey Muhammed!) Allah senin onunla aranızda geçen konuşmaları da işitiyor. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, mükemmel görendir. 1 Bu kadın; Ensardan Evs b. Samit’in eşi Havle binti Sa’lebe’dir. Olay özetle şöyle olmuştur: Evs b. Samit bir gün eşine öfkelenip, ”sen bana, anamın sırtı gibisin” der. (Cahiliyye geleneğinde bir adam karısına bu sözü söylediği zaman o kadın, ona haram olurdu.) Sonra da söylediğine pişman olup, eşini çağırır. Kadın; “canım elinde olan Rabbime yemin ederim ki sen o sözü söyledikten sonra Allah ve Rasûlü hükmünü verinceye kadar sen benim yanıma gelemezsin!” der ve hemen Efendimizin huzuruna varıp, “Ey Allah’ın Rasûlü! Evs beni anası gibi kıldı, kimsesiz bıraktı, benim durumum ne olacak.” diye sorar. Peygamberimiz: “O sana haramdır” der. Kadın, “ama o beni boşamadı” deyince, Peygamberimiz tekrar: “O sana haramdır” der. (Sebeb-i nüzulüne dair bu rivayetlerden, anlaşılıyor ki örf ve âdet nesh edilmedikçe geçerli olur. Zıhar hakkında henüz bir hüküm nâzil olmamış bulunduğu için Rasulullah örf ve teamül gereğince kadına haram olmuşsun buyurmuştur.) Kadın bunun üzerine: “Allah’ım yalnızlığımın şiddetinden ve bana zor gelecek olan ayrılmamın acısından, Sana sığınırım, küçük çocuklarım var...” diye ağlamaya başlar. Bu sûrenin ilk âyetleri, bu olay üzerine indirilmiştir. Hz. Ömer, bu kadın yanına geldiği zaman ona ikram eder ve “Allah onu dinledi” derdi. Havle binti Sa’lebe: “Ayet nâzil olduktan sonra Rasûlullah (s.a.v); “Kocan seninle temas etmeden evvel bir köle azad etsin” dedi. Ben de; “Kölesi yok” dedim. Rasûlullah; “Öyleyse iki ay oruç tutsun” dedi. “Yâ Rasûlallah, o yaşlıdır, o kadar oruç tutamaz” dedim. Rasûlullah (s.a.v): “Öyleyse 60 miskini doyursun” buyurdu. “Onun sadaka verecek birşeyi de yoktur” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v): Ben ona altmış sa’ hurma vereyim“ buyurdu. “Bir altmış sa’ da ben veririm” dedim. Rasûlullah (s.a.v): “İyi yaparsın. Sen onun yerine altmış yoksulu doyur ve amcaoğlunun yanına git” buyurdu. (Buhari, Ebu Dâvut, Vâhidî) 2 Bazı gerekçesini ya kendisi uyduran veya mutezile hurdalığından aşıran kişilerin (سَمِعَ) fiiline verdiği, “başvurusunu kabul etmiştir” anlamı, gülünç olduğu kadar Allah’a karşı edebe de mugayirdir.
M. Türk 58:1
2
Sizden kadınlarına “zıhar”da¹ bulunanlar şunu iyi bilsinler ki o kadınlar, kendilerinin anneleri değildir. Onların anneleri, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar (böyle yaparken) çok çirkin bir söz ve yalan söylüyorlar. Şüphesiz Allah affedicidir ve çok bağışlayıcıdır. 1 Zıhar: Bir erkeğin eşine, “senin sırtın bana anamın sırtı gibi olsun veya sen bana anamın sırtı gibisin” diyerek onu kendisine haram kılması uygulamasıdır. Bu mecâzen; “anam bana nasıl haram ise sen de bana öyle haramsın” demektir. Araplar böyle denilen bir kadını ana gibi kabul ederler, hemen ayrılırlar ve bir daha onunla tekrar evlenmezlerdi. Ancak tam anlamıyla boşanmış da sayılamayacağı için kadın, başka bir yol seçemezdi. Zıhar olayı, ilgili âyetler nâzil oluncaya kadar, cahiliyye döneminde yaşandığı şekliyle devam etti. Ahzab: 4. ayette onlara ana gibi demekle, hakikaten ana olmayacakları ve bu âdetin yanlışlığı, anlatılmaktadır. Bu şekilde bir ifâde kullanan erkeklerin eşine yaklaşmadan önce, keffaret olarak ya bir köle azat etmeleri ya da peş peşe iki ay oruç tutmaları gerekir. Eğer buna da güçleri yetmezse, altmış fakiri doyururlar. Eğer eşler kefaret verilmeden önce beraber olurlarsa, aralarındaki nikâh devam ettiği için bu bir zina olmazsa da haram olur. Zıhar yapmak caiz değildir. Üstelik yalan ve iftiradır. Zıhar yapan kimse büyük günah işlemiş olur. Eğer kişi eşine lisanıyla zıhar veya talak yaptığını söylerse, zıhar veya talak yapmış olur. Niyeti isterse zıhar veya talak yapmak olmasın. Önemli olan niyet değil, zikredilen sözlerdir. Ayrıca, kadın kocasına zıhar yapamaz. Ve ulemanın çoğunluğu, Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerin doğrultusunda, zıharın anneye benzetme ile yapılabileceği görüşünde birleşmişlerdir. Yani kişi zevcesine “Sen bana kardeşimin vs. sırtı gibisin” dese bu zıhar olmaz. Zıhar yapan kimse, keffaretini vermeden önce eşiyle ilişkide bulunursa Allah’a isyan etmiş ve günah işlemiş olur. Tevbe ederek, keffaretini verinceye kadar eşiyle yeniden temasta bulunamaz. Bk. (Ahzab: 4)
M. Türk 58:2
3
Kadınlarına “zıhar”da bulunup da sonra söylediklerinden dönenlerin, -eşler birbirlerine temas etmeden önce-¹ bir köle azat etmeleri gerekir. (Ey İnananlar!) Bu konuda size emredilen, budur. Allah yaptıklarınızdan (tümüyle) haberdardır. 1 Yani zıhar, eşlerin birbirlerine el sürmesine mâni bir günâh olduğu için erkeğin keffaret olan köle azadını, eşiyle beraber olmadan önce yapması vaciptir. Ondan önce beraber olurlarsa, aralarındaki nikâh devam ettiği için bu bir zina olmazsa da haram olur.
M. Türk 58:3
4
Ancak (buna imkân) bulamayanlar, -eşler birbirlerine temas etmeden önce- peş peşe iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. Bu (kolaylıklar) sizin Allah’a ve Rasûlüne inanmanızdan dolayıdır. İşte bütün bu (hükümler) Allah’ın koyduğu kurallardır. (Bunlara uymayan) kâfirlere de acı bir azap vardır.
M. Türk 58:4
5
Şunu iyi bilin ki Biz apaçık kurallar indirdiğimiz halde, Allah ve Rasûl’ü ile rekabete kalkışanlar,¹ kendilerinden öncekilerin rezil edildikleri gibi rezil edileceklerdir. (İşte bu) kâfirler için (âhirette,) alçaltıcı bir azap vardır. 1 Yani, Allah’a ve Rasûlüne karşı, Onların koydukları sınırları tanımayıp kendileri sınır koymağa kalkışarak başkaldıranlar, onların koyduğu hükümlerin dışında hükümler koyanlar veya bu hükümlere uyanlar.
M. Türk 58:5
6
Allah onların hepsini tekrar dirilteceği gün kendilerine ne yaptıklarını haber verecektir! Zîrâ Allah onlar unutmuş olsalar bile, onların (yaptıklarını) tek tek saymıştır. Doğrusu Allah, her şeyi görüp durmaktadır.
M. Türk 58:6
7
Allah’ın göklerde ve yerde olan her şeyi eksiksiz bildiğini hiç bilmiyor musun? Zîrâ aralarında fısıldaşan¹ üç kişinin dördüncüsü, mutlaka Odur. Onlar beş kişi (olsalar) mutlaka altıncısı Odur. Bundan az da çok da olsalar, hattâ nerede olurlarsa olsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir ve yaptıklarını onlara kıyamet günü tek tek haber verecektir. Çünkü O her şeyi hakkıyla bilendir.² 1 Necvâ: Sır söyleşmek, gizli konuşmak demektir. Türkçe tam karşılığı; “fısıltı” demektir. Yüksek tepe manasına gelen (نَجْوَةٌ)’den yahut kurtuluş manasına “necattan” alınmıştır. Birbirlerine sır vermek isteyenler, herkesin çıkamayacağı yüksek yerlere çekilmek yahut etrafın işitmesinden kurtulmak istemeleri sebebiyle mecazen bu manada kullanılmıştır. 2 Rabia b. Amr ile kardeşi Habib b. Amr ve Safvan b. Ümeyye, bir gün kendi aralarında fısıldaşıyorlarken birisi; “Allah bizim söylediklerimizi bilir mi?” der. Biri de; “bazısını bilir, bazısını bilmez” der. Üçüncüsü de; “bazısını bilirse hepsini bilir” der. Bir de; surenin başında geçen kocasını şikâyet eden kadın, Peygamberimizle konuşurken yanlarında Hz. Aişe de bulunduğu için üç kişi idiler. Bu âyetin iniş sebebi bu olaylardır. (Elmalılı)
M. Türk 58:7
8
(Ey Muhammed!) Gizli toplantılarında (sana düşmanlık için) fısıldaşmaları yasaklananların, sonra yasaklandıkları şeye döndüklerini, günâh, düşmanlık ve Peygambere isyan (hususunda aralarında) fısıldaştıklarını ve sana geldiklerinde de seni, Allah’ın selâmlamadığı¹ bir şekilde selâmladıklarını² bilmiyor musun? (Bir de) onlar, aralarında; “Bu söylediklerimiz yüzünden Allah’ın bize azap etmesi gerekmez miydi?” diyorlar. Onlara ancak sonunda içerisine atılacakları cehennem kâfi gelir. Çünkü orası, varılacak yerlerin en kötüsüdür. 1 Allahu Teâlâ peygamberlerini: “…selam olsun seçkin kıldığı kullarına…” (Neml: 59), “Bütün Peygamberlere selâm olsun” (Saffat: 181), “Şüphesiz, Peygambere, Allah rahmet eder ve melekleri duâ eder. Ey îman edenler! Siz de ona hürmet edin ve tam teslim olun” (Ahzab: 56) şeklinde selamlamıştır. 2 Hz. Aişe’den rivâyet olunduğuna göre; Yahûdîlerden bir grup, Rasûlullah’ın huzuruna geldiler ve “helâk olasın ey Kasım’ın Babası” (السَّامُ عَلَيْكَ يَا اَبَا الْقَاسِمِ) dediler. Peygamberimiz de; (عَلَيْكُمْ) “siz de” diye cevap verdi. (Buharî, Müslim)
M. Türk 58:8
9
Ey îman edenler! Kendi aranızda gizli konuşurken günâhı, düşmanlığı ve Peygambere karşı gelmeyi fısıldaşmayın.¹ (Bunun yerine) iyilik ve takvayı konuşun. Huzuruna toplanacağınız Allah’a karşı hata etmekten sakının. 1 Bu ayetle Mü’minler gizli konuşmalardan, fısıldaşmaktan mutlak surette yasaklanmıyorlar. Ancak günah, şuna-buna tecavüz ve Peygambere isyan mahiyetinde şeyler konuşmaktan yasaklanıyorlar. Ve gizli müzakereler yaptıkları zaman da hayır ve hasenata ve Allah’ın azabından korunmak yollarına dair konuşmakla emrolunuyorlar. Efendimiz; “üç kişi olduğunuz zaman insanların içerisine çıkıncaya kadar ikiniz diğerini bırakıp da kendi aranızda fısıldaşmayın. Çünkü o, onu mahzun eder.” buyurmuştur. (Buharî, Tirmizî, Müslim, Ebû Davud) Buna göre; iki kişinin, bir başkasının yanında, onun bilmediği bir dil ile konuşması da üçüncüyü mahzun ettiği takdirde, bunun gibidir.
M. Türk 58:9
10
Şüphesiz (diğer tür) gizli fısıldaşmalar, îman edenleri üzen, şeytanın işlerindendir. Aslında Allah’ın izni olmaksızın hiçbir şey onlara asla zarar veremez. Öyleyse mü’minler, sadece Allah’a tevekkül etsinler.
M. Türk 58:10
11
Ey îman edenler, size: “Meclislerde yer açın.” denildiği zaman, yer açın ki Allah da size genişlik versin. Hattâ size: “Kalkın” denildiği zaman da kalkın ki Allah da sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin.¹ Allah yaptıklarınızdan (tümüyle) haberdardır.² 1 İbnu Mes’ud’dan, Rasulullah, (s.a.v): “Allahu Teâlâ kıyamet günü âlimleri toplayacak ve onlara, ‘Ben size sırf hayır murad ettiğim cihetle hikmetimi kalplerinize koydum, haydin Cennete gidin, çünkü sizden meydana gelen kusurlarınıza karşı size mağfiret buyurdum’ diyecek” buyurmuştur. (Elmalılı) 2 Bu âyetin iniş sebebi, özetle şöyledir: Peygamberimizin huzuruna Bedir savaşına katılanlardan bir grup sahabe geldi ve bulundukları yer, daha önce gelenlerle dolu ve dar idi. Gelenler, Peygamberimizin karşısında ayakta durdular. Onlara kimse yer vermeyince Efendimiz, üzüldü ve etrafındakilerden bazılarını kaldırmak zorunda kaldı. Münâfıklar da bu olayı dillerine dolayınca bu âyet indirildi. (Vâhidî)
M. Türk 58:11
12
Ey îman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman, bu konuşmanızdan önce (fakirlere) sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir.¹ Şâyet (buna imkân) bulamazsanız, şunu iyi bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.² 1 Bazı zenginler, Peygamberin huzuruna gelip sorularla onu aşırı bir şekilde rahatsız ediyorlar ve mecliste bulunan fakirlere fırsat vermiyorlardı. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. (Vâhidî) Yani Peygamberle uzun uzadıya konuşarak sevap kazanacağınızı zannediyorsanız, bunun yerine bir fakire sadaka vermeniz, daha hayırlıdır. Ayrıca buradaki sadaka, Peygambere değil, fakirleredir. Zîrâ Peygamberler sadaka kabul etmezler. 2 Hz. Ali (r.a): “Allah’ın kitabında bir âyet vardır ki, onunla benden önce kimse amel etmedi, benden sonra da kimse amel etmeyecektir. Bu âyet, “Necvâ âyetidir.” Bu âyet inince, yanımda bir dinar vardı onu on dirheme sattım. Peygamber Efendimize her soru sorduğumda bir dirhem tasadduk ettim, sonra da o âyet nesh olundu, kimse onunla amel etmedi.” buyurmuştur. (Kurtubî, Tirmîzî)
M. Türk 58:12
13
(Ey îman edenler!) Yoksa Peygamberle gizli bir şey konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz da mı yerine getirmediniz? Fakat Allah, sizi affetti.¹ Artık namazı dosdoğru ve devamlı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan (tümüyle) haberdardır. 1 12. ayet yukarıdaki notta da belirtildiği gibi 13. ayetle nesh edilmiştir. Hem de bu ayetin nesh edildiğini Hz. Ali (r.a) söylemiştir. Nesh’i kabul etmeyenler, mensuh ayetler için “kadük” ifadesini bile kullanacak kadar basitleşerek akıllarını dinlerinin önünde tutma alışkanlıklarını hakaretamiz ifadelerle sürdürmeye devam etmektedirler. Her ne kadar nesh’i ilk inkâr eden mutezili veya şiî olduğu söylenen el-Isfahani ise de şimdiki mutezililer ondan da ileri giderek işi hakaret boyutuna taşımışlardır. Hatta meseleyi; kendilerini peygamber gibi zannedip, âlim (!) olduklarına ve kendilerini rahatsız edenlerin de, “zat-ı alilerinin(!) mesailerini çaldıklarına” kadar getirmişlerdir. Esasen nesh; “hayırlı bir ayetin yerine ondan daha hayırlı veya benzeri bir ayetin yine Allah tarafından getirilmesi” demektir. (Bakara: 106) Kadük ise; “Bir yasama meclisinin değişmesi ile önceden sunulan yasa tasarılarının değerini yitirmesi” demektir. Dini, felsefe veya beşeri bir sistem zannedenlerin düştükleri acizlik ne kadar da kötüdür. Konu ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 106 ve dipnotu.)
M. Türk 58:13
14
Allah’ın kendilerine gazap ettiği (Yahûdî) toplumunu kendilerine dost edinen (münâfıkları) görmedin mi? Onlar, ne sizdendir, ne de onlardan… Ve onlar, bile bile yalan yere yemin eder dururlar. ¹ 1 Bir gün Efendimiz birkaç Müslüman’la birlikte otururken; “şimdi yanınıza şeytan gözlü birisi gelecek” buyurdu. Derken gök gözlü birisi (Abdullah b. Nebtel) çıktı geldi. Peygamber Efendimiz ona: “Sen ve arkadaşların niçin benim aleyhimde konuşuyorsunuz?” buyurdu. Adam da; böyle bir şey yapmadığına yemin etmeye başlayınca bu âyet indi. (Ahmed b. Hanbel, Vâhidî)
M. Türk 58:14
15
Allah o (münâfıklara) çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey, çok kötüdür.
M. Türk 58:15
16
Onlar, yeminlerini kalkan yaparak (insanları) Allah’ın yolundan alıkoydular. İşte onlar için de (âhirette) alçaltıcı bir azap vardır.
M. Türk 58:16
17
Onların malları da çocukları da kendilerini, Allah’ın azabından asla kurtaramayacaktır. İşte (cehennemin) içerisinde sonsuz kalacak olan ateş halkı bunlardır.
M. Türk 58:17
18
Allah’ın onların tümünü dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi, Ona da kendilerinin dosdoğru yolda olduklarını zannederek yemin edecekler. Şunu iyi bilin ki onlar, yalancıların ta kendisidirler.
M. Türk 58:18
19
Şeytan onları kuşatmış, böylelikle de onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Şunu iyi bilin ki şeytanın taraftarları, gerçekten hüsrana uğrayanlardır.
M. Türk 58:19
20
Şüphesiz Allah ve Rasûl’ü ile rekabete kalkışanlar,¹ en alçaklarla beraberdirler. 1 Yani, Allah’a ve Rasûlüne karşı, Onların koydukları sınırları tanımayıp, kendileri sınır koymağa kalkışmakla başkaldıranlar onların koyduğu hükümlerin dışında hükümler koyanlar veya bu hükümlere uyanlar. Bir de kendilerini hâşâ “Allah’ın yaveri” zannederek; “benim bildiğim Allah, benim bildiğim peygamber böyle söylemez” veya hiçbir yere dayanmadan sadece koltuklarına dayanarak; “Allah/Peygamber bununla şunları kastetmiştir” diyerek yalanlarını Allah’a ve Peygamberine isnat edenler.
M. Türk 58:20
21
Şüphesiz Allah: “Yemin olsun ki daima Ben ve Peygamberlerim galip geleceğiz.” diye buyurmuştur. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok şereflidir.
M. Türk 58:21
22
Allah’a ve âhiret gününe inanan bir toplumun; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları bile olsa, Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla¹ dostluk ettiğini göremezsin.² Zîrâ onlar, öyle kimselerdir ki (Allah,) onların kalplerine îmanı yazmış ve onları îmanlarından gelen bir rûh³ ile de desteklemiştir.⁴ Ve (Allah) onları, içerisinde sonsuz olarak kalacakları, zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Artık Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da Ondan râzı olmuştur. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Şunu iyi bilin ki Allah’ın taraftarları, gerçekten kurtuluşa erenlerdir. 1 Veya; başkaldıran kimselerle… 2 Yani; onları sevmemeleri gerekir veya asla sevmemelidirler. 3 Müfessirler bu rûh’un; “yardım, Kur’an ve onun âyetleri, îman ve irfan nuru, hidâyet, Allah’ın rahmeti ve Cebrâil demek olduğunu söylemişlerdir. (Kurtubî) 4 Burada (مِنْهُ)’daki zamirin, Allah’a gönderilmesi de mümkündür. Bu durumda bu bölümün tercümesi: “Zira onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) onların kalplerine îmanı yazmış ve onları kendisinden bir ruh ile de desteklemiştir.” şeklinde olur.
M. Türk 58:22
Mücadele suresi tamamlandı