Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Hadıd 1 / 29
1
Göklerde ve yerde olan her şey¹ Allah’ı tesbih etmektedir.² Zîrâ O çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Buradaki (مَا) esas itibariyle akıllı olmayanlara mahsus ise de gerek cüziyyet ve gerek istikrar suretiyle göklerde ve yerde bulunanların hepsine şamil olur. Binaenaleyh gerek melekler ve mü’minler gibi dil ile ve gerek diğerleri gibi lisan-ı hal ile söyleyenlerin hepsi dâhil olmak üzere mecaz bir mana murat olunmuştur. Çünkü mevcudat efradından her fert arz ettiği nizam-ı sanat ile Allahu Teâlâ’nın noksandan münezzeh, azamet ile muttasıf olan varlığına delâlet etmektedir. (Elmalılı) 2 Konuyla ilgili olarak Bk. (Haşr: 1, Saf: 1)
M. Türk 57:1
2
Göklerin ve yerin hâkimiyeti Onundur. Dirilten de öldüren de Odur. Ve Onun gücü kesinlikle her şeye yeter.
M. Türk 57:2
3
O (Allah) hem öncesiz, hem sonrasız, hem varlığı (eserleriyle) görünen hem de (zatının hakikati) gizli olandır ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.¹ 1 Çünkü her şey, Onun varlığına delildir. Yani, var olurken Onun kendisinden önce var olduğunu ispat etmeyen hiçbir şey yoktur. Bu yüzden Vahdet-i Vücutçular gibi her görüneni, O zannetmemelidir. Çünkü O, görünen olmakla beraber, gizli olandır da. Zîrâ O, duyularla his olunamaz ve Onun hakikati, akılların idrak ve ihatasına sığmaz.
M. Türk 57:3
4
Muhakkak ki; sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı zaman diliminde yaratan, sonra kâinatın (arşın) yönetimini hâkimiyeti altına alan, yerin içine gireni de ondan çıkanı da gökten ineni de oraya yükseleni de bilen, nerede olursanız olun, sizinle beraber olandır. Ve Allah, sizin ne yaptığınızı hakkıyla görüp durandır.
M. Türk 57:4
5
Göklerin ve yerin hâkimiyeti Onundur ve (sonunda) bütün işler, Allah’a döndürülür.
M. Türk 57:5
6
Gerçekten O (Allah) her an geceyi gündüze, gündüzü de geceye sokup durandır ve O, gönüllerin içerisinde ne varsa, onu da hakkıyla bilendir.
M. Türk 57:6
7
(Ey insanlar!) Allah’a ve Peygamberine¹ îman edin.² Sizi hâkim kıldığı ve size harcama yetkisi verdiği şeylerden, Allah yolunda harcayın. Artık sizden inanan ve Allah yolunda harcayanlar için büyük bir mükâfat vardır. 1 Sadece, sıfatları yukarıda zikrolunan Allah’a iman etmekle beraber Rasulüne de iman edin. Çünkü Allah’ın teblîğatını, emirlerini ve yasaklarını o getirecek, o beyan edecektir. Öyleyse o Peygamberin getirdiklerine, söylediklerine ve uyguladıklarına aklınızla değil imanınızla yaklaşın. 2 Bazı akılları dinlerini aşanlar, (اٰمِنُوا) fiiline “güvenmek” anlamı vererek neleri ifade etmek istiyorlarsa da şunu bilmek gerekir ki, Türkçede “iman etmek”le “güvenmek” arasındaki anlam farkı en azından onlarla Allah’ın dini arasındaki mesafeden çok daha fazladır.
M. Türk 57:7
8
(Ey İnsanlar!) Size ne oluyor ki, Peygamber sizi Rabbinize inanmağa çağırdığı ve (bu konuda) sizden sağlam söz almış olduğu halde,¹ eğer inananlardan iseniz niçin Allah’a îman etmiyorsunuz? 1 (أَخَذَ) fiilinin öznesi, Allah da Peygamber de olabilir. Eğer özne Allah olursa, alınan söz (قَالُوا بَلَى) sözü, yok eğer özne Peygamber olursa, alınan söz, ona olan biat olur.
M. Türk 57:8
9
Sizi, (küfür) karanlıklarından (îman) aydınlığına çıkarması için kuluna apaçık âyetler indiren, Odur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
M. Türk 57:9
10
(Ey İnsanlar! Sonunda) göklerin ve yerin mirası, Allah’ın olduğu halde, sizi Allah yolunda harcamaktan alıkoyan nedir? Elbette içinizden fetihten¹ önce (Allah yolunda) harcayan ve savaşanlar, (ötekilerle) bir olmaz. Onların derecesi, -Allah hepsine de en güzel sonuç (olan cenneti) vâdetmiş olduğu halde-, sonradan (Allah yolunda) harcayan ve savaşanlardan daha büyüktür. Ve Allah yaptıklarınızdan (tümüyle) haberdardır.² 1 Bu Fethin, Mekke’nin fethi olmasından Hudeybiye fethi olması daha kuvvetlidir. Zîrâ Rivâyetler sûrenin Uhud savaşından sonra Hudeybiye antlaşması öncesi hicretin 4-5. yıllarında nâzil olduğu yolundadır. 2 Bu âyet, Hz. Ebû Bekir (r.a) hakkında nâzil olmuştur. (Vahidî) Ayrıca bu ayet, sebebin özel olması, hükmün genel olasına mani olmayacağından Mekke’nin fethinden veya Hudeybiye’den önce infak ve savaşla cihat yapan Mühacir ve Ensar’ın ilklerinin hepsine şamildir. Onun için ayetin “Onların derecesi, sonradan (Allah yolunda) harcayan ve savaşanlardan daha büyüktür” bölümü çoğul olarak gelmiştir. Halid b. Velîd, Abdurrahman b. Avf’a: “Siz bizden önce iman ettiğinizi başa kakarak bize üstünlük taslamak istiyorsunuz” demişti. Hz. Peygamber bunu duyunca: “Ashabımı benim için bırakın, nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki siz dağlar kadar altın infak etseniz onların amellerine yetişemezsiniz” buyurdular. (Ahmed b. Hanbel) Bu hâdis (اُوۨلٰٓئِكَ) ile işaret olunanların Hudeybiye’den evvel infak edenler olduğunu teyit eder. Zira Halid b. Velîd Hudeybiye’den sonra ve Mekke’nin Fethinden önce Müslüman oldu. Bu durumda fetihten kastedilenin de Hudeybiye olduğu anlaşılmaktadır.
M. Türk 57:10
11
Kim Allah’a güzel bir borç¹ verirse, Allah onun karşılığını kat kat verir² ve ona (ayrıca) bolca verilecek bir mükâfat da vardır. 1 Karz-ı Hasen: Güzel ödünç, dinin emirlerine uygun ödünç verme yani malın en iyisini seçip, sadece Allah rızası için ihlâsla Allah’ın istediği yerlere vermektir. İnsanlar arası ilişkilerde “karz-ı hasen”, bir kimsenin bir şahsa borç vermesidir. Hiçbir maddi çıkar düşüncesi gözetmeksizin sırf Allah’ın rızasını kazanmak ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla nakit para, ölçülebilir, tartılabilir ve sayılabilir bir malı, mislini almak üzere karşılıksız borç vermeye karz-ı hasen denir. Nakit para, altın, gümüş, arpa, buğday, yağ, bal, yumurta ve ceviz gîbi tartılabilir, ölçülebilir ve piyasada benzeri bulunabilir şeyler arasında karz muamelesi yapılabilir. Borç veren istediği an, süresi dolmadan borç olarak verdiği şeyi geri isteyebilir. Borçlunun da hemen bunu iadesi gerekir. Ödünç alınan bir malın ödenmesi misliyle olur. Karzın rüknü “icâb ve kabul” ile bu esnada malın tesliminden ibarettir. Karz akdinin sıhhatli olabilmesi için, tarafların akıllı ve mümeyyiz olması; piyasada misli olan malın bulunması, karz muamelesi esnasında herhangi bir menfaatin şart koşulmaması gereklidir. Bakara: 245 ve benzeri ayetlerdeki; (Bakara: 245, Mâide: 12, Hadîd: 11, 18, Teğâbun: 17) “Allah’a karz-ı hasen” tabiri mecâzdır. Ancak Kur’an-ı Kerim’de karz-ı hasen ifadesini müfessirler Allah yolunda mal infakı şeklinde açıklamışlardır. Bk: (Bakara: 245) 2 Burada; “Allah’a karz-ı hasen” tabiri mecâzdır. Bir Müslüman’ın malının en iyisini seçip Allah yolunda ihlâsla vermesi ve Allah’ın da karşılığını taahhüt buyurması karz-ı hasene teşbih olunarak fiilde bir istiâre-i tebe’iyye veya genel anlamında bir istiâre-i temsiliyye vardır. (Elmalılı)
M. Türk 57:11
12
O gün, inanan erkeklerin ve inanan kadınların (îmanlarının) nurlarını, onların önlerinden ve sağ taraflarından koşarken görürsün. Ve o gün onlara: “Bugün müjdeler olsun size! İçerisinde ebedî olarak kalacağınız, zemîninden ırmaklar akan cennetler, sizindir. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” denilir.
M. Türk 57:12
13
O gün, münâfık erkekler ile münâfık kadınlar, îman edenlere: “(Ne olur) bize bir bakın da sizin nurunuzdan birazcık yararlanalım”¹ diyecekler. O zaman onlara: “(Haydi) arkanıza dönün de bir nur bulabilirseniz bulun (bakalım)” denilir.² Derken onların arasına, kapısının içerisinde rahmet, dışarısında azap bulunan bir sur çekilir. 1 Âyetin tırnak içerisindeki bölümü “(Ne olur) bizi biraz gözetin de, biz de sizin içinize girelim.” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 Buradaki “dönün” emri, “defolun” gibi bir azardır. Yani; onlara; “haydi mümkünse dünyaya dönün de bir nur arayın bakalım. Nurun esas aranacağı yer orası idi. Onun da kazanılma sebebi Allah’ın emirlerine itaat idi.” denilecek.
M. Türk 57:13
14
(Münâfıklar) onlara: “(dünyada) biz de sizlerle birlikte değil miydik?”¹ diye bağrışacaklar. Müslümanlar da onlara: “Evet, (bizlerle birlikte idiniz) fakat siz, kendi kendinizi aldattınız, (inananların helâk olmalarını) beklediniz, (Allah’ın dininden) şüphe ettiniz, (köksüz) idealleriniz sizi hep aldattı ve sonunda da Allah’ın emri (olan ölüm) geliverdi. Ve (bir de) o aldatıcı (şeytan) sizi, Allah’ın affına güvendirerek² baştan çıkardı.” diyecek. 1 Yani; “bizler de îman etmiştik ve sizlerle birlikte ibâdet etmiştik” diyerek dünyada Müslüman gibi göründüklerinden dolayı medet ummaya çalışacaklar. 2 Yani şeytan sizi Allaha: “Günâhın ne zararı olabilir? Nasıl olsa Allah affeder, hattâ affetmek zorundadır. Siz keyfinize bakın. Bu adamlar da çok ileri gidiyorlar...” diyerek, haksız yere güvendirdi.
M. Türk 57:14
15
(Ey münâfıklar!) İşte bu sebeple¹ artık bugün sizden ve kâfirlerden herhangi bir fidye kabul edilmez. Sizin sığınacağınız yer, cehennemdir. Size yaraşan dost da odur ve orası ne kötü bir dönüş yeridir! 1 Âyetin başındaki (ف) sebebiyye olduğu için bu ilave yapılmıştır.
M. Türk 57:15
16
Îman edenlerin,¹ Allah’ı anma ve Ondan inen gerçeğe gönülden bağlanma zamanı daha gelmedi mi? (Ey Muhammed! Onlara); “Daha önce kendilerine kitap verilen, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçince, kalpleri katılaşıp da birçoğu fâsık olanlar² gibi olmamalarını” söyle. 1 Bunlar; Müslüman olduklarını söyleyerek, Peygamber ve arkadaşlarının saflarına katılan, ama İslâm’ın sorunlarına gönüllerinde yer vermeyen duyarsız kimselerdir. Hattâ bunların, münâfıklar olduğu da rivâyet edilmektedir. (Vâhidî, Kurtubî) 2 Burada kastedilenler, Yahûdîler ve Hıristiyanlardır. Ancak Allah’ın diniyle, Kur’an’ın âyetleriyle ahbaplaşanların, akıllarını Kur’an’-ın ve peygamberin önüne geçirenlerin de bu sınıfa girme ihtimâli çok yüksektir.
M. Türk 57:16
17
Allah’ın ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiğini aklınızdan hiç çıkartmayın! Belki aklınızı kullanırsınız diye âyetleri sizin için anlaşılır kıldık.¹ 1 Eğer siz aklınızı kullanır, hatalarınızı anlar ve Hakk’a yönelirseniz, ölmüş yeryüzünü dirilttiğimiz gibi, sizin de gönüllerinizde yok olmaya başlayan îmanlarınızı tekrar canlandırırız.
M. Türk 57:17
18
Şüphesiz sadaka veren erkeklere, sadaka veren kadınlara ve Allah’a güzel bir borç verenlere verdiklerinin karşılığı kat kat verilir. Ayrıca onlara bolca verilecek bir mükâfat vardır.
M. Türk 57:18
19
Allah’a ve Onun elçilerine gerçekten îman edenler var ya işte onlar, sıddîklerdir.¹ Şehitlere² gelince onların, Rablerinin huzurunda ayrıca bir mükâfatları ve nurları vardır.³ İnkâr ederek âyetlerimizi yalanlayanlar ise, cehennemliklerin ta kendisidir. 1 Sıddîk: Doğru sözlü, doğruluktan ayrılmayan, gerçeği tasdik eden anlamında bir Kur’an terimidir. Sözlükte “gerçeği konuşmak, gerçeğe uygun bilgi vermek ve güvenilir olmak” anlamlarına gelen “sıdk” mastarından isim olan sıddîk; “son derece doğru sözlü, asla yalan söylemeyen, gerçek olduğuna inandığı şeyi onaylamakta tereddüt göstermeyen, Allah ve Rasulünü tasdik eden ve bu tasdikinde de en ileri seviyeye ulaşan kimse” demektir. “Rasûlullah’ın bilgi, söz ve fiil biçiminde ortaya koyduklarının hepsini tasdik etmekte ve Peygamber’le mânevî münasebeti sebebiyle onun iç dünyasına yakın olmakta ileri seviyede bulunan kimse” şeklindeki tarif ise, Rasû-lullah ile Hz. Ebû Bekir arasındaki ilişki göz önüne alınarak yapılan bir tanımlamadır. Bazı müfessirler bu ayete dayanarak Allah’a ve Rasulüne iman eden herkesin sıddîklar grubuna girdiğini belirtmişlerdir. Sıddîk kelimesi bazı hadislerde Hz. Ebû Bekir’in sıfatı olarak zikredilir. Hz. Ebû Bekir, mi’rac mucizesi başta olmak üzere ğayba dair haberleri hiç tereddütsüz kabul ettiği için bizzat Efendimiz tarafından kendisine “sıddîk” lakabı verilmiş ve İslâm literatüründe bununla şöhret bulmuştur. (Buhârî, Tirmizî) Ahlâk ve tasavvuf kitaplarında sıddîk terimi ile ilgili yapılan tanım ve yorumlar kerameti kendilerinden veya müritlerinden menkul efendilerin yaptıkları, zikredilmeye bile değmeyen uydurma tanımlardır. 2 Şehit: Kelime olarak kesin bir haberi veren, bildiğini söyleyen, şahitlik eden demektir. Terim olarak ise, Allah rızası için, O’nun yolunda “canını fedâ eden Müslüman”a verilen isimdir. Ona bu ismin verilmesinin sebebi, cennetlik olduğuna şahitlik edilmiş olması ve onun Allah’ın huzurunda yaşıyor olmasıdır. Şehit kelimesi Kur’an’da daha çok Allah yolunda öldürülme anlamında kullanılmaktadır. Şehitlik büyük bir derecedir. Şehitlerin günahlarının af olunacağı da Kur’an’da müjdelenmiştir. Şehit olan insanların kul hakkı dışındaki bütün günahları affedilir. Şehit olmada ölçü, Allah’ın rızasıdır. Allah rızası için mücâdele eden, O’nun adını yüceltmek için çaba sarf eden ve bu yolda canını veren kimseler şehit olmuş olur. Bk. (Bakara: 154, Âlu İmrân: 169) 3 Âyetin bu bölümü, bir bütün olarak da düşünülebilir. O zaman tercüme “Allah’a ve Peygamberlerine îman edenler var ya işte onlar, Rableri yanında sıddîkler ve şehitler mertebesine erenlerdir. Onların mükâfatları ve nurları vardır.” şeklinde olabilir.
M. Türk 57:19
20
Şunu iyi bilin ki Dünya hayatı sadece oyun, eğlence, gösteriş, kendi aranızda övünme yarışı, servet ve çocuk sahibi olma hırsından ibarettir.¹ (Bu hayat,) tıpkı bitirdiği ekin, (önce) çiftçilerin² hoşuna giden, sonra kuruyup, sapsarı kesilen, sonra da çör-çöp oluveren bir yağmur gibidir. Âhirette şiddetli azap da vardır, Allah’ın bağışlaması ve rızası da vardır. Dünya hayatı ise aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir. 1 Aynı konu için Bk.(En’am:32,Muhammed:36) 2 Küfür: Burada küffar, bilinen manasıyla “kâfirler” demek dahi olabilirse de İbnu Mesud’a göre; “çiftçiler” manasına olması tercihe değerdir. Çünkü “küfür” lügatte örtmek demek olduğu ve çiftçiler de tohumu toprağa atıp örttükleri için onlara da bu sıfat verilir. Ancak burada tevriye de düşünülerek kâfirler de kastedilmiş olabilir. Bu da onların, hayvanî bir hayata meyillerinin olduğuna bir işarettir.
M. Türk 57:20
21
(Ey insanlar!) Birbirinizle, Rabbinizin affını ve Allah’a ve Onun elçilerine inananlar için hazırlanan, genişliği gök ile yerin genişliği kadar olan Cenneti kazanmak için yarışın. İşte bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Çünkü Allah, çok büyük lütuf sahibidir.
M. Türk 57:21
22
Gerek yeryüzünde görülen, gerekse başınıza gelen her musîbet, yaratılmadan önce tarafımızca mutlaka bir kitaba yazılmıştır. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır.¹ 1 Arzdaki musibet; Arzda herhangi bir zarar ve yıkıma sebep olan afetlerdir. Kuraklık, kıtlık, hasılat veya hayvanata ârız olan afetler, arazi kaybı, zelzele v.s. her türlü zararlara şamil olur. Nefislerdeki musîbet de; ölüm, hastalık, yara, işkence, açlık, susuzluk, züğürtlük gibi canlara isabet eden acılardır. Tatlı başarılar Allah’ın lütfu olduğu gibi bütün musîbetler de Allah’ın ilm-i ezelîsinde veya Levh-i mahfuz’da yazılmış bir takdiridir. O nasıl mümkün olur denilmesin zira o, Allah’a göre kolaydır. Çünkü Allah madde ve müddetten müstağnidir. Takdir olunan musîbetten ise kaçmakla kurtulunamaz. O yazılmış ise kaçanlara veya oturup rahatına bakanlara dahi gelir çatar. Bu hususta böyle itikat etmelidir. (Elmalılı)
M. Türk 57:22
23
(Allah bunu) kaybettiğiniz (dünyalıklara) üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nîmetlerle de şımarmayasınız diye (açıklamaktadır.) Çünkü Allah, kendisini beğenip övünenlerin hiçbirisini sevmez.
M. Türk 57:23
24
Çünkü onlar, hem cimrilik ederler, hem de insanlara cimriliği emrederler. Kim (haktan) yüz çevirirse (şunu iyi bilsin ki) hiç bir şeye ihtiyacı olmayan, övülmeye layık olan, sadece Allah’tır.
M. Türk 57:24
25
Biz Peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanları adil bir düzen ile yönetsinler diye onlarla birlikte kitabı ve en adaletli kanunları, indirdik.¹ Ayrıca büyük caydırıcılığı ve sertliği yanında insanlara yönelik birçok faydaları olan demiri² de kimin, Allah’ı ve Peygamberi görmediği halde destekleyeceğini ortaya çıkarmak için indirdik.³ Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok şereflidir. 1 “Mizan” kelimesi sadece “terazi” olarak tercüme edildiği zaman, âyet tam anlaşılamadığı için yukarıdaki tercüme daha uygun görülmüştür. 2 Çünkü silâhlar ve harp âletleri demirden yapılır ve onda insanlar için iğneden ipliğe her konuda pek çok menfaatler, vardır. Bu âyette, Peygamberlerin Allah’tan getirdikleri sistemin, demir ve demirle yapılan savaş araçlarıyla korunması ve bu savaş araçlarının da ancak Allah’ın dinini ayakta tutmak için kullanılması gerektiğine veya adaletin, kitap ve mizanla temin edilip, demirle yani “devlet gücüyle” ayakta tutulmasına işaret edilmektedir. Zîrâ yaptırım gücü bulunmayan ve insanların gönüllerine hapsedilen bir din, asla ayakta duramaz. 3 Bu âyetteki “indirdik” ifâdesinden; demirin, yeryüzünün yaratılışında mevcut olmayıp, daha sonra yeryüzüne indirildiği de anlaşılabilir. Nitekim bu konu ile ilgili bazı bilimsel verilerin de olduğu tartışılmaktadır.
M. Türk 57:25
26
Yemin olsun ki Biz, Nûh’u ve İbrahim’i elçi olarak gönderdik ve o ikisinin soylarına Peygamberlik ve kitap verdik. Öyle iken, içlerinden bir kısmı, hak yolu kabul etmiş, birçoğu ise hak yoldan sapmıştır.
M. Türk 57:26
27
Sonra onların ardından Peygamberlerimizi birbiri ardınca gönderdik. (Daha sonra da) kendisine İncil’i¹ verdiğimiz Meryem’in oğlu İsa’yı (Rasul olarak) gönderdik. Ona uyanların kalplerine de şefkat ve merhamet yerleştirdik. Bizim, kendilerine emretmediğimiz halde uydurdukları ruhbanlığa² gelince; onlar onu, güya Allah’ın rızasını kazanmak için uydurdular ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Biz de onlardan îman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu hak yoldan saptılar. 1 Bugün Hıristiyanların ellerinde bulunan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna isimli kitaplar, isimlerinden de anlaşıldığı üzere “incilciler tarafından” sonradan Hz. İsa (a.s)’ın hayat hikâyesi olarak yazılmış uyduruk kitaplardır. 2 Ruhbanlık; büyük bir korku hissiyle çekilip, Dünya zevklerini terk ederek, züht ve riyazat ile ibâdette aşırılığa kaçmak, demektir. Yani kendilerini ibadete adayan Hıristiyan veya diğer dinlere mensup rahiplerin, Allah adına uydurdukları yaşayış biçimidir. Arapça “râhib” kelimesinin çoğulu olan “ruhbân”, yoğun bir dinî kaygı ve korku ile kendini ibadete veren kimse anlamındadır. Râhib de; “Allah’tan korkan ve uzlet halinde ibadet eden kişiyi” ifade eder. Ruhban ve ruhbâniyyet kelimeleri Kur’an’da Hristiyan geleneğine atıfla dört yerde geçer. (Mâide: 82, Tevbe: 31, 34, Hadîd: 27) Tefsirlerdeki açıklamalara göre ruhbanlık, bir grup Hristiyan’ın dinde ortaya çıkan fitneden uzaklaşıp dağlara çekilerek ibadet etme ve nefis tezkiyesinde bulunmanın yanı sıra, kuytu köşelerde yalnız yaşama gibi meşakkatli bir hayat tarzına katlanmasını ifade etmektedir. Rivayete göre Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed’in peygamberlikleri arasındaki fetret döneminde Hristiyanlara zalim krallar hükmetmiş, bunlar Tevrat’ı ve İncil’i değiştirmiştir. Bunun üzerine bazı Hristiyanlar zalim yöneticilere karşı mücadele etmiş, dinlerinde fitne ortaya çıkmasından korkunca da dağlara çekilip uzlet hayatı yaşamaya başlamıştır. (Zemahşerî, Râzî) Hristiyanlıkta iki ayrı ruhban sınıfı mevcuttur. 1. Manastırlarda uzlet hayatı yaşayan ve “keşiş” diye isimlendirilen ruhbanlar. 2. Kiliselerde görev yapan rahipler veya papazlar. Hristiyanlıkta seçilme yoluyla elde edilen rahiplikte bekârlık esas olsa da (Katolik kilisesi) bekârlığın zorunlu olmadığı uygulamalar da mevcuttur. (Doğu Hristiyan kiliseleri) Hz. Peygamber (s.a.v) bazı Müslümanların ruhban hayatı yaşamaya başlaması üzerine: “Hem oruç tutun hem yiyin, hem ibadet edin hem uyuyun. Ben hem oruç tutuyorum hem iftar ediyorum, hem ibadet ediyorum hem uyuyorum; ben et de yiyorum kadınlarla da evleniyorum; benim sünnetimden uzaklaşan benden değildir” buyurmuştur. (Buhârî, Müslim) Buradan, Allah’ın emretmediği ve birilerinin Allah adına uydurduğu her türlü aşırılığa kaçan ibâdet türlerinin, Müslümanlık adına bile olsa ruhbanlığa girdiği anlaşılmaktadır. Bilhassa H. 1. Asırdan itibaren zalim sultanların saltanatlarını güvence altına almak, Hristiyan, Mecûsi ve Hindû papazların Müslüman gibi görünerek toplum mühendisliği yaparak, İslam’ı bozmak için uydurduğu çeşitli mezhep, tarikat ve meşrepler, hala bu ruhbanlıklarını din diye pazarlamaktadırlar. Bilhassa evlenmeme, çile, rabıta, kırk bekleme, kilise koroları türünden güya din içerikli müzikli ayinler, sema, semah ve benzerleri ruhbanlığın İslam’a sokulan batıl uygulamalarından başka bir şey değildir.
M. Türk 57:27
28
Ey îman edenler! Allah’a karşı hata etmekten sakının ve Onun Peygamberine, îman edin ki O size rahmetinden iki kat versin,¹ ışığında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. 1 Yani, birisi önceki Peygamberlere îmanınızın karşılığı, diğeri de kendi Peygamberinize olan îmanınızın karşılığı olarak… Ebû Mûsa el-Eş’arî’den: Peygamber (s.a.v): “Üç kişi vardır ki, bunlar iki kere mükâfata ulaşırlar: Birincisi, ehl-i kitaptan olup da kendi Peygamberine ve daha sonra bana îman eden kişiye iki ecir vardır. İkincisi, bir cariyesi olup da onu güzelce terbiye edip, âzad ettikten sonra, onunla evlenen adama iki ecir vardır. Üçüncüsü, Rabbine ibâdetini güzel yapan ve efendisine itaat eden köleye de iki ecir vardır.” buyurmuştur. (Buhari, Müslim, İbnu Kesir)
M. Türk 57:28
29
Kendilerine kitap verilenler şunu iyi bilsinler ki onlar, Allah’ın lütfundan hiç bir şey elde edemeyeceklerdir. (Çünkü) lütuf, tamamen Allah’ın elindedir ve onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir.
M. Türk 57:29
Hadıd suresi tamamlandı