Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Necm 1 / 62
1
İndiği zaman yıldıza¹ yemin olsun ki, 1 Necm: Arapçada yıldız, köksüz ot, çemen, parça parça verilen bir şeyin her bir kısmı, (Süreyya) Ülker Yıldızı anlamlarına gelir. Necm kelimesiyle mecâzen; Kur’an’ın indirilen miktarı veya Peygamberimiz de kastedilmiş olabilir. Nitekim İmam Cafer Sadık: “(النَّجْم)’den kasıt Peygamber (s.a.v), (هَوٰى)’dan kasıt ise Hz. Peygamber (s.a.v)’in mi’rac’dan inmesi yahut mekânsız aleme yükselmesi demektir” demiştir. Necm’le ilgili seleften gelen o kadar çok rivayet vardır ki aralarını telif etmek oldukça zordur. Ayrıca yeni yetmelerden Kur’an’a canlarının istediği gibi anlam verenler de işi; neredeyse vahyin indiği yere, Cebrail’e ve vahyi alan nebiye şahitmişçesine uydurma noktasına getirmişlerdir. Bazıları da bu konuyla ilgili mutezile, tasavvuf ve şia’da ne varsa toplamaya çalışmışlardır. Bunların tamamı Müslümanların zihinlerini bulandırmak için yapılan kasıtlı projeler olsa gerektir.
M. Türk 53:1
2
Arkadaşınız (Muhammed), sapmadı ve asla bâtıl bir şeye de inanmadı. ¹ 1 Dalâl: Hüda’nın zıddı olup, yol kaybetmek veya hiç yol bulamayıp şaşkın kalmak, ğayy de rüştün zıddı olup aklın istikametini veya yolun doğrusunu kaybetmek, demektir. Sahib’den kastedilen ise Muhammed (s.a.v)’dir. Hitap da; ona “Kur’an’ı kendi uyduruyor” diyen Kureyş ve benzerlerinedir. Bunlara karşı “sahibiniz” tabiri çok manalıdır. Zira “sahip” daima sohbette bulunan arkadaş, koruyan manalarını ifade ettiği için şu meali ifade eder: “Şimdiye kadar sohbetinde bulunarak çok iyi tanıdığınız, aklına ve istikametine güvendiğiniz, bundan sonra da size arkadaşlık ederek size hak yolunu göstermek isteyen arkadaşınız, ne yolunu şaşırdı ne de aklını. Ne aldanır ne de aldatır. Ne sihirbazdır ne kâhindir ne de mecnun.” (Elmalılı)
M. Türk 53:2
3
O, istek ve arzusuna¹ göre konuşmaz. 1 Hevâ: Nefsin kendiliğinden meylettiği arzusu, şehvetlere eğilimi, keyfe düşkünlüğü ve ilim sahibi olmadan sahibine hükmeden nefis, anlamında kullanılan Kur’an kavramdır.
M. Türk 53:3
4
Onun (söyledikleri) vahiyden başka bir şey değildir¹ (ve ona) vahyolunur.² 1 Bazıları, bu âyete göre Efendimizin ictihad edemeyeceği kanaatine varmışlarsa da (Tevbe: 43.) ayet onun ictihad edebileceğine; ancak isabet edemezse, vahiyle düzeltileceğine işarettir. Buradaki “Onun (söyledikleri)” ifâdesinin “Kur’an” olması daha uygundur. 2 Kur’an veya onun konuştukları ancak bir vahiydir başka türlü söylenemez, sadece Allahu Teâlâ tarafından kendisine vahiy ve tebliğ olunmak suretiyle bilinip söylenebilir. Buradaki, “Onun (söyledikleri)” ifâdesinin esas itibariyle “Kur’an” hakkında olması daha uygun görülmekle birlikte, Peygamber Efendimizin hadislerine de şamil olma ihtimali vardır. Zira (وَحْىٌ يُوحٰى) daki (يُوحٰى) fiilinin şimdiki zaman kipiyle tekit edilmesi buna bir işarettir.
M. Türk 53:4
5
O (Peygambere, Kur’an’ı) melekeleri çok güçlü olan (Cebrail,) ¹ öğretti. 1 Bazı müfessirler, Efendimize Kur’an’ı öğretenin Allah’ın kendisi olduğunu ifâde etmişlerdir. (Kurtubî) Esasen Kur’an’ı öğretenin (Rahman: 1-2)’ye göre Allah olduğunda şüphe yok ise de, (Bakara: 97, Nahl: 102 ve Şuara: 193) de beyan olunduğu üzere Allah’ın izniyle Kur’an’ı Muhammed (s.a.v)’e indiren Rasul’ün, Ruh’ul-Kudüs olan Cebrail olduğu da muhakkaktır. Bir de Hz. Aişe’nin, “Cebrail olduğunu” ifâde etmesinden dolayı bu daha kesindir ve tercüme de buna uygun olarak yapılmıştır. Bu ayet aynı zamanda, “bu Kur’an’ı ona bir beşer öğretti” diyenlerin sözüne de bir cevaptır.
M. Türk 53:5
6
6,7. (Ki o) üstün bir akıl sahibidir. ¹(Cebrail Muhammed’e) gerçek şekliyle tüm ufku kaplamış bir şekilde² göründü.³ 1 Mirra, akıl, kuvvet ve sağlamlık demektir. Zû mirra ise, akıllı, kuvvetli ve metanet sahibi anlamlarına gelir. 2 Buradaki “istivâ” Cebrail’in düpedüz kendi suretiyle tüm ufku kaplamış bir şekilde görünmesi demektir. Rivayetlere göre Peygamberlerden hiç biri Cebrail’i hakiki suretiyle görmemişti. Ancak Muhammed (s.a.v) biri Arzda, biri de mirac mucizesi esnasında Semada olmak üzere onu iki kere gördü. Bu izaha göre mana: “Cebrail ona, Allah’ın yarattığı gibi hakiki suret ve yaratılışı ile düpedüz, doğrudan doğruya tüm ufku kaplamış bir şekilde durup göründü” şeklinde olur. 3 Bu âyet, “(Ki o,) mükemmel bir güzelliğe sahiptir. (İşte arkadaşınız) Peygamberliğe (böyle) yükseldi.” şeklinde de tercüme edilebilir.
M. Türk 53:6
7
6,7. (Ki o) üstün bir akıl sahibidir. ¹(Cebrail Muhammed’e) gerçek şekliyle tüm ufku kaplamış bir şekilde² göründü.³ 1 Mirra, akıl, kuvvet ve sağlamlık demektir. Zû mirra ise, akıllı, kuvvetli ve metanet sahibi anlamlarına gelir. 2 Buradaki “istivâ” Cebrail’in düpedüz kendi suretiyle tüm ufku kaplamış bir şekilde görünmesi demektir. Rivayetlere göre Peygamberlerden hiç biri Cebrail’i hakiki suretiyle görmemişti. Ancak Muhammed (s.a.v) biri Arzda, biri de mirac mucizesi esnasında Semada olmak üzere onu iki kere gördü. Bu izaha göre mana: “Cebrail ona, Allah’ın yarattığı gibi hakiki suret ve yaratılışı ile düpedüz, doğrudan doğruya tüm ufku kaplamış bir şekilde durup göründü” şeklinde olur. 3 Bu âyet, “(Ki o,) mükemmel bir güzelliğe sahiptir. (İşte arkadaşınız) Peygamberliğe (böyle) yükseldi.” şeklinde de tercüme edilebilir.
M. Türk 53:7
8
8,9. Sonra (yanına) geldi ve (ona) yayın iki ucu kadar ¹hattâ daha da fazla yaklaştı.² 1 Araplar, bir konuda anlaşacakları zaman iki yayı birbirinin üzerine koyarak uçlarını birleştirir, sonra ikisini beraber çekip bir ok atarlardı. Bu onların her konuda ahitleştiklerini ifâde ederdi. Bu manevi bir yakınlığı ifâde ettiğinden, temsili olarak düşünülürse âyet, “…ve (onunla) her konuda mükemmel bir şekilde anlaştı.” şeklinde de anlaşılabilir. 2 Delv ismi, “kova” demek olduğu gibi “delv” mastarı da, “kovayı sarkıtmak veya çekmek” manalarına geldiği için “tedellî” de “her hangi bir şeyin yukarıdan aşağı sarkması veya aşağıdan yukarı çekilmesi” manalarına gelir. Onun için birçok müfessir bunu, Cebrail’in fiili olmak üzere “sarkmak” manasıyla tefsir etmişlerdir. Yani “Cebrail ufuk-ı a’lâ’da göründükten sonra yaklaştı, birdenbire Peygambere doğru sarktı” demişlerdir. Bu “tedellî”yi, Peygamberin vasfı olmak üzere anlarsak, yukarıdan aşağıya sarkmak değil, aşağıdan yukarıya çekilip çıkmak manasına gelir ki, bununla da tamamen mi’rac’a işaret buyurulmuş olur. Bu da: “Peygamber, Cebrail’in talimi üzerine ufuk-ı a’lâda istivâ ile de kalmadı, o istivâdan sonra, Allah’a doğru manen yaklaştı” anlamına gelir. (Elmalılı)
M. Türk 53:8
9
8,9. Sonra (yanına) geldi ve (ona) yayın iki ucu kadar ¹hattâ daha da fazla yaklaştı.² 1 Araplar, bir konuda anlaşacakları zaman iki yayı birbirinin üzerine koyarak uçlarını birleştirir, sonra ikisini beraber çekip bir ok atarlardı. Bu onların her konuda ahitleştiklerini ifâde ederdi. Bu manevi bir yakınlığı ifâde ettiğinden, temsili olarak düşünülürse âyet, “…ve (onunla) her konuda mükemmel bir şekilde anlaştı.” şeklinde de anlaşılabilir. 2 Delv ismi, “kova” demek olduğu gibi “delv” mastarı da, “kovayı sarkıtmak veya çekmek” manalarına geldiği için “tedellî” de “her hangi bir şeyin yukarıdan aşağı sarkması veya aşağıdan yukarı çekilmesi” manalarına gelir. Onun için birçok müfessir bunu, Cebrail’in fiili olmak üzere “sarkmak” manasıyla tefsir etmişlerdir. Yani “Cebrail ufuk-ı a’lâ’da göründükten sonra yaklaştı, birdenbire Peygambere doğru sarktı” demişlerdir. Bu “tedellî”yi, Peygamberin vasfı olmak üzere anlarsak, yukarıdan aşağıya sarkmak değil, aşağıdan yukarıya çekilip çıkmak manasına gelir ki, bununla da tamamen mi’rac’a işaret buyurulmuş olur. Bu da: “Peygamber, Cebrail’in talimi üzerine ufuk-ı a’lâda istivâ ile de kalmadı, o istivâdan sonra, Allah’a doğru manen yaklaştı” anlamına gelir. (Elmalılı)
M. Türk 53:9
10
10,11. O anda (Cebrail, Allah’ın) kuluna gönderdiği her vahyi vahyetti. Gözünün gördüğünü de gönlü yalanlamadı.
M. Türk 53:10
11
10,11. O anda (Cebrail, Allah’ın) kuluna gönderdiği her vahyi vahyetti. Gözünün gördüğünü de gönlü yalanlamadı.
M. Türk 53:11
12
(Ey kâfirler!) Onun (Cebrail’i) görüp durduğundan şüphe mi ediyorsunuz?
M. Türk 53:12
13
13,14,15. Yemin olsun (Muhammed, Cebrail’i miraçtan) inerken yakınında Cennet’ül-Me’va’nın¹ bulunduğu Sidret’ül-Mün-teha’nın yanında ²bir defa daha gördü.³ 1 Cennet’ül-Me’va; Barınılacak, oturulacak yer, içinde kalınacak cennet demektir. Hasan el-Basri’ye göre bu Cennet, mü’minlerin gireceği cennettir. Bununla ilgili çeşitli rivâyetler varsa da özel isim olabileceği düşüncesiyle tercüme edilmemiştir. Doğrusunu Allah bilir. 2 Sidret’ül-Münteha: Varılacak yolun en sonu demektir. Sidre, Arabistan kirazı denilen gölgesi gayet koyu bir ağacın ismidir. Sidret’ül-Münteha; müfessirlerin geneline göre; Allah’tan başkası tarafından bilinmeyen ve ondan ileriye bir kulun geçemeyeceği, melek, nebi ve diğer mahlûkattan her âlimin ilminin nihayeti olan mahiyetini Allah’tan başkasının bilmediği bir makamdır. Tasavvuf erbabının bu konudaki söyledikleri ise; kerametleri kendilerinden menkul zevatın hayalleridir. 3 Yani Hz. Muhammed (s.a.v) Cebrâil’i bir de Mi’rac’tan inerken gördü. Burada Cebrâil’in mertebesinin Efendimizin mertebesinden geri kaldığına işaret olunmuştur. Eğer (نَزْلَةً) mutlak mef’ul olarak düşünülürse anlamı: “Diğer bir kerre de bir inişte gördü”, hal olarak düşünülürse: “inerken gördü” demek olur. Bu inişin Mi’rac gecesi olduğunda ittifak vardır. Rasulullah (s.a.v) Cebrâil’i hakiki sureti ile bir kere Mi’rac’tan evvel Hıra’da gördü, o vakit Cebrâil Rasulullah’a inmiş idi, bir kere de Miraç’tan inerken gördü. Bunda da Rasulullah Cebrâil’e doğru iniyordu yani Cebrâil onu istikbal ediyordu. (Elmalılı)
M. Türk 53:13
14
13,14,15. Yemin olsun (Muhammed, Cebrail’i miraçtan) inerken yakınında Cennet’ül-Me’va’nın¹ bulunduğu Sidret’ül-Mün-teha’nın yanında ²bir defa daha gördü.³ 1 Cennet’ül-Me’va; Barınılacak, oturulacak yer, içinde kalınacak cennet demektir. Hasan el-Basri’ye göre bu Cennet, mü’minlerin gireceği cennettir. Bununla ilgili çeşitli rivâyetler varsa da özel isim olabileceği düşüncesiyle tercüme edilmemiştir. Doğrusunu Allah bilir. 2 Sidret’ül-Münteha: Varılacak yolun en sonu demektir. Sidre, Arabistan kirazı denilen gölgesi gayet koyu bir ağacın ismidir. Sidret’ül-Münteha; müfessirlerin geneline göre; Allah’tan başkası tarafından bilinmeyen ve ondan ileriye bir kulun geçemeyeceği, melek, nebi ve diğer mahlûkattan her âlimin ilminin nihayeti olan mahiyetini Allah’tan başkasının bilmediği bir makamdır. Tasavvuf erbabının bu konudaki söyledikleri ise; kerametleri kendilerinden menkul zevatın hayalleridir. 3 Yani Hz. Muhammed (s.a.v) Cebrâil’i bir de Mi’rac’tan inerken gördü. Burada Cebrâil’in mertebesinin Efendimizin mertebesinden geri kaldığına işaret olunmuştur. Eğer (نَزْلَةً) mutlak mef’ul olarak düşünülürse anlamı: “Diğer bir kerre de bir inişte gördü”, hal olarak düşünülürse: “inerken gördü” demek olur. Bu inişin Mi’rac gecesi olduğunda ittifak vardır. Rasulullah (s.a.v) Cebrâil’i hakiki sureti ile bir kere Mi’rac’tan evvel Hıra’da gördü, o vakit Cebrâil Rasulullah’a inmiş idi, bir kere de Miraç’tan inerken gördü. Bunda da Rasulullah Cebrâil’e doğru iniyordu yani Cebrâil onu istikbal ediyordu. (Elmalılı)
M. Türk 53:14
15
13,14,15. Yemin olsun (Muhammed, Cebrail’i miraçtan) inerken yakınında Cennet’ül-Me’va’nın¹ bulunduğu Sidret’ül-Mün-teha’nın yanında ²bir defa daha gördü.³ 1 Cennet’ül-Me’va; Barınılacak, oturulacak yer, içinde kalınacak cennet demektir. Hasan el-Basri’ye göre bu Cennet, mü’minlerin gireceği cennettir. Bununla ilgili çeşitli rivâyetler varsa da özel isim olabileceği düşüncesiyle tercüme edilmemiştir. Doğrusunu Allah bilir. 2 Sidret’ül-Münteha: Varılacak yolun en sonu demektir. Sidre, Arabistan kirazı denilen gölgesi gayet koyu bir ağacın ismidir. Sidret’ül-Münteha; müfessirlerin geneline göre; Allah’tan başkası tarafından bilinmeyen ve ondan ileriye bir kulun geçemeyeceği, melek, nebi ve diğer mahlûkattan her âlimin ilminin nihayeti olan mahiyetini Allah’tan başkasının bilmediği bir makamdır. Tasavvuf erbabının bu konudaki söyledikleri ise; kerametleri kendilerinden menkul zevatın hayalleridir. 3 Yani Hz. Muhammed (s.a.v) Cebrâil’i bir de Mi’rac’tan inerken gördü. Burada Cebrâil’in mertebesinin Efendimizin mertebesinden geri kaldığına işaret olunmuştur. Eğer (نَزْلَةً) mutlak mef’ul olarak düşünülürse anlamı: “Diğer bir kerre de bir inişte gördü”, hal olarak düşünülürse: “inerken gördü” demek olur. Bu inişin Mi’rac gecesi olduğunda ittifak vardır. Rasulullah (s.a.v) Cebrâil’i hakiki sureti ile bir kere Mi’rac’tan evvel Hıra’da gördü, o vakit Cebrâil Rasulullah’a inmiş idi, bir kere de Miraç’tan inerken gördü. Bunda da Rasulullah Cebrâil’e doğru iniyordu yani Cebrâil onu istikbal ediyordu. (Elmalılı)
M. Türk 53:15
16
(O esnada Allah’ın nuru,) Sidre’yi kuşattı.
M. Türk 53:16
17
(Peygamberin) gözü, görme sınırını aşmadı, ¹o da (gördüklerinden dolayı) sarsılmadı. 1 Onun gözü görme sınırını aşıp Allah’ı görmedi, Allah’ın kendisine göstermek istediği ayetlerini gördü. Bu ayetleri görünce de şaşmadı.
M. Türk 53:17
18
Yemin olsun o, (o esnada) Rabbinin en büyük âyetlerini gördü. ¹ 1 Vallahi o peygamber mirac’ta, Rabbi’nin sözün ifade sınırına sığmayacak ve ancak müşahede ile ulaşılabilecek ayetlerinden en büyüğünü gördü. Öyleyse bu âyetin ne olduğunu izaha kalkışmak hiç kimsenin haddine düşmez. Görülüyor ki ayette Nebî (s.a.v) Rabbini gördü denilmemiş, “Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü” denilmiştir. Bundan Allah’ı gördü anlamı asla çıkarılamaz. Mesruk, Hz. Aişe (r.a)’ya: “Anacığım! Muhammed (s.a.v) rabbini gördü mü?” dedim. O: “Söylediğinden tüylerim diken diken oldu. Şu üç şey vardır ki her kim onları sana söylerse yalan söylemiştir. Her kim Muhammed (s.a.v) rabbini gördü derse yalan söylemiştir” dedi ve: “Gözler, O’nu kavrayamaz. O, ise bütün gözleri kavrar. O, her şeyi inceden inceye bilen, her şeyden haberdar olandır.” (En’am: 103) ayetini okudu. Sonra: “Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir” dedi ve: “Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilemez…” (Lokman: 34) ayetini okudu. Sonra da: “Ve her kim sana o Peygamber Allahtan aldığı emirleri sakladı derse yalan söylemiştir” dedi ve: “Ey Peygamber! Sen (sadece) Rabbinden sana indirileni tebliğ et!” (Maide: 67) ayetini okudu ve: “Peygamber (s.a.v) Cebrail’i iki kere kendi suretinde gördü.” diye ilave etti. (Buharî)
M. Türk 53:18
19
19,20. Siz Lât’ın, Uzza’nın ve onların gerisindeki üçüncü put olan Menât’ın¹ ne olduğunu biliyor musunuz? ² 1 Lât, Uzzâ ve Menât Mekkeli müşriklerin taptıkları putlar idi. Onun için Abd’ul-lât, Abd’ül-uzzâ Abd’ül-menât diye isimler koyarlar, “bism’il-lâti ve’l-Uzzâ” diye yemin ederlerdi. Bazıları bunların taştan putlar olup Kâbe’nin içinde bulunduklarını söylemişler ise de Hübel için Kâbe’nin içinde, Lât için Taif’te, Uzzâ için Nahle’de, Menat için Kudeyd’de birer tapınak bulunduğu nakledilmiştir. 2 Müşrikler putlarına hep dişi isimleri verirlerdi. Güya Allah namına diktiklerini iddia ettikleri putlar, dişi isimli idiler. Bir de müşriklere göre putlar ilâhî kuvvetlerin ve Meleklerin suretleri idi. Melekler de hâşâ Allah’ın kızları sayılırdı. Kureyş Kâ’beyi tavaf ederken: “Lât ve Uzzâ ve Menat-i salise-i uhra hürmetine… Çünkü onlar, ulu ak kuğulardır ve onların şefaatleri umulur” derlerdi. Rasulullah (s.a.v)’e Necm suresinin, 19-23. ayetleri indirilince bu onların çok ağırlarına gitti. Bunun üzerine İslâm düşmanları, Müslümanların akidelerini bozmak için sözde “Garânîk olayı” diye bir olay uydurmuşlardır. Maalesef bazı İslam tarihi ve tefsir kaynakları da bunu gerçekmiş gibi zikretmişlerdir. Güya Mekke’de Müslümanların işkencelere uğradıkları ve bir kısım Müslümanın da Habeşistan’a göç ettiği bir dönemde Hz. Peygamber, bir gün Kâbe’nin yanında Necm suresini okuyormuş. Surenin 19 ve 20. ayetlerini okuduktan sonra Şeytan, Hz. Peygamber’e musallat olmuş ve Hz. Peygamber, farkında olmaksızın, “Bunlar yüce kuğu kuşlarıdır ve şefâatleri umulur” cümlelerini vahyin devamı gibi söyleyip Necm suresini okumaya devam etmiş. Surenin sonuna gelince secde ayeti olduğu için Hz. Peygamber ve orada bulunan Müslümanlar secdeye kapanmışlar. Müşrikler de Efendimiz’in okuduğu bu cümleler sebebiyle son derece sevinerek; “Artık Muhammed ilâhlarımızın şefaatini kabul ettiğine göre aramızda önemli bir ayrılık kalmadı” deyip hepsi secdeye kapanmışlar. Bu haber Habeşistan’daki Müslümanlara “tüm Mekkelilerin İslam’a girdiği” şeklinde ulaşmış ve Habeş muhacirleri Mekke’ye yönelmişler. Ancak geçmiş ve asrımızın tahkik ehli âlimleri, bu rivâyeti çeşitli yönleriyle inceden inceye tetkik etmişler ve birçok noktadan tamamen uydurma bir rivayet olduğunu ortaya koymuşlardır. Şu halde Garânîk rivayeti, tamamıyla asılsız olup İslâm’ın daha ilk asırlarında İslâm düşmanları tarafından uydurulmuş, günümüze kadar çeşitli asırlarda da İslâm’a muhalif belli çevrelerce İslâm’a karşı bir saldırı aracı olarak kullanılmıştır.
M. Türk 53:19
20
19,20. Siz Lât’ın, Uzza’nın ve onların gerisindeki üçüncü put olan Menât’ın¹ ne olduğunu biliyor musunuz? ² 1 Lât, Uzzâ ve Menât Mekkeli müşriklerin taptıkları putlar idi. Onun için Abd’ul-lât, Abd’ül-uzzâ Abd’ül-menât diye isimler koyarlar, “bism’il-lâti ve’l-Uzzâ” diye yemin ederlerdi. Bazıları bunların taştan putlar olup Kâbe’nin içinde bulunduklarını söylemişler ise de Hübel için Kâbe’nin içinde, Lât için Taif’te, Uzzâ için Nahle’de, Menat için Kudeyd’de birer tapınak bulunduğu nakledilmiştir. 2 Müşrikler putlarına hep dişi isimleri verirlerdi. Güya Allah namına diktiklerini iddia ettikleri putlar, dişi isimli idiler. Bir de müşriklere göre putlar ilâhî kuvvetlerin ve Meleklerin suretleri idi. Melekler de hâşâ Allah’ın kızları sayılırdı. Kureyş Kâ’beyi tavaf ederken: “Lât ve Uzzâ ve Menat-i salise-i uhra hürmetine… Çünkü onlar, ulu ak kuğulardır ve onların şefaatleri umulur” derlerdi. Rasulullah (s.a.v)’e Necm suresinin, 19-23. ayetleri indirilince bu onların çok ağırlarına gitti. Bunun üzerine İslâm düşmanları, Müslümanların akidelerini bozmak için sözde “Garânîk olayı” diye bir olay uydurmuşlardır. Maalesef bazı İslam tarihi ve tefsir kaynakları da bunu gerçekmiş gibi zikretmişlerdir. Güya Mekke’de Müslümanların işkencelere uğradıkları ve bir kısım Müslümanın da Habeşistan’a göç ettiği bir dönemde Hz. Peygamber, bir gün Kâbe’nin yanında Necm suresini okuyormuş. Surenin 19 ve 20. ayetlerini okuduktan sonra Şeytan, Hz. Peygamber’e musallat olmuş ve Hz. Peygamber, farkında olmaksızın, “Bunlar yüce kuğu kuşlarıdır ve şefâatleri umulur” cümlelerini vahyin devamı gibi söyleyip Necm suresini okumaya devam etmiş. Surenin sonuna gelince secde ayeti olduğu için Hz. Peygamber ve orada bulunan Müslümanlar secdeye kapanmışlar. Müşrikler de Efendimiz’in okuduğu bu cümleler sebebiyle son derece sevinerek; “Artık Muhammed ilâhlarımızın şefaatini kabul ettiğine göre aramızda önemli bir ayrılık kalmadı” deyip hepsi secdeye kapanmışlar. Bu haber Habeşistan’daki Müslümanlara “tüm Mekkelilerin İslam’a girdiği” şeklinde ulaşmış ve Habeş muhacirleri Mekke’ye yönelmişler. Ancak geçmiş ve asrımızın tahkik ehli âlimleri, bu rivâyeti çeşitli yönleriyle inceden inceye tetkik etmişler ve birçok noktadan tamamen uydurma bir rivayet olduğunu ortaya koymuşlardır. Şu halde Garânîk rivayeti, tamamıyla asılsız olup İslâm’ın daha ilk asırlarında İslâm düşmanları tarafından uydurulmuş, günümüze kadar çeşitli asırlarda da İslâm’a muhalif belli çevrelerce İslâm’a karşı bir saldırı aracı olarak kullanılmıştır.
M. Türk 53:20
21
(Demek) erkekler sizin, dişiler Allah’ın mı?
M. Türk 53:21
22
İşte bu, çok insafsızca bir taksimdir.
M. Türk 53:22
23
Bu (putlar) sizin ve atalarınızın keyfine göre uydurduğu ve Allah’ın haklarında hiç bir delil indirmediği, isimlerden başka bir şey değildir. O (müşrikler,) kendilerine Rableri tarafından bir yol gösterici geldiği halde sadece zanlarına ve nefislerinin arzularına uyuyorlar.
M. Türk 53:23
24
Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip olacağını mı (zannediyor?)
M. Türk 53:24
25
Hâlbuki her şeyin sonu da önü de Allah’a aittir.
M. Türk 53:25
26
Allah dileyip de râzı olduğuna izin vermedikçe, göklerde bulunan hiç bir meleğin şefâati kimseye fayda veremez.
M. Türk 53:26
27
Ahİrete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. ¹ 1 Ahirete gerçekten imanı olmayanlar, günahtan ve Allah’a karşı iftiranın ahiretteki ceza ve sorumluluğundan hakikî iman ile korkmadıkları için; meleklere Allah’ın kızları diyorlar, dişi kabul ediyorlar ve onlara dişi isimleri verip putlarını da kadın şeklinde yapıyorlardı. Bunun altında yatan ana sebep, kadının istismarı, zevk ve rüşvet aracı olarak kullanılmasıdır. Çağdaş kâfir ve müşrikler de aynı köhne mantığı ambalaj farkıyla kullanmakta ve ilkelliklerini de bunun bir medeniyet olduğunu savunarak kılıflamaya çalışmaktadırlar.
M. Türk 53:27
28
Oysa onların bu konuda bildikleri hiçbir şey yoktur ve onlar, (ancak) zanlarının ardına düşüyorlar. Hâlbuki zan, Hak’tan hiçbir şeyin yerini tutmaz.
M. Türk 53:28
29
Sen Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselere, yüz verme.
M. Türk 53:29
30
Zâten onların, ilimden yana varabildikleri bilgi (sınırı) budur. Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı çok iyi bildiği gibi hak yola geleni de çok iyi bilir. ¹ 1 Yani tüm bildikleri bu kadardır. Bütün ilimlerinin nihaî gayesi Dünya hayatı ve dünya zevkleridir. Onlar için ilim, bir puttur. Ama kendilerinin tapması için değil, ezilen insanların tapması, kendilerinin de parsayı toplaması için… Zira ortaya konan her putun arkasında, o puta tapanlardan -dünyalıklar adına- daha çok faydalanan istismarcılar vardır. Dikkat edilirse dikilen veya icat edilen her putun arkasında; ordusu, vakfı, derneği, tarikatı, meşrebi ve medyası derhal icat edilmekte ve birçoğunun reklamında da ahiret senaryoları sergilenerek, kadın ve çocuk istismarı yapılarak parsalar toplanmaktadır.
M. Türk 53:30