1
Ey îman edenler! Verdiğiniz sözleri¹ tutun.² İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartı ile ileride sayılacak olanlar dışında kalan bütün hayvanlar,³ size helâl kılındı.⁴ Şüphesiz Allah, dilediği gibi hükmeder.
1 Ukud: Akdin çoğuludur. Akit, “kayıt altına alınmış söz” demektir ki bir şeyi diğerine sağlam surette bağlayan bağ ve düğüme, meselâ ip düğümüne teşbih edilmiştir. Yani akit lügatte sıkı bağlamak ve düğümlemek, muhkem bağ ve düğüm demektir. Bir kimsenin bir söz vererek kendini veya diğerini bağlamasına veya karşılıklı söz vererek bağlanmalarına akit denir ki itikat da bu kökten gelmektedir. Binaenaleyh her akit icab ve kabule dayanmayıp bazıları sadece icap ile dahi mün’akit olur ki adaklar ve geleceğe dair yeminler bu kabildendir. Ahid: lügatte, “bir şeyi halden hale koruyup gözetmek” demektir. Böyle gözetmeyi gerektiren vesikalara da ahid denilir. Bu itibarla ahid ve akit eş anlamlı iseler de akit kelimesi daha ziyade bir kesinlik ifade eder. Vefa ve İyfa: ise ahid ve akdin gereğini yerine getirmek demektir. 2 Gerek Allah’a, gerekse insanlara, antlaşma olarak verdiğiniz sözlerinizde durun. İnsanın en önemli sözü Allah’a îmanıdır. Yani îman bir akittir. Öyleyse öncelikle Allah’la, sonra da diğer insanlarla yapılan antlaşmalara mutlaka uymak gerekir. 3 En’am: Ehlî hayvanlardan deve, sığır, koyun ve keçi demektir. At, katır, eşek gibi tek tırnaklı hayvanlar buna dâhil değildir. (بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ) ya “en’am denilen behimeler” ya da “en’am gibi olan behimeler” yani bunlara benzeyen ceylan, gibi hayvanlar demektir. Bk. (En’am: 139, 142, 144, Nahl: 5-8, Hac: 28, 30, 134, Mü’minun: 21, Zümer: 6, 66, 80, Mü’min: 79) 4 Yani size ihramlı iken, et yemek haram değildir. Avlananlara yardım etmemek, yol göstermemek şartı ile ihramlı olmayanların avladıkları ve kestikleri hayvanların etinden, yiyebilirsiniz.
2
Ey îman edenler! Allah’ın (ibâdet amaçlı) sembollerine,¹ (içerisinde savaşılması) haram olan aya,² (Kâbe’ye) armağan edilen kurbanlığa, gerdanlıklı kurbanlara³ ve Rablerinin lütuf ve rızasını kazanmak amacı ile Kâbe’ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. Ancak ihramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarından dolayı bir topluma olan kininiz sizi suç işlemeğe sevk etmesin. Birbirinizle iyilik ve takva konusunda yardımlaşın fakat günâh ve düşmanlık konusunda sakın yardımlaşmayın. Allah’a karşı hata etmekten sakının. İyi bilin ki Allah’ın cezâsı çok şiddetlidir.⁴
1 Şiâr: sözlük anlamı olarak; nişane, sembol, arma, parola demektir ve çoğulu şeâir’dir. Allah’ın, sembol olarak belirlediği saygı gösterilmesi ve korunması gereken belli ibadet, işaret ve semboller, İslâm’ın şiârındandır. (Hac için ihram, mikatlar, cemreler, Safa ve Merve, Arafat, Mina, tavaf, sa’y, kurban, haram aylar, minare... gibi.) Bk: (Bakara: 158, Hac: 36) 2 Haram ayların üçü; birbiri ardınca gelen, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ayları, biri de; Receb ayıdır. Bu dört ay, İbrahim ve İsmail (a.s) zamanından beri Arapların hürmetine riâyet ettikleri aylardır. Bu aylarda savaş yapılmazdı, bir adam babasının katiline bile rastlasa saldırmazdı. Konuyla ilgili olarak Bk. (Bakara: 194, 217, Tevbe: 36, 37) 3 Hac esnasında kesilmek üzere Mekke’ye götürülen kurbanlıkların, başka bir maksatla kullanılmasını önlemek amacıyla boyunlarına gerdanlıklar takılarak süslenirdi. Bu âyetteki, “gerdanlıklar” ifâdesi, mecâzen bu “kurbanlıklar” demektir. 4 Rivayet olunduğuna göre “Hutam” adında birisi, Medine’ye gelip, atlarını Medine dışında bir yere bırakmış, yalnız olarak Rasulüllah’ın huzuruna varmış, bir kavmin davetçisi olduğunu ve arkadaşları ile beraber gelip Müslüman olacaklarını söylemiş. Rasulüllah’ın huzurundan çıkınca Rasulullah: “bu adam günahkâr bir yüz ile girdi ve kötülük tasarlayan bir kafa ile çıktı” buyurmuş. Sonra Hutam Medine’den çıkıp Medine ahalisinin yayılmakta olan develerine rast gelmiş ve onları sürüp götürmüş. Durum haber alınınca takip edilmiş fakat yetişilememiş. Ertesi sene “Kaza Umre”si senesi Bekr b. Vâil hacılarla beraber Yemame’den çıkmış, hacca gelmiş ve beraberinde hayli ticaret malı varmış ve sürdüğü develerden birçoğunu nişanlayıp hac kurbanı olarak sevk etmiş. Müslümanlar bunların geldiklerini işitince karşılayıp vurmak için Rasulüllah’dan izin istemişler. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuş ve develerin alınmasına müsaade buyurulmamıştır. (Elmalılı)
3
(Ey îman edenler!) Size, leş,¹ kan,² domuz eti,³ Allah’tan başkası adına kesilen,⁴ (leş cinsinden olmak üzere) boğularak, dövülerek, yüksekten düşerek, boynuzlanarak, öldürülen, yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanıp⁵ da ölmeden yetişip kesemediğiniz ve dikili taşlar⁶ adına boğazlanan hayvanları (yemek) ve zar çekerek şâns aramanız,⁷ haram kılındı.⁸ İşte bütün bunlar, Allah’a itaatten uzaklaşmaktır. Artık bugün kâfirler, dininize karşı (koymaktan) ümitlerini kestiler. Öyleyse onlardan korkmayın, sadece Benden korkun. Bugün Ben, sizin dininizi en mükemmel haline erdirdim,⁹ böylece size olan nîmetimi tamamladım ve size (kıyamete kadar) din olarak da İslâm’ı kabul ettim.¹⁰ Kim aşırı açlık durumunda çaresiz olur da günâha istekle yönelmeden, bunlardan yemek zorunda kalırsa, elbette Allah çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.
1 Meyte: Kendiliğinden ölen, usulüne uygun veya besmele çekilmeden kesilen hayvan demektir. Bu hayvanların etlerinin yenilmesi haramdır. Bazı müşrikler, kendiliğinden ölen hayvanı yerler ve; “kendi öldürdüğünüzü yiyorsunuz da Allah’ın öldürdüğünü niçin yemiyorsunuz?” derlerdi. 2 Dem: Hayvanın damarlarındaki kanın, damardan çıktıktan sonra yenilmesi haram olduğu gibi leş de damarlarında kan kaldığı için haram olabilir. Müşrikler kanı bağırsaklara doldurup kızartır ve misafirlerine yedirirlerdi. 3 Domuz eti, sadece Allah’ın haram kılması sebebiyle haramdır ve diğer sebepler ikinci plandadır. 4 Kesilirken üstüne Allah’tan başkasının ismi anılan meselâ; “bismillâti ve’l-uzzâ” denilen -ki beraberinde bismillâh denilsin veya denilmesin- Allah’ın gayrısı namına kesildiği için haramdır. Hayvanı yaratan, insanın emrine amade kılan ve ona onu kesmek kudretini veren Allah olduğu halde o hayvanı Allah’tan başkasının namına kesmek büyük bir zulüm ve şirktir. Zamanımımızda türbe ve tekkeler namına kesilen hayvanlar da bu kabildendir. Böyle kesilen bir hayvan, hem manen hem de hukuken murdar ve haramdır. 5 Sebu’; Sivri dişleri bulunan aslan, kaplan, kurt, köpek vesaire gibi adeten saldıran, kapan, katil her hangi bir yırtıcı hayvan demektir ki, pençesi bulunan yırtıcı kuşlar dahi ayni kategoriye dâhildir. Bunlara örfümüzde “canavar” denilir. Bu tür hayvanlar tarafından boğularak öldürülen hayvanların etleri de yenilmez. Zira bunlar kesilip kanları akıtılmamış olduğundan tamamen meyte’dirler ve haramdırlar. 6 Nusub: Tapınmak veya kendisine kutsallık verilerek hürmet edilmek üzere kabul edilen ve kullanılan şekilli ve şekilsiz putlar veya putlaştırılan eşyalardır. Bu özellikleri taşıyan semboller, bayraklar, rozetler, haç Yahudi yıldızı ve şamdanı buna dâhildir. Bk. (Tevbe: 31) 7 Ezlâm: İranlıların ve Rumların kumar oynadıkları tavla zarları ile Arapların ok türünden olan zarları demektir. Câhiliyye Arapları, önemli bir işe kalkışacakları zaman torbaya koydukları üç zar ile kısmet çekerlerdi. Zarın birine “yap”, diğerine “yapma” diye yazarlar, birini de boş bırakırlardı. Torbadan çektiği zara göre hareket eder, boş zar çıkarsa, çekme işini tekrar yaparlardı. 8 Bk. (Bakara: 173, En’am: 118, 119, 121, 145, Nahl: 115) 9 Bu âyet, H.10. yılda Veda Haccında Arafat günü ikindiden sonra Efendimiz “Adbâ” adındaki devesinin üzerinde vakfede iken nâzil olmuştur. Bu günden sonra Peygamberimiz, seksen bir/seksen iki gün kadar yaşamış ve bu süre de kendilerine başka bir âyet indirilmemiştir. Kur’an’ın en son inen âyeti, bu âyettir. Bu âyet inince, sahabenin pek çoğunun rahatlamasına karşılık Hz. Ebû Bekir: “Bu âyet, Peygamberimizin vefatının yaklaştığına işarettir.” diyerek ağlamıştır. 10 Bu âyete göre kıyamete kadar Allah’ın kabul edeceği tek din, “İslâm Dinidir”. Diğer din denilen şeylerin, Allah katında, bir değeri yoktur. Bk. (Âlu İmrân: 19, 85)
4
(Ey Muhammed!) Sana kendilerine nelerin helal kılındığını soruyorlar. Onlara: “Size temiz olan yiyecekler helal kılındı.¹ Allah’ın size öğrettiğinden bir kısmını öğreterek eğittiğiniz av hayvanlarının, sizin için avladıkları hayvanları yiyin ve onların üzerine de Allah’ın adını anın.² Allah’a karşı hata etmekten sakının, çünkü Allah hesabı pek çabuk görendir.” de.
1 Tayyib: Lügatte hazzedilen, temiz ve hoş şey demektir. Haramlık şüphesi bulunmayan yenmesine izin verilen helâllere de buna teşbihen Tayyib denilir. Taberî gibi bazı müfessirler burada tayyibatı helaller diye tefsir etmişlerse de, “helaller helâl kılındı” demek uygun bir ifade olmayacağından müfessirlerin ve müctehitlerin çoğunluğu bunun “lezzet ve iştiha hissedilen temiz ve hoş şeyler” manasına geldiğini söylemişlerdir. O zaman bu bölümün manası; “hoşa giden ve iştiha hissedilen her temiz şey size helâl kılındı” demektir. Fakat bundan herkes her hoşuna giden şeyin helâl olduğunu da zannetmemelidir. Tayyibat ancak yaratılıştan temiz, Allah ve Rasulü tarafından yenilmeleri yasaklanmayan, erbabının tiksinmeyip hoşlandıkları şeylerdir. Yoksa badiye halkı ve zaruret içinde yaşayanlar her çeşit hayvanatı yiyebilirler. Gerçi aslolan ibahadır. Yani bir şeyin yenilip içilmesi şer’an yasaklanmamışsa o şey helaldir. Eğer bir şeyin helâl ve haramlığını tayinde delil bulunamazsa o şeyin tayyib olup olmadığına bakılır ve pis olan şeyleri ayıramayan kimselerin zevkine itibar olunmaz. Şüphesiz tayyibata behime-i en’amdan (deve, sığır, koyun ve keçi) başka kuşların ve hatta bütün bitkilerin dahi hoşları dâhildir. Ve sonra helâl olan her hayvanın parçaları da helâl olmaz. Bunların içerisinde habis olanları helal değildir. 2 Yani avlanmak için yetiştirdiğiniz hayvanları, avlanacak hayvanlara gönderirken “Besmele” çekin.
5
(Ey îman edenler!) Bugün, size temiz olan yiyecekler helal kılındı. (Ayrıca) kendilerine kitap verilenlerin¹ yiyecekleri² size; sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. İffetli ve hür mü’min kadınlarla, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli ve hür kadınlar;³ zina etmeksizin ve gizli dost tutmaksızın, namuslu bir şekilde mihirlerini verdiğiniz takdirde, size helâldir. Her kim (Allah’a) îmanı ret ederse, bütün yaptıkları boşa gider ve şüphesiz onlar, âhirette ziyana uğrayanların ta kendileridir.
1 Bunlar, Hz. Mûsa ve İsa’nın ümmetinden, tek Allah inancına sahip olanlardır. Üzeyr ve Îsâ Allah’ın oğlu diyenler, bunun dışındadır. Çünkü onlar böyle söyleyerek kâfir olmuşlardır. Zîrâ onların ilâhları kesinlikle Allah değildir. Bk. (Mâide: 72, Tevbe: 30-32) 2 Bu yiyecekler, onların kestikleri hayvanların etleridir. 3 Burada kadın konusu, ayetin baş tarafındaki yiyecek konusu gibi karşılıklı olarak belirtilmeyip sadece Müslüman erkeklerin ehl-i kitabın kadınlarıyla evlenmesinin helal kılınması sebebiyle, Müslüman kadınların kitap ehliyle ve kâfirlerle evlenmeleri, haramdır.
6
Ey îman edenler!¹ Namaza kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı mesh edin,² topuklarınıza kadar da ayaklarınızı (yıkayın.)³ Eğer cünüp iseniz hemen iyice temizlenin.⁴ Eğer hasta olmuşsanız veya yolcu iseniz yahut helâdan gelmişseniz ya da kadınlara yaklaşmış⁵ ve de su bulamamışsanız; temiz bir topraktan⁶ yüzlerinize ve ellerinize sürerek teyemmüm edin. (Bu emirlerle) Allah, size güçlük vermek istemeyip şükredesiniz diye sizi temizlemek ve size olan nîmetini tamamlamak istiyor.
1 Bu âyete teyemmüm âyeti denir. Bu âyet, Hz. Aişe (r.a)’nın gerdanlığını kaybettiği seferde geceleyin susuz bir mevkide abdest almak mümkün olamadığından dolayı nâzil olmuştur ve özellikle teyemmümü emretmektedir. (Buharî, Müslim) Zîrâ abdest, bu âyetten önce Mekke’de namazın farz kılınmasından beri vardı. Bu âyet nâzil oluncaya kadar Peygamberimiz abdest almadıkça asla konuşmaz ve selam almazdı. Esasen bu âyet, abdestin her ibâdet için değil, namaz için farz olduğunu açıklamak ve Peygamberimize bir ruhsat olarak indirilmiştir. Kur’an okumak için abdest konusunda Bk. (Vakıa: 79) 2 Sünnetteki uygulamaya göre başın saçlı kısmının en az dörtte birinin, bir defa mesh edilmesi farzdır. Âyette, kulaklarla ilgili hüküm yoktur. Ancak kulak başa dâhil olduğu için onun da aynı ıslaklıkla mesh edilmesinde bir mahzur yoktur. Peygamberimiz bu şekilde yapmıştır. (Kurtubî) 3 Âyetteki (وَأَرْجُلَكُمْ) kelimesi, meşhur kıraatlerde mansub olarak okunur. Buna göre, çıplak ayakların yıkanması gerekir. Sünnetteki uygulama da böyledir. Hattâ Peygamberimiz, ayaklarını yıkarken topukları kuru kalan birisini: “vay, şu ökçelerin ateşten haline” diyerek tekrar yıkamasını emretmiştir. Ancak sünnetteki uygulamada ayağa giyilen mest ve çorap üzerine mesh etmek de vardır. Bu âyetin mecrur olarak okunması halinde ise ayakların mesh edileceği anlaşılır. Bu konudaki mezhepler arası görüş farklılıkları, fıkıh kitaplarında mevcuttur. Şunu da belirtelim ki; çıplak ayaklara meshi caiz görmek ayetin sonundaki (لِيُطَهِّرَكُمْ) ifadesine ters düşmektedir. Bir de buradaki murad sadece mesh olsa idi (اِلَى الْكَعْبَيْنِ) ifadesine lüzum kalmazdı. Hâsılı ayaklar hakkında yıkamak emri muhkem, mesh emri mücmeldir ve konu sünnet ile de beyan olunmuştur. Ancak bu âyetin, iki şekilde de anlaşılmaya müsâit olması, ayakların da mestli iken mesh edilebileceğine bir işaret olarak, düşünülebilir. Zîrâ el ve yüzün mesh edilmesi, mümkün değildir. 4 Yani gusül abdesti alın. Bütün vücudunuzu yıkayın. (فَاطَّهَّرُوا) ifâdesinde mübalâğa bulunduğu için, vücudun mümkün olan her tarafını, ağız ve burun içlerine varıncaya kadar dikkatlice yıkamak farzdır. 5 Allahu Teâlâ’nın: “ya da kadınlara yaklaşmış ve de su bulamamışsanız” buyruğunda geçen “yaklaşma” (لَمْسٌ) için Ebû Ubeyde ve Abdullah b. Mes’ud, öpmek, lemstendir, İbnu Ömer de, cıma’dan daha aşağı bütün fiiller birer lems’tir demiştir. Zira âyet-i kerimenin baş tarafında cima’da bulunan kimseye ne gerektiği: “Eğer cünüp iseniz hemen iyice temizlenin” emri ile ifade edilmiştir. Şafii mezhebi imamları bu kanaati tercih ederek, kadına dokunan kimsenin abdestinin bozulacağı kanaatine varmışlardır. Abdullah b. Abbas ise: “Lems, cima’dan kinayedir” demiştir. Hanefi fukahası da bu görüşü kabul ederek, kadına dokunan kimsenin abdestinin bozulmayacağı kanaatine varmışlar ve burada emredilenin abdest değil, teyemmüm olduğunu, teyemmümün ise hem gusül abdesti hem de namaz abdesti yerine geçeceğini ifade etmişlerdir. (Kurtubi) 6 Nisâ: 43. âyetten fazla olarak, bu âyette (مِنْهُ) ifâdesi bulunduğu için tercüme “temiz bir toprakla” değil de “temiz bir topraktan” şeklinde yapılmıştır. Bu ifâdeden dolayı, taş ve mermer türü olan şeylerle teyemmümün câiz olup olmayacağı hakkında ihtilâf vardır. Buna göre taş ile teyemmüm ruhsat, toprak ile teyemmüm ise, ihtiyattır. Bk. (Nisa: 43)
7
Allah’ın, üzerinizdeki nîmetini ve “işittik ve itaat ettik.” dediğiniz zaman Ona verdiğiniz bağlayıcı sözü¹ hatırlayın. Allah’a karşı hata etmekten sakının çünkü Allah gönüllerin özündekileri, çok iyi bilir.
1 Bu bağlayıcı söz: Akabe ve Bey’at’ür-rıdvan, (Fetih: 10) her gün fatiha okurken verdiğimiz söz (Fatiha: 5) ve Allah’ın Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardığında aldığı söz (A’raf: 172) olabilir.
8
Ey îman edenler! Adaletle şâhitlik yaparak, Allah için hakkı ayakta tutanlar olun.¹ Bir topluma olan kininiz size adaletsizlik yapma günâhını işletmesin. Adaletli olun çünkü o, Allah’a karşı hata etmekten sakınmanıza en yakın (olan, davranış)tır. Allah’a karşı hata etmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptığınız her şeyden, haberdardır.
1 Yani her işiniz, her sözünüz Allah için olsun, adaleti uygulamada tüm insanlara örnek olun. Adaletin, ancak Allah’ın kanunlarıyla yapılacağını unutmayın. Aynı ifâdenin farklı bir şekli için Bk. (Nisâ: 135)
9
Allah da (kendisinin istediği gibi) îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanlara; kendilerini bağışlayacağını ve onlara büyük bir mükâfat vereceğini vâdetmiştir.
10
İnkâr ederek, âyetlerimizi yalanlayanlar ise cehennemliklerin ta kendisidir.¹
1 Aynı âyet için Bk. (Mâide: 86)
11
Ey îman edenler! Allah’ın bir topluluğun size tecavüze yeltenmesi üzerine sizi onların ellerinden kurtarma nîmetini hatırlayın¹ Allah’a karşı hata etmekten sakının. Öyleyse îman edenler, sadece Allah’a tevekkül² etsinler.³
1 Âyetin bu bölümü yukarıda mecâzî anlamlar dikkate alınarak tercüme edilmiştir. Âyetin tercümesi kelime anlamıyla; “Ey îman edenler! Allah’ın bir topluluğun size el uzatmaya yeltenmesi üzerine onların ellerini sizden çekme nîmetini hatırlayın.” şeklinde olur. 2 Tevekkül: Lügatte âcizliğini ortaya koymak ve başkasına güvenmek anlamına gelir. Dini terim olarak ise Tevekkül: Kulun sebepleri yerine getirdikten sonra, Allah’a karşı âcizliğini ortaya koyup, sadece ona güvenmesidir. Konu ile ilgili olarak Bk. (Nisa: 122, İbrahim: 11 ve dipnotları) 3 Bu âyet, Nadîr Yahûdîlerinin, Peygamber (s.a.v) ve bazı sahabeleri, yemeklerine zehir katarak öldürmek üzere tuzak kurmaları veya Zat’ür-Rika’ gazvesinde bir bedevînin, Peygamberimiz Semûre ağacı altında uyurken kılıcını çekip: “Seni benden kim kurtarabilir!” deyince, Peygamberimizin: “Allah kurtarır!” demesi üzerine Cebrâil’in gelip Peygamberimizi kurtarması olayı sonrasında nâzil olmuştur. (Buhari, Kurtubî)
12
Allah (tıpkı sizin gibi) İsrâil oğullarından da (şöylece) bağlayıcı söz, almıştı. Biz onların kendi aralarından on iki güvenilir kimse gönderdik.¹ Allah, onlara; “Ben namazı dosdoğru ve devamlı kıldığınız, zekâtı verdiğiniz, Peygamberlerime îman ettiğiniz, onlara yardımda bulunduğunuz ve (dünyada karşılığını beklemeksizin) Allah’a güzel bir borç verdiğiniz sürece, sizinle beraberim, sizin kötülüklerinizi kesinlikle örteceğim ve sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğim. Fakat bundan sonra içinizden kim de kâfir olursa dosdoğru yolun ortasında, sapıtmış olur.” (buyurdu.)
1 Bunlar, Mûsa (a.s)’ın savaşmakla görevlendirildiği şehre gidip, onların durumuna vâkıf olmak ve dönüp kendisine haber vermek için gönderilen kimselerdi. Bunlar, oraya gittiler ve onlardan korktular. Dönünce de toplumlarına bir şey söylemeyeceklerine söz verdikleri halde, sözlerinde durmayıp oranın durumunu anlattılar. Ancak, içlerinden iki kişi sözlerinde durdu. Bu iki kişi için Bk. (Mâide: 23) (Elmalılı)
13
Verdikleri sözlerden caydıkları için onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Çünkü onlar kelimelerin anlamlarını değiştirerek, kendilerine öğretilen kitabın önemli bir bölümünü de unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima hainlik göreceksin. Yine de sen onları affet ve onlara aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever.
14
“Biz, Hıristiyanız” diyenlerden de bağlayıcı sözlerini almıştık. Fakat onlar da kendilerine öğretilen kitabın önemli bir bölümünü unuttular. Biz de bu yüzden onların aralarına, kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Sonunda Allah onlara ne yaptıklarını tek tek haber verecektir.¹
1 Âyetin sonundaki (يَصْنَعُونَ) ifâdesinde; Hıristiyanız diyenlerin yaptıklarına, sanat denilmesinden; Hıristiyanlığı bu hale onların kendi arzularıyla getirdiklerini anlamak mümkündür. Yani bunlar; din ile oynamayı kendilerine sanat edinmişlerdir. Ayrıca bu ifâdenin bir de; Yahûdîlerin ticaret sevdasıyla dini, Allah’ı ve âhireti unuttukları gibi bunların da sanayileri ile övündüklerini, sanat sevdasıyla Allah’ı Peygamberi ve dini unuttuklarını veya yaptıkları tüm olumsuz şeylere bile sanat adını verdiklerini ima ettiği düşünülebilir.
15
Ey kitap ehli olan (Yahûdî ve Hıristiyanlar!) Size, Kitaptan öteden beri gizlediklerinizin bir kısmının hükmünü¹ açıklayan, birçoğuna da değinmeyen² Peygamberimiz (Muhammed) geldi. Ayrıca size, Allah’tan bir nur ve açıklayıcı bir kitap (olan Kur’an) da geldi.
1 Bu gizlenen hükümler çok fazla olmakla birlikte bunlardan bir kaçı; Hz. Muhammed (s.a.v)’in Tevrât ve İncil’deki son Peygamber olduğunu ve onun özelliklerini belirten âyetler, Tevrât’taki recm cezâsı ile ilgili hükümler ve Yahûdîlerden Allah tarafından cezâ olarak maymuna çevrilen bir gurubun kıssasıdır. (Kurtubî) 2 Yani gizlediklerinizin hepsini yüzlerinize vurup da sizleri tamamen rezil etmeyen…
16
Allah, o kitapla; kendi rızasını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür) karanlıklarından (îman) aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir yola iletir.¹
1 Bu âyetle; Yahûdî ve Hıristiyanların, ancak Hz. Muhammed (a.s)’ı Peygamber olarak kabul ederek ve Kur’an’a uyarak kurtulabilecekleri, aslını bozdukları kitaplarıyla ise küfür karanlıklarından asla çıkamayacakları, açıkça ifâde edilmektedir.
17
“Allah, ancak Meryem’in oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır.¹ (Ey Muhammed!) onlara: “Eğer Allah, Meryem’in oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzündekilerin tamamını yok etmek istese, Ona kim engel olabilir?” de. Göklerin yerin ve ikisi arasında bulunan tüm varlıkların mülkü (saltanatı) Allah’a aittir ve O ne dilerse onu yaratır.² Çünkü Onun gücü, her şeye yeter.
1 Bu âyet bize, Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu, dolayısıyla da ilâh, kabul edenlerin, asla kitap ehli olmayıp tam birer kâfir olduklarını açıkça ifâde etmektedir. Zîrâ Hıristiyanlar üçleme (teslis) inancıyla; Hz. İsa’ya ilâh derler ve “baba, oğul ve kutsal rûh” üçlüsünün, tek ilâh olduğunu yani bunların ilâhlıkta eşit olduklarını kabul ederler. Bununla da dinlerinin sanki tek tanrılı bir din olduğunu söyleyerek 3=1 veya 1=3 gibi anlamsız bir denklem kurarlar. Hattâ bu âyette belirtilen ifâdelerinden, Allah’ı reddedip Mesih’i, Allah olarak kabul ettikleri de anlaşılır ki bu çok daha kötüdür. Aynı şekilde Yahûdîler de Üzeyr’i Allah’ın oğlu kabul ederek kâfir olmuşlardır. (Mâide: 72, 73, Tevbe: 30) Sonuç olarak Mesih’i ve Üzeyr’i Allah’ın oğlu olarak kabul eden Hıristiyan ve Yahûdîler kesinlikle kitap ehli değildir. Bu sebeple bunların kestikleri yenmez ve bunların kadınlarıyla da evlenilmez. (Mâide: 5) Hıristiyan ve Yahûdîlerden sadece tek Allah’a inanan ve Mesih ve Üzeyr’i, Allah’ın oğlu kabul etmeyenleri, kitap ehli sayılır. Kraldan çok kralcı geçinen diyalogcuların bu âyetleri bilmemeleri mümkün olmadığına göre, büyük ihtimâlle ne yaptıklarını bilmemektedirler. (Konu ile ilgili geniş bilgi için Bk. Elmalılı) 2 Tıpkı Âdem’i babası ve anası olmadan, İsa’yı da babası olmadan yarattığı gibi…
18
Yahûdîler ve Hıristiyanlar bir de: “Biz Allah’ın oğulları ve dostlarıyız.” dediler.¹ (Ey Muhammed!) Onlara: “O halde (Allah) günâhlarınız yüzünden niçin size azap ediyor? Aslında siz de Onun yarattığı birer insansınız. O dilediğini bağışlar, dilediğini de cezâlandırır. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan tüm varlıkların mülkü (saltanatı) Allah’a aittir ve sonunda dönüş de Onadır.
1 Yani kendilerinin başka insanlara benzemediklerini, Allah’ın katında özel bir imtiyazlarının olduğunu iddiâ ederek veya Mesih ve Üzeyr’in Allah’ın oğulları, dolayısıyla kendilerinin de Allah’ın torunları olduklarını zannederek Allah’tan korkmadılar. Buna göre Müslümanlar da; Allah’a tevekkül ve duâ ederken her ne yaparsak yapalım, Allah bizi sever zannetmemeli, böyle bir hataya düşmemeli ve Allah’ın kulları olduklarını unutmamalı. Mecâzen de olsa Allah’a “baba” tabirini kesinlikle kullanmamalı.
19
Ey kitap ehli olan (Yahûdî ve Hıristiyanlar!): Peygambersiz geçen bir ara dönemin arkasından (yarın kıyamette): “Bize bir müjdeci ve bir uyarıcı (Peygamber) gelmedi.” demeyesiniz diye işte size gerçekleri açıklayan Peygamberimiz (Muhammed) geldi. Böylece size de müjdeleyici ve uyarıcı gelmiş oldu. Allah’ın gücü, kesinlikle her şeye yeter.
20
Mûsa, toplumuna: “Ey kavmim! Allah’ın Size içinizden Peygamberler çıkarma, sizleri hükümdarlar¹ yapma ve dünyada hiç kimseye vermediğini size verme nîmetini hatırlayın.” dedi.
1 Bu ifâdeden her ne kadar Hz. Davud ve Süleyman (a.s)’ın Peygamberliği ve saltanatı anlaşılırsa da “kılmak” fiili Peygamberlik ve saltanat için ayrı ayrı kullanılmaktadır. Bu sebeple saltanatı; “Mısır’daki kölelikten kurtulup hürriyetlerine kavuşarak, kendi başlarına bir devlet olmaları” şeklinde anlamak da mümkündür. Hattâ böyle anlamak daha doğrudur.
21
Ve onlara: “Ey kavmim! Allah’ın sizin için yurt olarak belirlediği kutsal topraklara¹ girin, sakın geriye dönmeyin,² yoksa hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” (dedi.)
1 Arz-ı Mukaddes: Temiz ve mübârek topraklar, demektir. Bu topraklar için; Sina dağı ve etrafı veya Şam, Filistin ve Ürdün’ün bir kısmı ya da Şam toprakları, denilmiştir. Yahûdîler ise bunun, “Nil nehriyle Fırat nehri arasındaki topraklar” olduğu kanaatindedirler. Aslında âyette vâdedilen topraklar o şartlar altında ve Allah’ın dinine sadık kaldıkları müddetçe geçerlidir. İslâm dininin kendisinden önceki dinleri kaldırması sebebiyle, bu hüküm artık geçersizdir. Vâdedilen topraklar, İslâm’la genişletilmiş ve bu topraklara Müslümanlar vâris kılınmıştır. Bu topraklar ise, “yeryüzünün tamamıdır.” Konu ile ilgili olarak Bk. (Enfâl: 39) 2 Allah ve Peygamberi inkâr ederek kâfirliğe geri dönmeyin.
22
Onlar da: “Ey Mûsa! Orada güçlü kuvvetli bir toplum var. Onlar, oradan çıkmadıkça biz, oraya asla girmeyeceğiz. Eğer onlar oradan çıkarlarsa biz ancak o zaman gireriz.”¹ dediler.
1 Allah’a ve Peygamber’e karşı gelerek sanki “balık kavağa çıkarsa, biz de oraya gireriz.” kabilinden işi zora soktular. Yani cumartesi yasağına kılıf uydurdukları gibi buna da gerçekleşmesi mümkün olmayan bir mazeret, uydurdular.
23
(O zorba toplumdan) korkanlar arasından Allah’ın kendilerine nîmet verdiği iki adam:¹ “Onların üzerlerine kapıdan girin. Eğer oradan girerseniz, kesinlikle galip gelirsiniz. Eğer gerçekten inanıyorsanız, sadece Allah’a güvenin.” dediler.
1 Bu olayla ilgili rivâyetler Kitab-ı Mukaddes olduğu iddiâ edilen kitaba dayandığı için, hikâye edilmeğe değer görülmemiş ve bu rivâyetlere itibar edilmemiştir. Bk. (Mâide: 12)
24
Toplumu Mûsa’ya: “Ey Mûsa! Onlar, orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin ve onlarla savaşın. Biz, burada oturacağız.” dediler.
25
Mûsa: “Ey Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum, artık bizimle yoldan çıkmış şu kavmin arasını ayır.”¹dedi.
1 Bu âyet “…Ben, ancak kendime söz geçirebiliyorum, kardeşim de benim durumumda, artık bizimle yoldan çıkmış şu kavmin arasını ayır.” diye tercüme de edilebilir. Bu ifâdeden, Hz. Mûsa’nın o iki kişiye de tam güvenemediği anlaşılabilir. Bk. (Mâide: 12.)
26
Allah Mûsa’ya: “(Ey Mûsa!) Artık o mukaddes topraklar onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar o topraklarda¹ serseri bir şekilde dolaşacaklar.² Sakın sen o yoldan çıkmış toplum için üzülme!” buyurdu.³
1 İsrâil oğullarının cezâ olarak içerisinde kırk yıl dolaştıkları bu yer Tih Çölüdür. Tih: içerisinden asla çıkılamayan, yolu olmayan çöl demektir. Zâten bu çöle de bu olaydan dolayı, bu isim verilmiştir. O isyan ve bu dua sebebiyle bunlara o va’dedilen Arz-ı Mukaddes kırk sene haram edilmiştir. Tih içinde nereye gittiklerini bilemeyecek, açıkta vatansız, serserice dolaşacaklardır. Belli ki bu ifadeden bunların hepsi bu müddeti dolduracak ve sonra kurtulacaklar manası anlaşılmaz. Ölenler ölecek, kalanlar Arz-ı Mukaddes’e girmek isterlerse girebilecek demek olur. Yani tih halinde de nihayet kırk sene kalacaklar, o zamana kadar hepsi ölecek, ancak evlatları olan yeni nesil girecektir. 2 Âyetin bu bölümü; “(Ey Mûsa!) Artık o mukaddes topraklar onlara haram kılınmıştır. Onlar, kırk yıl o topraklarda, serseri bir şekilde dolaşacaklar.” diye de tercüme edilebilir. 3 Hz. Mûsa ve Hârûn’un İsrâil oğullarını Mısır’dan getirme olayının Kur’an’daki vardığı son nokta, burasıdır. Bundan sonra Hz. Mûsa ve Hârûn’un ne olduğu hakkında birçok rivâyet varsa da bu rivâyetler, Yahûdî kaynaklıdır. Sonuç olarak Allah, Hz. Mûsa ile ilgili bize bu kadar bilgi vermiştir. Bize düşen Yahûdî rivâyetleriyle kafamızı karıştırmamaktır.
27
Onlara, Âdem’in iki oğlunun kıssasını¹ en doğru şekliyle anlat. Hani onların her ikisi, (Allah’a) birer kurban sunmuşlardı da birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine): “Seni öldüreceğim.” deyince, diğeri ona: “Allah yalnız kendisinden hakkıyla sakınanların (kurbanını) kabul eder.” demişti.
1 Bu ifâde: “Âdemin iki oğlunun” veya “iki Âdemoğlunun” şeklinde de anlaşılabilir. Müfessirlerin çoğunluğu, bu iki Âdemoğlunun Kabil ve Habil olduğunu söylemişlerse de bunun gerçekliğiyle ilgili ciddi bir delil ortaya koyamamışlardır. Bazıları da 32. âyetteki (مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ) “İşte bu olaydan dolayı” ifâdesine dayanarak bu iki âdemoğlunun, İsrâil oğullarından iki kişi olduğu kanaatini haklı olarak söylemişlerdir. Olayın teferruatı ile ilgili rivâyetlerin hemen hemen tamamı, Yahûdî kaynaklı olduğu için burada rivâyet etmeye değerde görülmemiştir.
28
(Ve devamla): “Sen beni öldürmek amacıyla bana elini uzatsan da ben seni öldürmek amacıyla sana elimi uzatmayacağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”
29
“Ben senin; benim günâhımı¹ da kendi günâhını da yüklenip cehenneme atılacaklardan olmanı istiyorum. Çünkü (bütün) zalimlerin cezâsı, işte budur.” dedi.
1 Yani beni öldürme günâhını veya benden Allah’a isyan etmemi isteme günâhını…
30
Sonunda (kurbanı kabul edilmeyenin) nefsi, kendisini kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürerek, ziyana uğrayanlardan oldu.
Sonraki 30 ayet →