1
Hem kâfir olup, hem de (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyanların işlerini, Allah boşa çıkarmıştır.¹
1 (صَدُّوا)’ya, yüz çevirmek, anlamı verildiğinde bu ayet; “Hem kâfir olup, hem de Allah’ın yolundan yüz çevirenlerin işlerini, Allah boşa çıkarmıştır.” şeklinde de tercüme edilebilir. Zemahşeri (صَدُّوا)’ya bu anlamın verilmesini tercih etmiştir.
2
(Allah) inanıp (inandığı) iyi işleri yaşayanların ve Muhammed’e Rablerinden bir hakk olarak indirilen (Kur’an’a)¹ îman edenlerin, (önceki) kötülüklerini örter ve durumlarını düzeltir.²
1 Allah yolunu hakkıyla beyan eden ve Allah’tan geldiğinde hiç şüphe olmayan “Hakk Kitap” ancak odur. Diğerleri tamamen tahrife uğramış ve Kur’an’la nesh edilmiştir. İçerilerinde Kur’an’ın tasdik etmediği şeyler hakk değildir. Onun için istenen iman Kur’an’a imandır. 2 Kâfirler boşuna çalışırken bunlar, salâh ve intizam içinde günden güne terakki ederek fikir ve kalplerini düzeltmekte ve işlerinde ileri gitmektedirler. Mekke’deki kâfirlerle Medine’deki mü’minlerin hali mukayese edilince tecrübeyle sâbit olduğu gibi bütün tarihte de imanlarında sadık olan Müslümanların hali böyle olmuştur. Şu halde her ne zaman bunun hilafı görülmüşse Müslümanların iman ve salâhlarındaki eksikliklerden olmuştur. (Elmalılı)
3
Şüphesiz bunun sebebi, kâfirlerin bâtıla uymaları, îman edenlerin ise Rablerinden gelen gerçeklere uymalarıdır. İşte Allah insanlara kendilerinin misallerini böyle verir.
4
Kâfirlerle karşı karşıya geldiğiniz zaman,¹ onları iyice bozguna uğratıp sindirinceye² kadar boyunlarının köküne vurarak öldürün³ ve kalanlarını da esir alın. Sonra savaşın sona ermesi için onları, ya bir lütuf olarak (bırakın) ya da bir fidye (karşılığı salıverin).⁴ İşte bu, (Allah’ın emridir.) Eğer Allah isteseydi, elbette onlardan intikam(ını kendisi) alırdı. Fakat O, sizi birbirinizle imtihan etmek için (size onlarla savaşmayı emrediyor.) Allah yolunda öldürülenlerin yaptıkları, kesinlikle boşa gitmeyecektir.
1 Bu karşılaşma, savaş şeklinde olabileceği gibi, kâfirlerin, Müslümanların özgürlüklerini ellerinden almaya çalıştıkları ve inandıklarını yaşamalarına engel oldukları durumlarda da olabilir. 2 Yani; kâfirlerle başladığınız savaşta onların ordularını kırıp, yarasını derinleştirdiğiniz, iyice altettiğiniz, savaş dünyadan kalkana, kâfirlerle harp ihtimâli kalmayana veya yeryüzünde din, tamamen Allah’ın oluncaya kadar. 3 Yani onlarla savaşarak, onları öldürün, sakın acıma hissiniz bunu yapmanıza mani olmasın. “İslam barış dinidir” yaftasına kapılıp da onlara sakın merhamet etmeyin. 4 Bu ifâdeden bazıları, savaştan sonra esirlerin öldürülmeyeceğini anlamışlardır. Fakat âlimlerin çoğunluğu Müslümanların İmamı’nın bu konuda muhayyer olduğu kanaatindedir. Şöyle ki; a- Bu esirleri, Müslüman olmadıkları takdirde İmam dilerse, öldürür. b- Dilerse köleleştirebilir. Çünkü bunda İslâm’ın menfaati vardır. c- Dilerse Müslümanlara ehl-i zimmet olarak bırakabilir. d- Dilerse Müslüman esirlerle mübadele edebilir. e- Mal karşılığı serbest bırakabilir. Hanefiler, bunu câiz görmemişlerdir. Zîrâ bunda; “düşmana para ile asker kazandırmak vardır” demişlerdir. Bedir’deki bu uygulama (Enfâl: 67-69.) âyetlerle Allah tarafından hoş karşılanmamıştır. f- Esirlerin hiç bir şey alınmaksızın salıverilmesi ise, Hanefi, Maliki ve Hanbelî mezheplerince uygun görülmemiştir.
5
Allah, onları dosdoğru yola iletecek ve onların durumlarını düzeltecektir.
6
Ve onları, kendileri için (en güzel şekilde) süslediği¹ cennete sokacaktır.
1 Bu ayet, “Ve onları, kendilerine önceden vadettiği / bildirdiği / tanıttığı cennete sokacaktır” şeklinde de tercüme dilebilir.
7
Ey inananlar! Siz, Allah’ın (dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz.¹
1 Allahu Teâlâ ihtiyaçtan münezzeh olduğu için burada Allah’a yardım tabiri, “emrini tutmak, dînine ve Rasulüne yardım etmek” manasından mecazdır. Bunun asıl nüktesi şudur: Dinî fiiller zorlamayla değil, kulların iradeleriyle yapılması istenen ihtiyarî fiillerdir. Onun için kulun irâde-i cüz’iyyesi olmadan istenen sevap meydana gelmez. O hususta irâde-i ilâhiyye kulların niyetlerine göredir. İşte bu suretle Allah’ın emirlerini yerine getirmek için kulların irâde-i cüz’iyyelerini sarf ile hizmet etmelerine, “Allah’a yardım” tabir olunmuştur ki isnatta mecaz yahut istiaredir. Yani; “imandan sonra siz Allah’ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart koşmuş olduğu niyet ve gayretlerinizi sarf etmek suretiyle Allah’ın dînine hizmet ederseniz, Allah da size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip kılar ve ayaklarınızı sıkı bastırır. Harp meydanlarında, cihad mevkilerinde ayaklarınızı kaydırmaz, sebat ve metanetle sizi payidar eyler.” (Elmalılı)
8
Kâfirlere gelince Allah, onların belâlarını versin ve yaptıkları her işte onları şaşırtsın.
9
İşte bütün bunlar; onların Allah’ın indirdiğinden nefret etmeleri sebebiyledir. (Öyleyse Allah) onların yaptıklarını da boşa çıkartsın.
10
O (kâfirler) yeryüzünde gezip dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğunu ve Allah’ın onları helâk ettiğini hiç görmüyorlar mı? Şüphesiz kâfirlere de böylesi yaraşır.
11
Çünkü Allah îman edenlerin koruyucusudur. Kâfirlerin ise, kesinlikle koruyucusu yoktur.
12
Şüphesiz Allah, îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanları, zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokar. Kâfirler ise (dünyada) sadece zevklerine bakar ve hayvanlar gibi yerler. Onların varacakları yer de ateştir.
13
Ey Muhammed! Biz seni (şu yurdundan) çıkaran şehir halkından daha kuvvetli nice şehirleri helâk ettik de onlara yardım eden kimse çıkmadı.
14
Rabbinden apaçık bir mûcize¹ üzere bulunan kimse, hiç kötü işi kendisine güzel görünen ve kendi arzularının peşine düşen kimse gibi olur mu?
1 Beyyine: Gayet açık ve aşikâr olan ve bir davayı açık bir surette ispat eden delil ve hüküm demektir. Bunlar, Peygamberlerin mûcizeleri ve getirdikleri kitaplardır. Kur’ân’da yirmi kez tekrarlanan beyyine genel olarak şu mânâlara gelir: 1- Kur’ân veya Hz. Muhammed. (Beyyine: 1-4, En’âm: I57) 2- Delil, hüccet. (En’âm: 57, A’râf: 85, Hud: 17, 28, 88, Tâhâ: 133, Fâtır: 40) 3- Mucize. (Arâf: 73,105, Enfal: 41-42, Hud: 53, 63, Muhammed: 14) 4- Apaçık bir işaret, ibret. (Ankebut: 35) Hadislerde beyyine lâfzı daha çok “dâvâsını ispat için delil getirmek ve şahit” anlamında kullanılmıştır. Meselâ Nur: 6. âyet olan “lian âyeti”nin sebeb-i nuzûlü olan hâdisede, Rasûlullah (s.a.v), karısına zinâ isnadında bulunan ve ispat için dört şahit getiremeyen Hilâl b. Umeyye’ye: “Dört şâhidini (beyyine) hazırla yahut sırtına hadd-i kazif vurulur.” buyurmuşlardır. (Tecrid-i Sarih) Nikâhta bulunması gereken şahitler de hadiste beyyine olarak isimlendirilmiştir: “Beyyine (şahit)’siz nikâh olmaz.” (Tirmizî)
15
Allah’a karşı hata etmekten sakınanlara vâdedilen, içerisinde bayatlamayan sudan ırmaklar, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet veren içeceklerden dereler ve süzme baldan kanallar, kendilerine her türlü meyveler¹ ve Rablerinden bir de bağışlanma² bulunan cennettekilerin durumu, hiç ateşi mesken tutan ve bağırsaklarını parçalayan kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?
1 Veya “dünyada yaptıkları güzel işlerin karşılıkları…” 2 Müslümanlar için ilk bağışlanma, “cennete girmeden önce günâhları ile hesaba çekilmeme” şeklindeki bağışlanmadır. Cennetteki bağışlanma ise; onları orada utandırmamak için; “günâhlarını hiç anmamak, hatırlatmamak, minnet altına almamak” anlamında olabilir.
16
Onlardan kimi de seni dinler gibi yapar, senin yanından çıkınca da kendilerine ilim verilen (Müslümanlara): “O biraz önce o ne söyledi?” diyerek (seni hafife alırlar.) İşte onlar; Allah’ın, kalplerini mühürlediği ve kendi arzularının peşine düşen kimselerdir.
17
Dosdoğru yolu bulanlara gelince (Allah,) onların hidâyetlerini artırır ve onlara kendisinden hakkıyla sakınma yollarını lutfeder.
18
O (kâfirler) farkında değillerken işaretleri beliren¹ kıyamet gününün, kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Fakat o gün kendilerine geldikten sonra, anlamalarının onlara hiç yararı olur mu?
1 Eşrat: “Şarat”ın çoğulu olarak “alâmetler demektir.” Bu alametlerin başında Âhir zaman Peygamberi Hz Muhammed (s.a.v.)’in gönderilişi ve Kur’an mucizesi, ayın yarılması, isra ve diğer mucizeler vardır. Kâfirler, böyle alâmetler geldiği halde iman etmediler. Demek ki o kıyametin bilfiil başlarına birdenbire gelivermesini bekliyorlar. Bu âyette zikri geçen, kâfirlerin bilhassa kendi kıyametlerinin kopması manasını anlamak daha makuldür. Bu şartlar, Sûrenin ilk ayetlerinde gösterildiği üzere Muhammed (s.a.v.)’e indirilene iman edip güzel güzel çalışmakta olan mü’minlerin günden güne ilerlemeleri ve ona küfredip Allah yolundan sapan kâfirlerin Mekke’deki şirk devletlerinin günden güne yok oluşunu ve şaşkınlığını anlatan alâmetlerin olması da mümkündür. (Elmalılı)
19
(Ey Muhammed!) Allah’tan başka ilâh olmadığını iyi bil! Hem kendi, hem Müslüman erkekler ve hem de Müslüman kadınların günâhları için (Allah’tan) bağışlanma dile. Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.¹
1 Âyetin son bölümü “Allah, sizin dünyanızı da âhiretinizi de bilir” şeklinde de anlaşılabilir.
20
20,21. (Ey Muhammed!) Îman edenler: “Keşke (kâfirlerle savaşmamıza izin veren) bir sûre indirilseydi.” diyorlar. Fakat (bu konuda hükmü) açık bir sûre indirilip de savaş söz konusu olunca,¹ kalplerinde hastalık olanların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi baktıklarını görürsün. Aslında onlara yakışan;² (Allah’ın emrine) itaat etmek ve uygun olanı söylemekti. İş ciddiye bindiği zaman, Allah’a verdikleri sözde dursalardı elbette kendileri için bu daha hayırlı olurdu.
1 Yani kendilerine muhkem, onda açık açık, ihtimalden uzak, sağlam, hükmü sabit ve nesh edilmemiş bir surette savaş zikredilen bir sure, indirilince… Kalplerinde hastalık olan münafıkların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş ve ödleri patlamış gibi baktıklarını görürsün. Bu gün de bu münafıkların torunları, daha teknik yollarla İslam Dini’nin “savaşarak cihad etme yöntemi” olan “kıtalden” hiç bahsetmeyerek sürekli olarak İslam’ın “bir barış dini olduğunu” söylemektedirler. Hatta karı-koca arasındaki “sulhun” hayırlı olduğunu ifade eden ayetteki (Nisa: 128) sulhu, yerinden alarak kendi menfur emellerine alet etmektedirler. Esasen; itaat etmek, sulh yapmak, İslâm’a girmek, Müslüman olmak, Allah’a teslim olmak, bütün kalbiyle bağlanmak, terk etmek, tam olarak korumak anlamlarına gelen İslam kelimesini sadece “barış dini” olarak ifade etmek hiç de doğru değildir. İslam’ın emrettiği barış, Müslümanlar arasındaki barıştır. Zira bir Müslüman, bir Müslüman’a karşı son derece merhametli, kâfire karşı da son derece şiddetli olmak zorundadır (Fetih: 29). Kutsal kitabında (Bakara: 190, 193, 216, 244, Âlu İmran: 167, Nisa: 76, Enfal: 15, 65, Tevbe: 12, 29, 36, 123, Hucurat: 9) ayetlerinde açıkça kâfirlerle savaşmayı emreden, peygamberinin ömrü onlarla ifade edilebilecek savaşlarla geçen bir din, nasıl olur da “barış dini” gibi, iki kelimeyle ifade edilebilir. İslam’a göre gerçek barış tüm dünyada dinin tamamen Allah’ın dini olmasıyla mümkündür, bu da ancak Allah yolunda kâfirlerle savaşmakla elde edilir. (Bakara: 193) Kanaatimizce; Kur’an’da ve Rasulüllah (s.a.v)’in hayatında savaşarak cıhad demek olan “kıtali” duyunca kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş ve ödleri patlamış gibi baktıklarını ve hatta kudurmuş gibi ağızlarından salyalar saldıklarını gördüklerimiz olsa olsa bugünün naylon mücahitleri ve münafıklarıdır. 2 Âyetin son bölümündeki (أَوْلَى) kelimesi, (وَيْلٌ) kelimesinin ism-i tafdili olarak alınırsa; bu bölüm; “Fakat (bu konuda hükmü) açık bir sûre indirilip de savaş söz konusu olunca, kalplerinde hastalık olanların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi baktıklarını görürsün. Çok çok yazıklar olsun onlara.” şeklinde de tercüme edilebilir.
21
20,21. (Ey Muhammed!) Îman edenler: “Keşke (kâfirlerle savaşmamıza izin veren) bir sûre indirilseydi.” diyorlar. Fakat (bu konuda hükmü) açık bir sûre indirilip de savaş söz konusu olunca,¹ kalplerinde hastalık olanların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi baktıklarını görürsün. Aslında onlara yakışan;² (Allah’ın emrine) itaat etmek ve uygun olanı söylemekti. İş ciddiye bindiği zaman, Allah’a verdikleri sözde dursalardı elbette kendileri için bu daha hayırlı olurdu.
1 Yani kendilerine muhkem, onda açık açık, ihtimalden uzak, sağlam, hükmü sabit ve nesh edilmemiş bir surette savaş zikredilen bir sure, indirilince… Kalplerinde hastalık olan münafıkların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş ve ödleri patlamış gibi baktıklarını görürsün. Bu gün de bu münafıkların torunları, daha teknik yollarla İslam Dini’nin “savaşarak cihad etme yöntemi” olan “kıtalden” hiç bahsetmeyerek sürekli olarak İslam’ın “bir barış dini olduğunu” söylemektedirler. Hatta karı-koca arasındaki “sulhun” hayırlı olduğunu ifade eden ayetteki (Nisa: 128) sulhu, yerinden alarak kendi menfur emellerine alet etmektedirler. Esasen; itaat etmek, sulh yapmak, İslâm’a girmek, Müslüman olmak, Allah’a teslim olmak, bütün kalbiyle bağlanmak, terk etmek, tam olarak korumak anlamlarına gelen İslam kelimesini sadece “barış dini” olarak ifade etmek hiç de doğru değildir. İslam’ın emrettiği barış, Müslümanlar arasındaki barıştır. Zira bir Müslüman, bir Müslüman’a karşı son derece merhametli, kâfire karşı da son derece şiddetli olmak zorundadır (Fetih: 29). Kutsal kitabında (Bakara: 190, 193, 216, 244, Âlu İmran: 167, Nisa: 76, Enfal: 15, 65, Tevbe: 12, 29, 36, 123, Hucurat: 9) ayetlerinde açıkça kâfirlerle savaşmayı emreden, peygamberinin ömrü onlarla ifade edilebilecek savaşlarla geçen bir din, nasıl olur da “barış dini” gibi, iki kelimeyle ifade edilebilir. İslam’a göre gerçek barış tüm dünyada dinin tamamen Allah’ın dini olmasıyla mümkündür, bu da ancak Allah yolunda kâfirlerle savaşmakla elde edilir. (Bakara: 193) Kanaatimizce; Kur’an’da ve Rasulüllah (s.a.v)’in hayatında savaşarak cıhad demek olan “kıtali” duyunca kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş ve ödleri patlamış gibi baktıklarını ve hatta kudurmuş gibi ağızlarından salyalar saldıklarını gördüklerimiz olsa olsa bugünün naylon mücahitleri ve münafıklarıdır. 2 Âyetin son bölümündeki (أَوْلَى) kelimesi, (وَيْلٌ) kelimesinin ism-i tafdili olarak alınırsa; bu bölüm; “Fakat (bu konuda hükmü) açık bir sûre indirilip de savaş söz konusu olunca, kalplerinde hastalık olanların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi baktıklarını görürsün. Çok çok yazıklar olsun onlara.” şeklinde de tercüme edilebilir.
22
Eğer (savaştan) kaçarsanız, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalarınızı¹ kırdırmaya sebep olmaz mısınız?²
1 Erham: Rahim’in çoğuludur. Rahim, esasen çocuğun meydana geldiği ana karnı demektir. Akrabalığın menşe’i olması sebebiyle akrabalığa da rahim, denilmiştir. 2 Yani; bu korkaklıkla döner harpten kaçar da ordu bozanlık edip, düşmanın yurdunuzu istilâsına sebebiyet verir ve böylece çoluk çocuğunuzu, kadınlarınızı, akrabalarınızı parçalatabilir misiniz? Çünkü İslâm ordusunda fesat çıkarıp, düşman istilâsına sebebiyet verildiği takdirde meydana gelecek sonuç, budur. Bu âyet, “Demek sizler, iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve akrabalık bağlarını da koparacaksınız, öyle mi?” şeklinde de tercüme edilebilir.
23
İşte bunlar; Allah’ın lânetlediği, (kulaklarını) sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.
24
Bunlar, Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?
25
Şüphesiz, kendilerine dosdoğru yol açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenlere şeytan büyük günâhları önemsiz göstermiş ve onları boş hayallere kaptırmıştır.
26
İşte bütün bunlar; onların, Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara:¹ “Biz bazı işlerde size itaat edeceğiz.” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, onların bütün gizlediklerini bilir.
1 Bunlar; Benî Kureyza ve Benî Nadîr Yahûdîleri ile Kureyş müşrikleridir. Ayet her ne kadar indirildiği zamanda bunlara hitap ediyorsa da kıyamete kadar bunlar gibilerine de işaret etmektedir.
27
Melekler yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırlarken onların hali nasıl olacak bakalım?
28
İşte bu da; onların Allah’ı gazaplandıran şeylere uymaları ve Onun rızasına sebep olacak şeyleri beğenmemelerinden dolayıdır. Böylece Allah, onların amellerini boşa çıkarmıştır.¹
1 İhbat: Yapılan bir amelin sevabını giderip hiçe indirmektir. Güzel amelin, günaha keffaret olup, kötü ameli örttüğü gibi, kötü ameller de iyi amelleri örter. Bu durumda ihbat, keffaret ve mağfiretin zıddı demek olur. Anlaşılıyor ki o, “savaş emri söz konusu olunca, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi bakanların” iyi amelleri de yok değilmiş. Fakat bunlar, Allah’ın gazabını davet eden şeyler yapıp rızasını kötü gördüklerinden dolayı iyi amellerinin tamamı örtülmüştür.
29
Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar kendi kinlerini, Allah’ın hiç açığa çıkarmayacağını mı¹ sandılar?
1 Yani Allah, onların gönüllerinde gizlediklerini bilip dururken bunu Peygamberine ve Müslümanlara bildirmez mi zannettiler? Ne boş zann…
30
Eğer Biz, dileseydik elbette o (münafıkları) sana bildirirdik, sen de onları yüzlerinden tanırdın. Aslında sen onları konuşma tarzlarından da tanırsın.¹ Ve Allah, bütün yaptıklarınızı çok iyi bilir.
1 Sen onları sözlerinin söyleniş tarzı, edası, üslubundan yahut eğimi ve kırımından tanırsın.
Sonraki 8 ayet →