2
Bu Kitabın indirilmesi, O çok güçlü, hüküm (ve hikmet) sahibi olan Allah’ın katındandır.¹
1 Aynı âyet için Bk. (Mü’min: 2, Casiye: 2)
3
Biz gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakileri ancak şaşmaz (kural)larla ve belirli bir süre ile¹ yarattık. Kâfirler ise, uyarıldıkları şeyden hâlâ yüz çeviriyorlar.
1 Gökler ve yer yani madde, ezeli olmadığı gibi ebedi de değildir. Hele hele yaratanıyla asla ve asla aynı şey hiç değildir ve günü gelince sona erecektir. Bu ayet; “Allah’ı her şeyin dışında görecek yerde, Allah’ın yarattığı her şeyde ve hatta her şeyi, Allah olarak gören” Vahdet-i Vücud felsefesinin ve materyalist düşüncelerin tamamını reddeder.
4
(Ey Muhammed! Onlara): “Sizin Allah’ın berisinde taptıklarınızın, (ne olduklarını) hiç biliyor musunuz?¹ Gösterin bana! Yeryüzündeki neyi onlar yarattılar? Ya da onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Eğer doğru söylüyorsanız, bu (Kur’an)’dan önce size indirilmiş bir kitap veya (elinizde) bir bilgi kalıntısı² varsa, getirin bana.” de.
1 Yani Allah’ı inkâr etmeden, Onun berisinde, Ondan daha fazla önem verdiğiniz, Onun sıfatlarından bir kısmını taşıdıklarına inandığınız veya Onun sıfatlarından bir kısmını kendilerine vererek ilâhlaştırdığınız, putlar veya putlaştırılmış kimselerinizin ne olduklarını hiç biliyor musunuz? Ve onların kendilerinden menkul kerametler, rüyalar, keşifler, murakabeler adı altında uydurdukları emirlerine, yasaklarına ve arzularına itaat ederek Allah’a isyan ediyorsunuz. Şüphesiz böyle yapmak, gerek Allah’ı inkâr ederek olsun, gerek olmasın ilahlık manasında onları Allah’a ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı bu şirki açıkça söylerler. Firavunlara, Nemrutlara denildiği gibi onlara açıktan rabbimiz, tanrımız derler ve onlara aynı cinsten, oğullar, kızlar isnat ederler. Diğer bir kısmı da açıkça söylemeseler bile aynı muameleyi yaparlar, onları Allah sever gibi severler, veli-i nimet tanırlar, Allah’a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah’ın rızasını düşünmeden onların rızalarını kazanmaya çalışırlar, Allah’a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler. Hatta Allah’ın ayetlerini bile efendilerinin zırvalarının önüne alamazlar. Allah’tan çok onlardan, Allah’ın ahiret azabından çok efendilerinin şefkat tokadından, çarpmasından hatta bir yan bakışından bile korkarlar. Eğer bunlar, efendilerinden veya putlarından korktuklarının yarısı kadar Allah’tan korksalar mutlaka kurtuluşa erenlerden olurlar. 2 İlim sayılabilecek bir eser, evvelki Peygamberlerin ilimlerinden kalma bir ilim, yâhud bari toz üstüne yazılmış bir yazı. (Elmalılı)
5
Allah’ı bırakıp da; kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek ve kendilerine ibâdet edildiğinden haberi bile olmayan şeylere tapandan, daha sapkın kim olabilir?
6
Bütün insanlar, (âhirette) bir araya toplandığı zaman, (taptıkları ilâhları) onlara düşman kesilir ve onların (kendilerine) ibâdet etmelerini de inkâr ederler.
7
Kendilerine apaçık olan âyetlerimiz okunduğunda o kâfirler, kendilerine gelen bu gerçekler için: “Bu, apaçık bir büyüdür.” dediler.
8
Yoksa (müşrikler de): “O (Kur’an’ı Muhammed) kendisi uydurdu.” mu diyorlar? (Sen onlara): “Eğer onu ben uydursaydım, Allah’tan bana (gelecek cezâyı) savmaya sizin gücünüz yetmezdi. Hem sizin o (Kur’an) hakkında yapmakta olduklarınızı O (Allah), çok iyi bilir. Benimle sizin aranızda şâhit olarak da O yeter. Zîrâ bağışlayan ve esirgeyen, sadece Odur.” de.
9
“Ben peygamberliği ilk defa iddiâ eden birisi değilim,¹ (ileride) bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum ve ben sadece apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.” de.²
1 Yani ben, daha önce hiç örneği görülmemiş, yeni türemiş, türedi, yani ilk olarak Peygamberlik iddia eden yahut hiç bir Peygambere benzemeyen ve kendi kendine Allah’ın izni olmaksızın bir takım örneksiz şeyler ortaya koyan birisi değilim. Âyetin bu bölümü, “Ben hiç örneği görülmemiş, yeni türemiş bir peygamber değilim.” şeklinde tercüme edilebilir. 2 Ümm’ül-Alâ’; biz Medine’de muhacirleri kendi aramızda paylaşırdık. Bizim payımıza Osman b. Maz’un düşmüştü. O bizde iken vefat etti. Ben: “Allah’ın rahmeti üzerine olsun, Ey Saib’in babası! Allah sana mutlaka ikramda bulunacaktır” dedim. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v): “Allah’ın ona mutlak ihsanda bulunduğunu sana kim söyledi?” buyurdu. Ben: “Anam-babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasulü! Allah ona değil de kime ikramda bulunacak?” dedim. Allah’ın Rasulü (s.a.v): “Ona ölüm geldi. Biz onda sadece hayır gördük. Allah’a yemin olsun ki ben onun cennete girmesini ümit ediyorum. Vallahi peygamber olduğum halde ben, bana da size de ne yapılacağını bilmiyorum” buyurdular. Ben de: “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmeyeceğim” dedim. (Kurtubi, Buhari) Bu ayeti ve hadisi, efendilerinin kendilerini toptan cennete göndereceğine veya dünyadayken kendilerine cennet vadetmelerine inananların iyi düşünmeleri ve Allah’ın hiçbir kulunun Allah’ı ve Allah’ın elçilerini geçemeyeceklerini asla unutmamak gerekir.
10
(Müşriklere de): “Ya inkâr edip durduğunuz bu (Kur’an)¹, Allah katından ise, ya da İsrâil oğullarından (Tevrât’ta onun özelliklerine) şâhit olan² her kişi³, o (kitabın)⁴ benzerini görünce derhal îman etmişse ve siz de büyüklük taslamışsanız (durumunuzun ne olacağını) biliyor musunuz? Elbette Allah zâlim bir toplumu, hak yola ulaştırmaz.” de.
1 Veya bu peygamber yani Hz. Muhammed… 2 İsrâil oğullarından şahadet ile îman eden şâhit hakkında Abdullah b. Selâm’dır denil miştir. Ancak, bu sûre mekkîdir. Abdullah b. Selâm ise Medîne’de Müslüman olmuştur. Fakat bazı müfessirler sûre, mekkî olmakla beraber bu âyetin medenî olduğunu söylemişlerse de bu rivâyetler, zayıf görülmüştür. Bazıları da bunun Mûsa (a.s) olduğunu söylemişlerse de bir sonraki "O, îman etmiş ve siz kibir içerisindesiniz" cümlesi bu kanaatle uyum sağlamamaktadır. Bazıları da burada “şahitten belirli bir şahıs kastedilmemektedir. Bundan maksat İsrail oğullarından sıradan bir şahıstır" demişlerdir. (İbnu Kesir) O zaman bu bölümü “Muhammed de Mûsa gibidir. İsrâil oğulları Tevrât’a ve Peygamberlerine îman ettiler, siz ise inkâr ettiniz.” şeklinde anlamak daha doğru olabilir. Bk. (Tefhim’ül Kur’an-Mevdudi) 3 (شَاهِدٌ) kelimesi cins ve nekra bir isim olduğu için bu şekilde tercüme edilmiştir. 4 (مِثْلِهِ)’deki zamir Kur’an’a veya Peygamberimize gidebilir. Ancak bu ayetin devamına bakılırsa bu zamirin Kur’an’a gitmesi daha uygundur.
11
Kâfirler, îman edenlere: “Eğer o (Kur’an) hayırlı bir şey olsaydı, (bu insanlar) ona inanmada bizi geçemezlerdi.”¹ derler. Bir de onlar onunla hakka eremedikleri için, “Bu eski(lerin uydurduğu) bir yalandır” diyecekler.
1 Yani; “onlardan önce biz inanırdık.” dediler. Burada kastedilenler Bilal, Ammar, Suheyb ve Ebû Zer (r.a) gibi ilk Müslümanlardır.
12
(Nasıl ki) bundan önce, Mûsa’nın kitabı bir önder ve rahmet ise bu (Kur’an) da zâlimleri uyarmak ve Allah’ın istediği gibi iyi olanları müjdelemek üzere, kendinden önceki kitaplardan (elde olanları) doğrultucu¹ ve arapça bir kitaptır.
1 Kur’an, kendisinden önceki kitaplar ve Peygamberlerin, daha sonra insanlar tarafından bozulan dinlerinin doğrusunu söyleyicidir. Yani Kur’an, kutsal kitap diye piyasada dolaşan, aslı bozulmuş Tevrat veya İncil diye “uydurulmuş kitapları” onaylamak, onların gerçek olduğunu ifâde etmek için gönderilmemiştir. Bazı Hadisleri çeşitli bahanelerle reddedip, sünnetten çok, İsrailiyyat kaynaklarına ve muharref kitaplara güvenen ve kitaplarının dipnotlarını “Yahudi ve Hıristiyanların uydurduğu bilgilerle” doldurmayı ilim zanneden zamaneler şunu bilmelidirler ki; “o uyduruk kitaplarda bir Müslümanın zerresine bile güveneceği doğru hiçbir bilgi yoktur.” Belki en zayıf hadis bile onlardan kat kat daha fazla doğru bilgiye sahiptir. Bizden öncekilerin şeriatları, Allah ve Rasûlü tarafından nakledilmek şartı ile bizim de şeriatımızdır. Bk. (Bakara: 41, Âlu İmran: 3, Mâide: 43, 48, En’am: 91, Yûnus: 37, Fâtır: 31, Hâkka: 43)
13
Şüphesiz, “bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da dosdoğru yolda sapmadan yürüyenler için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
14
İşte onlar cennetliklerdir ve yaptıklarına karşılık orada ebedî olarak kalacaklardır.
15
Biz insana anne ve babasına (iyi davranmasını) tavsiye ettik. Zîrâ annesi onu ne güçlüklerle (karnında) taşıdı ve ne güçlüklerle doğurdu. Onun taşınması ve sütten kesilmesi ise otuz aydır.¹ (İşte bu insan) olgunluk çağına erip kırk yaşına ulaşınca:² “Rabbim! Bana, anne ve babama verdiğin nîmete şükretmemi ve Senin râzı olacağın şekilde (inandığım) iyilikleri yaşamayı bana nasip et. Benim soyumdan gelenleri de iyi kimseler kıl. Ben gerçekten tevbe edip sana yöneldim ve ben gerçekten Müslümanlardanım.” der.
1 Bu âyette belirtilen otuz ayın iki senesi (Bakara: 233 ve Lokman: 14-15)’e göre emzirme müddetidir. Geriye kalan altı ay ise hamilelik müddetinin en azıdır. Hz. Ömer (r.a)’e bir kadın altı ayda doğurduğu için duruşmaya götürülmüştü. Hz. Ömer (r.a) kadına had cezası uygulanmasını emretti. Hz. Ali (r.a) bu âyeti hatırlatarak; “had cezası lazım gelmez hamilelik süresinin en az müddeti altı aydır” diye itiraz etti. Hz. Ömer (r.a) de onu tasdik etti. Demek ki hamileliğin en az müddeti Kur’ân’ın nassına göre de tıbbın tecrübelerine göre de altı aydır. Ama genellikle dokuzuncu aydan sonra doğması yaygındır. Emzirme müddetinin de en çoğu iki senedir. Ancak bu âyetlerden şunlar da anlaşılabilir. a- İbnu Abbas’a göre; çocuk altı ayda doğduysa yirmi dört ay, dokuz ayda doğduysa yirmi bir ay emzirilerek toplam süre otuz aya tamamlanır. b- Bir kadın evlendikten sonra altı aydan öce sağlam bir çocuk doğurursa onun hakkında zaniye hükmü verilir. c- Bir kadın altı ay veya daha fazla bir süre sonra sağlam bir çocuk doğurursa, hakkında sadece bu doğuma dayanarak zaniye ithamı yapılamaz. d- Eğer bir çocuk, başka bir kadının sütünü iki yaşından sonra emse, o kadın onun sütannesi olamaz. 2 Bunu bazıları bülûğ ile bazıları da olgunluk çağıyla tefsir etmişlerdir. Genellikle peygamberler de (Hz. İsa ile Hz. Yahya hariç) kırkından sonra peygamber olmuşlardır. Kırk yaş, genellikle olgunluk yaşı olarak kabul edilir.
16
İşte yaptıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günâhlarını bağışlayacağımız bu kimseler,¹ cennetlikler arasındadırlar. İşte bu onlara (dünyada) verilen dosdoğru bir sözdür.
1 Burada, “Yaptıklarının en iyisi” ifadesi hakkında iki görüş vardır. Birisi (اَحْسَن) “en güzel” (حَسَن) “güzel” mânâsınadır denilmiş, birisi de (اَحْسَن) “en güzel” den maksat mubahın üzerinde olan itaattir ki “mendub” ve “vacib”i de içine alır. Çünkü mubah çirkin değil güzeldir, ama ona sevap ve ceza gerekmez. Fakat açık olan şudur ki bunların günahlarından geçilmiş olduğu gibi yaptıkları iyilikleri de onlara kefaret olarak cennetteki mertebelerinin en güzel amellerine göre olmasıdır. (Elmalılı)
17
(İnsanlardan bir kısmı da) anne ve babasına: “Yuh olsun size benden önce nice toplumlar gelip geçmiş (ve hiçbiri geri gelmemiş) iken siz, bana (öldükten sonra) tekrar diriltileceğimi mi söylüyorsunuz?” der.¹ O ikisi ise Allah’a sığınarak: “Yazıklar olsun sana, (gel) îman et, şüphesiz Allah’ın verdiği söz gerçektir.” (deyince) O: “Bu kesinlikle eskilerin masallarından başka bir şey değildir.” der.
1 Bazı müfessirler, bu şahsın Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdurrahman olduğunu iddiâ etmişlerse de Hz. Âişe’ye göre Abdurrahman, bu âyet nâzil olmadan önce Müslüman olduğu için bu itham doğru değildir. Emevi sultanı Mervan bir gün mescitte halka hitap ederken: “Ben Emîr’ül-Mü’minîn’in, (yani Muaviye’nin) Yezîd’i yerine halife tayin etmesi hakkındaki görüşünü güzel görüyorum. Çünkü Ebû Bekir de, Ömer de yerine halife tayin etti” demişti. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman: “Yani krallık mı? Vallahi Ebu Bekir (r.a) onu çocuklarından birisi için de ailesinden birisi için de yapmadı. Muaviye ise sırf oğluna rahmet ve ikramda bulundu.” dedi. Bunun üzerine Mervan: “Sen, ana ve babasına üf size diyen kimse değil misin?” dedi. Abdurrahman da: “Sen Rasulullah’ın lanetlediği melunun oğlu değil misin?” dedi. Bunu Hz. Aişe işitince, Mervan’a: “Sen Abdurrahman’a şöyle şöyle mi dedin? Yalan söylemişsin. Vallahi o âyet, onun hakkında inmedi, isteseydim kimin hakkında indiğini söylerdim,” dedi. (İbnü Kesir)
18
İşte bunlar kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki azap sözü, kendileri için de hak olan kimselerdir. Doğrusu bunların hepsi, kendilerine yazık etmiş oldular.
19
Herkesin (dünyada) yaptıklarının karşılığını tam almaları ve zulme uğramamaları için (Allah’ın katında) dereceleri vardır.
20
Kâfirlere cehenneme atılacakları gün: “Siz dünya hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız ve onlarla safâ sürdünüz. İşte bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve Allah’ın kanunlarını çiğnemenizden dolayı, alçaltıcı bir azap ile cezâlandırılacaksınız.” denilecek.¹
1 Hz. Ömer’e Şam’da, benzeri görülmedik bir yemek ikram edilince: “Bize bu var, fakat arpa ekmeğiyle bile karnını doyuramadan ölen Müslümanların fakirleri için ne var?” dedi. Halid b. Velid: “Onlara da Cennet var” deyince Ömer’in gözleri doldu ve: “Biz, bu dünya mallarıyla zevklenirken onlar cennete gittiler, Cennette onlarla aramız ne kadar da uzak olur?” dedi. Bir gün Peygamberimiz, Ashâb-ı Suffe’nin yanlarına girdi. Onlar elbiselerini deri ile yamıyorlardı. Onlara; “siz bu gün mü daha hayırlısınız? Yoksa her biriniz (cennette) sabah başka, akşam başka bir elbise giyeceğiniz, sofranıza tabakların birbiri ardınca gelip gideceği ve evinizin Kâbe gibi örtüleceği gün mü?” buyurdu. Onlar da: “Biz, bu gün daha hayırlıyız.” dediler. Efendimiz: “Evet! Siz bu gün daha hayırlısınız.” buyurdu. (Taberî-Kurtubî)
21
Âd toplumunun kendisinden önce ve sonra nice Peygamberler gelip geçen kardeşi (Hûd’u) hatırla. Hani o, Ahkaf¹ bölgesinde, toplumunu: “Allah’tan başkasına sakın kulluk etmeyin, gerçekten ben, sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” diyerek uyarmıştı.
1 Ahkaf: Uzun ve yüksek kum yığını demek olan “hıkf” ın çoğuludur ve “eğri büğrü kum tepeleri” demektir. Âd toplumunun yaşadığı bölgenin adıdır. Burası Yemen’de Umman ile Mehre arasında, Hadramut’a doğru kumluk bir bölgedir.
22
Onlar da: “Sen, bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan, haydi bizi tehdit ettiğin şeyi, getir (bakalım).” dediler.
23
(Hûd da): “O (azabın ne zaman geleceğini) ancak Allah bilir.¹ Ben size sadece benimle gönderileni tebliğ ediyor ve sizi cahil bir toplum olarak görüyorum.” dedi.
1 Âyetin bu bölümü; “Ona (ait) bilgi yalnızca Allah katındadır.” diye de tercüme edilebilir.
24
24,25. Sonunda onlar, o (azabı) vadilerine doğru ufku kaplayarak gelen bir bulut¹ şeklinde görünce: “Bu ufku kaplayan, bize yağmur yağdıracak bir buluttur.” dediler. (Hûd, onlara): “Hayır o, gelmesi için acele ettiğiniz; içerisinde acıklı azap bulunan ve Rabbinin emriyle her şeyi yok eden bir rüz-gârdır.” dedi. Sonunda onların (bomboş) evlerinden başka bir şey kalmadı. İşte Biz günâhkâr toplumları, böyle cezâlandırırız.²
1 Ârız: Bir yanı görünen, ufku örten, dağ, afet ve engel demek olup, mecâzen “ufku kaplayan bulut” anlamında kullanılır. 2 Bk. (Hâkka: 6-8)
25
24,25. Sonunda onlar, o (azabı) vadilerine doğru ufku kaplayarak gelen bir bulut¹ şeklinde görünce: “Bu ufku kaplayan, bize yağmur yağdıracak bir buluttur.” dediler. (Hûd, onlara): “Hayır o, gelmesi için acele ettiğiniz; içerisinde acıklı azap bulunan ve Rabbinin emriyle her şeyi yok eden bir rüz-gârdır.” dedi. Sonunda onların (bomboş) evlerinden başka bir şey kalmadı. İşte Biz günâhkâr toplumları, böyle cezâlandırırız.²
1 Ârız: Bir yanı görünen, ufku örten, dağ, afet ve engel demek olup, mecâzen “ufku kaplayan bulut” anlamında kullanılır. 2 Bk. (Hâkka: 6-8)
26
Yemin olsun Biz, onlara size vermediğimiz imkânları vermiş ve onlara kulaklar, gözler ve gönüller, lutfetmiştik. Ancak onlara kulakları, gözleri ve gönülleri, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri konusunda herhangi bir fayda vermedi. Sonunda da alay ettikleri o şey onları çepeçevre kuşatıverdi.
27
Yemin olsun çevrenizde bulunan ülkelerden (birçoğunu)¹ helâk ettik ve (hak yola) dönsünler diye onlara âyetleri çeşitli şekillerde açıkladık.
1 Semûd kavminin helak edildiği Hıcr bölgesi, Lut kavminin helak edildiği Sodom ve Gomore, Eyke, Firavunun kavminin helak edildiği Kızıldeniz gibi…
28
Onlar bu durumda iken, Allah’ı bırakıp da Ona yakınlık (sağlamak) için edindikleri ilâhları¹ onlara yardım etseler olmaz mıydı? Aksine onlar, (helâk anında) kendilerini yüzüstü bıraktılar. İşte bütün bunlar onların uydurdukları yakıştırmalarıdır.
1 Buradaki ilâhlar; özellikle ilâh kabul edilen putlardan ziyade, bir kısım insanların, kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarını, âhirette şefâat edeceklerini ve kendilerini cennete koyacaklarını umdukları ve ilâh konumuna getirdikleri üstatları, önderleri ve pirleridir.
29
(Ey Muhammed!) Hani cinlerden¹ bir topluluğu² Kur’an dinlemek üzere sana göndermiştik. Onlar, onu dinlemeye geldiklerinde: “(birbirlerine) susun, dinleyin!” dediler ve (Kuran’ın okunması) bitirilince de her biri birer uyarıcı olarak, toplumlarına döndüler.
1 Bu olayın Batn-ı Nahle denilen bir yerde meydana geldiği ve burada anlatılan olayla, Cin Sûresinde anlatılan aynı olaydır. Cinn: Cinnî kelimesinin çoğuludur. Kelimenin kök anlamı bir şeyi örtmek, gizlemek demektir. Araplar, cinler ile Allah arasında bir soy yakınlığı bulunduğunu söylerler. Onları, Allah’ın ortakları mertebesine çıkarırlar, onları dev, peri, şeytan, şeklinde isimlendirirlerdi ve onlardan yardım dilerlerdi. Cinnin varlığı Kitap ve sünnet ile sabittir ve inkârı, küfrü gerektirir. Peygamberimiz, cin’lerin davetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşat etmiştir. (Müslim) Hz. Peygamber, ashâbıyla Batn-ı Nahle’de sabah namazını kıldırmış, bir grup cin gelip Efendimizden Kur’an dinlemiş ve Müslüman olmuştur. (Buhârî ve Müslim) İbnu Mes’ud (r.a): “Bir gece, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile beraberdik. Derken aramızdan kayboldu. Vadilerde, dağlarda aradık bulamadık. O geceyi, hep endişe içinde geçirdik. Nihayet sabah olunca bir baktık ki Hîra tarafından geliyor. ‘Ya Rasûlallah, sizi kaybettik, aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti.’ deyince; ‘Bana, cinlerden bir davetçi geldi. Onunla beraber gittim. Onlara Kur’an okudum’ buyurdu.” (Kurtubî) Cinler, ğaybı bilemezler, İnsanlardan önce ve ateşten yaratılmışlardır, (Hicr: 27) fakat boyutları farklı olduğu için görülemezler, erkek ve dişi olanları vardır, evlenirler, çoğalırlar, yerler, içerler. Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadır. İlk şeytanlaşan varlık olan İblis de cinlerdendir. (Bakara: 24) Felsefecilerin çoğu, özellikle İbnu Sina, Farabî ve Mu’tezile, cinlerin varlığını kabul etmezler. Çağdaş Mutezilîler ise ataları kadar cesur davranmayarak cinlere “görünmeyen varlıklar” gibi ne olduğunu kendilerinin de bilmediği bir kısım yakıştırmalarla, iman ve inkâr arasında bir bocalama içerisinde kıvranıp durmaktadırlar. Konu ile ilgili geniş açıklama, Cin Sûresinde yapılacaktır. Bk. (Cin: 1-17) 2 Arapçada Nefer; üçten ona ve ondan kırka kadar olan topluluklar için kullanılır.
30
(Cinler toplumlarına varınca): “Ey Kavmimiz! Gerçekten biz, Mûsa’dan sonra indirilen, kendisinden önceki kitaplardan (elde olanları) doğrultucu, Hakka (giden) yolu gösteren ve dosdoğru yola ileten, bir kitap dinledik.” dediler.
Sonraki 5 ayet →