3
O çok güçlü, hüküm (ve hikmet) sahibi olan Allah sana ve senden öncekilere işte şöylece vahyediyor.¹
1 Bu sûrenin içerdiği manalar öyle manalardır ki; Allahu Teâlâ onun mislini hem bu Sûrenin dışında sana vahyetmiştir hem de senden evvelki Peygamberlere vahyetmiştir. Bu suretle Allahu Teâlâ bu manâları Kur’an’da ve Semavî kitapların hepsinde tekrar buyurmuştur. Çünkü bunlarda önceki ve sonraki kullarına belîğ bir tembih ve büyük bir lütuf vardır. (Zemahşeri)
4
Göklerde ve yerde olanların tamamı O (Allah’a) aittir. O çok yücedir ve pek büyüktür.
5
Göklerin, üstlerinden parçalanması neredeyse çok yaklaştı.¹ Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündekiler için af dilerler. Şunu iyi bilin ki çok bağışlayıcı, gerçekten merhametli olan, ancak O (Allah)’tır.
1 Yani kıyametin kopmasına fazla bir zaman kalmadı. Âyetin bu bölümü, “Nerdeyse gökler, (Allah’ın yüceliğinden dolayı) üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyor.” şeklinde de tercüme edilebilir. Yani Allah öyle yüksek ve öyle büyük ve azametlidir ki cismanî yükseklik ve büyüklüğün timsali olan Semâlar, o yüksek Gökler, Onun celâl ve azametinin heybeti altında üstlerinden çatlayıverecek gibi ezilip titremektedir. (مِنْ فَوْقِهِنَّ) denilmesi Allah’ın yüksekliği, Semâların yüksekliğinin üzerinde olmasındandır.
6
Onu bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenlere gelince Allah, onları görüp durmaktadır. Sen de onların üzerine bir vekil değilsin.
7
Böylece Biz, sana şehirlerin anası (olan Mekke)¹ ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve (insanların) bir bölümünün cennette, bir bölümünün de çılgın alevli cehennemde olacağı ve hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle, onları korkutman için Arapça bir Kur’an vahyettik.
1 Ümm’ül-Kura: Bütün şehirlerin anası, merkezi demek olup, Mekke’nin diğer bir ismidir. Bu sebeple Mekke cihanın merkezidir ve tüm insanlığın kıblesidir. Yeryüzündeki ilk yerleşim yeri ve ilk mescidin yapıldığı yer de Mekke’dir ve tüm insanlık Hz. Âdem’den çoğalarak dünyaya Mekke’den yayılmıştır. Bk. (Âlu İmrân: 96) Yani Kâbe, dolayısıyla Mekke, Hz. Âdem’den itibaren baştan beri herkesin kıblesi idi. Hz. Davut (a.s.)’dan itibaren, kısa süreliğine Kudüs’teki Beyt’ül-Makdis (Mescid-i Aksa) kıble oldu. Hz. Peygamber zamanında eski haline döndü ve Kâbe-i Muazzama tekrar kıble oldu. Bugün de Mekke için “Asımet’ül Mukaddese” (Kutsal Başkent) denilmektedir. Fakat Müslümanlar, “Ortalıkta fitne kalmayıp, Allah’ın dini (yeryüzüne) egemen oluncaya kadar” savaşmakla emrolunduklarına (Bakara: 193) göre; Mekke’ye Âsımet’ül-Âlem (Cihanın Başkenti) denilse daha uygun olur. Ayrıca uyarının Mekke’nin kendisine değil, orada yaşayan halka olacağı, mecâzen anlaşılmaktadır. Bk. (En’am: 92)
8
Eğer Allah dileseydi, kesinlikle onları tek bir ümmet kılardı. Ama O, ancak dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlere gelince; onlar için Allah’tan başka dost da yardımcı da yoktur.
9
Yoksa onlar, Onu bırakıp da birtakım velîler¹ mi edindiler? Oysa asıl dost, Allah’tır. Ölüleri diriltecek olan da Odur. Çünkü Onun her şeye gücü yeter.
1 Burada ilâhlar denilmeyip de velîler denilmesi, özellikle gizli şirki işaret içindir. Ayrıca gösteriş yaparak Allah’a ibâdet edenler, bu ibâdetlerini ve kendileri gibi insanları şeyh, önder, kurtarıcı ve vasıta edinip ilâhlaştıranlar, onları Allah’ın dışında velî edinmiş olurlar.
10
Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz her şeyin hükmü Allah’a aittir.¹ (Ey Muhammed! Onlara): “İşte benim Rabbim o-lan Allah budur. Ben (sadece) Ona tevekkül ettim ve (sadece) Ona yöneldim.”² de.
1 Siz ve kâfirlerin, gerek Dine ve gerek Dünyaya ait, hakkında ihtilaf ettiğiniz her hangi bir şeyi kesip atacak hüküm sadece Allah’a aittir. Onu başkası değil O halleder. O ahiret günü haklıyı haksızı da O, ayıracaktır. 2 İnabe: Hakk’a teslimiyetle yönelmek ve Hakk’ın âyetlerini derinden derine düşünerek O’na dönmek ve tevbe etmek, hayır nöbetine girmek demektir. Binaenaleyh hidayetin şartı, nefsin istek ve iradesinden çıkıp, Allahu Teâlâ’nın iradesine yönelmek, O’na teslim olmak ve bağlanmak demek olan cüz’î iradedir. Bk. (Ra’d: 27)
11
O gökleri ve yeri yaratan (Allah), size kendi cinsinizden eşler yarattığı gibi, hayvanlara da kendi cinslerinden eşler¹ yaratarak, hepinizi (dünyada) bu şekilde üretiyor. Onun benzeri, hiç bir şey yoktur ve gerçekten O (Allah) her şeyi işitendir, görendir.²
1 Bu âyet; bu şekilde anlaşılabildiği gibi, “sizin menfaatiniz için hayvanlardan da erkekli dişili çeşit çeşit eşler yaratmıştır.” şeklinde de anlaşılabilir. 2 Onun misli gibi bir şey olmadığı gibi, Ona benzer bile bir şey yoktur. Eğer burada “Allah’a benzer bir şey yok” denilse idi, kinâye yolu ile zatını yok sayma şâibesi bulunacağından dolayı güzel olmazdı. “Onun benzeri, hiç bir şey yoktur” demek hususunda Alûsî: “Bu ifade her yönüyle benzeşmeyi ortadan kaldırır. Buna, her hangi bir şeyin Ona eş olabilmesinin mümkün olmaması da dâhildir. Gerçi Allahu Teâlâ’nın ahlâk ve sıfatlarından ilim ve irade gibi bazıları ile insanın da sıfatlandığı varsa da; o sıfatların Allahu Teâlâ’da ki hakikati insanlardaki gibi değildir. Buna bilhassa işaret için de: “Ve O öyle işiten, öyle görendir.” Yani misli olmayan işiten ve görendir. O, insanlar gibi, yaratılan semî’ ve basîr değil, O işitme ve görmeleri yaratan ve onları mülkünde zapt ve idare eden misli olmayan, kadîm, muhît, hakıkî bir semî’ ve basîrdir. Edilen inâbeleri yapılan ilticaları işitir, bütün ihtiyaçları görür gözetir. (Elmalılı)
12
Göklerde ve yerde bulunan her şey, Ona itaat eder.¹ O (Allah,) rızkı dilediğine genişletip (dilediğine) de daraltır. Çünkü O, her şeyi hakkıyla bilir.
1 Arapçada, “birisine anahtarları vermek”, mecâzen; “o ne emrederse onu yapmak demektir.” Yukarıdaki tercüme bu mecâzî anlam esas alınarak yapılmıştır. Kelime anlamı olarak bu âyetin tercümesi “Göklerin ve yerin (sırlarının) anahtarları Onundur.” şeklindedir. Bk. (Zümer: 63)
13
(Ey Muhammed!) Allah Nûh’a (din olarak) ne emrettiyse, sana gönderdiklerimizle size de aynısını emretti.¹ Ayrıca, İbrahim’e, Mûsa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiklerimizi: “Dosdoğru din tutun² ve onda ayrılığa düşmeyin.”³ diye, size de emretti. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din,) müşriklere ağır geldi. Allah o (dine) dilediklerini seçer ve o (dine) hakkıyla yöneleni de hak yola yöneltir.
1 Yani Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (s.a.v)’e kadar gönderilen dinlerin ana hükümleri, amaçları ve metotları hep aynıdır. Zîrâ hepsini Allah göndermiştir ve Allah’ın hükümleri, insanların hükümleri gibi değişip durmaz. Çünkü Allah, asla yanılmaz ve neyin ne olduğunu ve olacağını eksiksiz bilir, hükümlerini ona göre gönderir. 2 Din: Kişinin kendi iradesiyle seçtiği, iyiliğine veya kötülüğüne göre, sonunda iyi veya kötü bir sonuca varacağına inanarak tuttuğu yoldur. Buna göre iradeli olarak yapılan her türlü tapınma veya kabul edilen her türlü sistem, düşünce tarzı, birer dindir. (Kapitalizm, Marksizm, Demokrasi, Budizm, Hinduizm, Sofizm v.s gibi…) Sonuçta Allah’ın gönderdiği dinler dışında, doğru din yoktur. O din de “tevhit” yani bütün Peygamberlere gönderilen, “İslâm Dini”dir. Bk. (Fatiha: 4 ve dipnotu.) 3 “Ayrılığa düşmeyin” demek; “çeşitli keyfi kurallara, ilâhlara, sizin gibi insanlar tarafından uydurulan sistemlere veya birilerinin Allah adına uydurduğu sapkın yollara uyup da asıl dini unutmayın veya din konusunda birbirinize düşerek dağılmayın.” demektir.
14
O (kâfirler) kendilerine ilim geldikten sonra,¹ sadece aralarındaki çekemezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinin, onların belirli bir süreye kadar yaşatılacaklarına dâir (önceden) verilmiş bir sözü olmasaydı onlar derhâl helâk edilirlerdi. Onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar² da (şimdi) bu (Kur’an)’dan çok ciddî bir şüphe içerisindeler.
1 Demek ki ilim, insanların ıslahı için yeterli olamamaktadır. Buradan kâfirlerin dinsiz ilim sevdalarının altında yatan şeyin, ne olduğu da anlaşılmaktadır. 2 Yani; Efendimizin, kıyamete kadar sürecek olan Peygamberliği dönemindeki Hıristiyan ve Yahûdîler...
15
İşte bunun için sen (herkesi Hakk’a) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru olarak,¹ onların arzularına uyma. Ve onlara: “Ben Allah’ın indirdiği bütün Kitaplara inandım ve aranızda (Allah’ın emrettiği şekilde) adaleti gerçekleştirmekle emrolundum.² Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışmaya değer bir konu da yoktur.³ Allah hepimizi (sonunda) bir araya toplayacaktır, dönüş de zâten Onadır.” de.
1 Bk. (Hûd: 112 ve Elmalılı: Sh. 2829) 2 Demek ki dini doğrultmanın ilk işi, zulüm hükümlerini kaldırıp, yerine Allah’ın adaletli kurallarını koymaktır. 3 “Dinler arası diyalog” adı altında başkalarıyla bizim dinimizin kuralları hakkında, aramızda tartışmaya veya anlaşmaya değer bir diyaloğun asla olamayacağı, bu âyetten açıkça anlaşılmaktadır.
16
Kabul edilmesi istenen (yeni din geldik)ten sonra, Allah hakkında tartışanların delilleri, Rableri katında artık geçersizdir. Onların üzerinde bir gazap ve onlara çok şiddetli bir de azap vardır.
17
Şüphesiz gerçekleri açıklamak için Kitabı ve dosdoğru kanunları indiren¹ Allah’tır. (Doğrusu) kıyametin kopma zamanı pek yakın bile olsa bu, sana bildirilmemiştir.²
1 “Mizan” kelimesi, sadece “terazi” olarak tercüme edildiği zaman, tam anlaşılmayacağı, ayrıca mecazen ölçü, kanun, kural anlamlarına da geldiği için yukarıdaki tercüme daha uygun görülmüştür. 2 Bu âyetin son bölümü, “(doğrusu) bu, sana bildirilmemiştir. Belki de kıyametin kopma zamanı pek yakındır.” diye de tercüme edilebilir. Bk. (Ahzab: 63)
18
O (kıyamet gününe) inanmayanlar, onun çabucak kopmasını isterler.¹ İnananlar ise gerçek olduğunu bildikleri için, ondan içleri titreyerek sakınırlar. Şunu iyi bilin ki kıyamet günü hakkında tartışanlar (haktan çok) uzak bir sapkınlık içerisindedirler.
1 Kâfirlerin kıyametin çabucak kopmasını istemeleri; olacağına inanmadıkları için alay amacıyladır.
19
Allah kullarına karşı onları dilediği gibi rızıklandırarak, lütuf sahibi olandır. Doğrusu O, çok güçlü, pek şereflidir.
20
Kim âhiret kazancını¹ isterse Biz, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kazancını isterse ona da ondan bir şeyler veririz. Fakat onun âhirette (ayrıca) bir kazancı olmaz.²
1 Hars: kelimesi, aslında yeri sürüp tohum atmak, ekilen tarla ve onda yetişen ekin demektir. İstiare yoluyla, ileride kazanmak için yapılan çalışmalar ve bu çalışmaların sonunda elde edilen kazanç ve sonuçları için de kullanılır. Yukarıdaki tercüme bu anlamıyla yapılmıştır. 2 Zîrâ Allah olmanın şânı, kullarının istediklerini, çalıştıklarından aşağı olmamak üzere vermektir. Bu âyet bize, dîn işi ucunda hasılat elde etmek maksadıyla yapılan bir ekim işidir. Bu da niyet olunan maksatla uygundur. Bu sebeple “hars” iki kısımdır: Birisi; ahiret gayesi, ahiret sevabı, diğeri de; Dünya menfaati için yapılanıdır. Her kim dîn namına yaptığı ameli sırf ahiret sevabına niyet ederek yaparsa, Biz onun hasılatını artırırız, yani ahirette kat kat fazlasıyla vereceğimiz gibi Dünyasından da verir, o lütuf ve rızkı o suretle artırırız. Her kim de Dünya harsını murat ederse, yani ölmezden evvel Dünyada ulaşacağı bir gaye için çalışırsa ona da yaptıklarının karşılığı bu dünyada fazlasıyla verilir. Ama istediği kadar değil, amelinin değerinden aşağı olmamak üzere, Allah’ın dilediği kadar verilir. Fakat ona ahirette hiçbir nasip yoktur. Bunu, “onların hepsinin bütün arzuları yerine getirilir” şeklinde anlamamalıdır. Ayrıca bu âyet İsrâ: 15 ile nesh edilmiştir diyenler varsa da haber içeren âyetlerde nesh olmayacağı için burada nesh düşünmek mümkün değildir. Aslında bu konudaki bu üç âyetin anlam yönüyle birbirlerinden çok farkları da yoktur. Bk. (Hûd: 15, İsrâ: 18)
21
Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din yapan bir takım ortakları mı var?¹ Eğer (onlarla Allah’a ortak koştuklarının) aralarının açılacağı (kıyamet günü için önceden verilmiş bir) söz olmasaydı, onların hesabı (dünyada) görülürdü. Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır.
1 Yani, onların önünde müşriklik, İslâm dışı sistemlere uymak, âhireti inkâr, zulüm, aslı astarı olmayan ibâdet ve inançlar, kutsal kişiler, günler, mekânlar icat etmek gibi Allah’ın ve Peygamberinin meşru kılmadığı bir takım şeyleri emreden ve diledikleri gibi din yapan birileri mi var?
22
(O gün) sen, zâlimlerin (dünyada) yaptıklarının cezâsı tepelerine inerken, korkudan tir tir titrediklerini göreceksin. O gün (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlar ise cennet bahçelerindedirler. Onlara Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte en büyük üstünlük, budur.¹
1 Yani onlar, hem Cennet bahçelerinde olacaklar hem de Rablerinin huzurunda bulunacaklar. Bir de orada onlar ne dilerlerse onu, önlerinde hazır bulacaklar.
23
İşte Allah’ın, (kendisinin istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayan kullarına müjdelediği nîmet budur. (Ey Muhammed!): “Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden¹ başka bir karşılık beklemiyorum” de. Kim bir iyilik işlerse Biz, onun güzelliğini arttırırız. Şüphesiz Allah hem çok bağışlayandır hem de şükrün karşılığını hemen verendir.
1 Bu ifâdeyi üç şekilde anlamak mümkündür: a- Aramızdaki akrabalık hukukuna riâyet edin de söylediklerimi dinleyin, düşmanlık etmeyin. b- Benim akrabalarımı sevin. (Bazıları bunu, “Ali ve Fatıma evlâdını sevin” şeklinde de anlamışlardır.) c- Güzel amellerle Allaha yaklaşmayı sevin. Buradaki (الْقُرْبٰى) nesep yakınlığı değil, kurbet, yani Allah’a yakınlık manasınadır. Ve bu mana hem daha geneldir hem de bu anlam âyetin üstüne ve altına göre daha uygundur.
24
Yoksa onlar (senin için): “yalanlarını Allah’a yakıştırıyor” mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin kalbini de mühürler. Ama Allah, bâtılı yok edip mutlak doğruyu, sözleriyle gerçekleştirir. Çünkü O gönüllerin içerisinde ne varsa, onu hakkıyla bilir.
25
O (Allah,) kullarının tevbelerini kabul eden, günâhlarını affeden ve yaptığınız her şeyi bilendir.
26
O, (kendisinin istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanların duâlarını kabul eden ve onlara lütfundan daha da fazlasını verendir. Kâfirler için çok şiddetli bir azap vardır.
27
Eğer Allah kullarına sınırsız rızık verseydi onlar, yeryüzünde mutlaka azarlardı. Fakat O (rızkı) dilediğine belirli bir ölçüye göre indiriyor. Çünkü O kullarından kesinlikle haberdardır, onları hakkıyla görendir.
28
İnsanlar, tam ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan Odur. Övülmeye layık olan gerçek dost da Odur.
29
Göklerin, yerin ve onlarda ürettiği her canlının yaratılışı¹ da Onun mûcizelerindendir. O istediği zaman onları toplama gücüne de sahiptir.
1 Bu âyetten; göklerde de canlı varlıkların olduğu anlaşılmaktadır. Bazı müfessirler, göklerdeki canlıların, “havada uçuşan kuşlar” olduğunu anlamışlarsa da birinci anlam, âyetin zahirine daha uygundur.
30
(Ey îman edenler!) Sizin başınıza ge-len her musîbet kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de birçoğunu bağışlıyor.¹
1 Bu âyetteki hitâbın, kâfirler hakkında olduğu görüşleri varsa da âyetin son bölümündeki, “O, yine de birçoğunu bağışlıyor” ifâdesi, hitâbın îman edenler hakkında olmasının daha uygun olduğuna bir işaret olabilir. Yukarıdaki tercüme, bu kanaate dayanılarak yapılmıştır. Zîrâ Müslümanların hataları karşılığında dünyada başlarına gelen musîbetler, günâhlarına kefaret olup, bunlardan dolayı âhirette tekrar cezâ görmeyeceklerdir.
Sonraki 23 ayet →