Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Fussilet 1 / 54
1
Hâ, Mîm.
M. Türk 41:1
2
(Bu Kitap) Rahman, Rahîm olan (Allah) tarafından indirilmiştir.
M. Türk 41:2
3
Bu, Arapça bir Kur’an olarak, anlayabilen bir toplum için âyetleri açıklanmış¹ bir kitaptır. 1 Mufassal: Bölüm bölüm yapılmış ve belirli gruplara ayrılmış demektir. Yani Kur’an; Kelimeleri muhkem bir nazımla dizilip, âyet âyet bölümlere ayrıldığı gibi, âyetleri de tevhit, nübüvvet, ahkâm, nasîhat ve kıssalar gibi bölük bölük kılınmış, sure sure bölünmüş, bir kitaptır. Bk. (Hûd: 1)
M. Türk 41:3
4
(Müslümanlara) müjde verici ve (kâfirleri) korkutucu olarak (indirilmiştir.) Ama (kâfirlerin) çoğu onu dinlemeden (haktan) yüz çevirdiler.
M. Türk 41:4
5
Ve (kâfirler): “(Ey Muhammed!) Bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı bizim kalplerimiz kapalı,¹ kulaklarımız sağırdır.² Bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen (ne yapacaksan) yap! Biz de (yapacağımızı) kesinlikle yapacağız” dediler.³ 1 Ekinne: Kimsenin bilmediği garib, bilinmeyen ve kat kat örtüler demektir. Bk. (En’am: 25, İsra: 46, Kehf: 57) 2 Bir kimsenin “kulaklarında ağırlık olması” demek, “sağırlıktan ve duymak istememekten” kinâyedir. Yukarıdaki tercüme buna göre yapılmıştır. Ayrıca bu bölüm, “(Ey Muhammed!) Bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı bizim gönlümüz kapalı, kulaklarımıza da söz gitmez.” şeklinde anlaşılabilir. (Kurtubî) 3 Bunu söyleyenler Ebû Cehil ve Kureyş’ten bir topluluk idi. Hz. Ömer’den: “Kureyş, Rasulullah (s.a.v)’e doğru bakmışlardı. Rasulullah (s.a.v) onlara: ‘Sizi İslam’a gelip de Araplara efendilik etmekten alıkoyan nedir?’ buyurdu. Onlar da; ‘Ey Muhammed! Biz senin söylediğini anlamıyoruz, işitmiyoruz, kalplerimizde kapalılık var,’ dediler. Hatta Ebu Cehil de tuttu kendisiyle Rasulullah (s.a.v)’in arasına bir perde çekip: ‘Ey Muhammed! Bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı bizim kalplerimiz kapalı, kulaklarımız sağırdır. Bizimle senin aranda da bir perde vardır,’ dedi. Fakat ertesi gün onlardan yetmiş kişi Rasulullah (s.a.v)’a gelip: ‘Ey Muhammed! Bize İslam’ı arz et’ dediler ve İslam’a girdiler. Rasulullah (s.a.v) tebessüm edip: ‘Elhamdülillah, dün benim davetime karşı kalplerinizde kapalılık olduğunu, kulaklarınızda ağırlık bulunduğunu söylüyordunuz, bu gün Müslüman oldunuz’ buyurdu. Onlar da: ‘Ey Allah’ın Rasulü! Biz dün yalan söylemişiz, öyle olsa idi ebediyen hidayet bulamazdık’ dediler.” (Elmalılı)
M. Türk 41:5
6
6,7. (Sen onlara): “Şüphesiz ben, sadece sizin gibi bir beşerim. Ancak bana, ‘sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu,’ vahyolunuyor. Öyleyse sadece Ona yönelin ve Ondan af dileyin. Zekâtı vermeyen, âhireti inkâr eden ve Ona ortak koşanların vay haline!” de.
M. Türk 41:6
7
6,7. (Sen onlara): “Şüphesiz ben, sadece sizin gibi bir beşerim. Ancak bana, ‘sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu,’ vahyolunuyor. Öyleyse sadece Ona yönelin ve Ondan af dileyin. Zekâtı vermeyen, âhireti inkâr eden ve Ona ortak koşanların vay haline!” de.
M. Türk 41:7
8
(Ve devamla): “Şüphesiz îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanlar için, hesapsız bir mükâfat vardır.”¹ 1 Bu âyetin benzeri için Bk. (İnşikak:25, Tin: 6)
M. Türk 41:8
9
“Gerçekten siz yeryüzünü iki zaman diliminde¹ yaratan (Allah)’ı, inkâr ediyor ve Ona birtakım ortaklar mı koşuyorsunuz?² Hâlbuki O, âlemlerin Rabbidir.” de. 1 Yevm: Henüz yeryüzü ve güneşin bulunmadığı bir dönemde gün düşünülemeyeceğinden, bu ayetteki gün kelimesinin “vakit / zaman dilimi-“ anlamına kullanıldığı açıktır. Bunun miktarı ise bilinen günden daha kısa veya uzun olabilir. Allah’ın yeryüzünü iki zaman diliminde yaratması, bir hamlede yaratmaya gücünün yetmediğinden değil, böyle yapmayı Kendi iradesine daha uygun gördüğünden dolayıdır. Buradaki “İki gün” ifâdesi; 1- Yaratmak fiili için “zarf tümleci” olarak kabul edilirse anlamı: “Yeryüzünü iki zaman diliminde yarattı” olur. Bu da; birisi yeryüzünün gökyüzünden ayrıldığı zaman, birisi de yeryüzünün düzenlendiği zaman olabilir. 2- “Zarf-ı müstekar” olarak kabul edilirse anlamı: “Yeryüzünü “iki zaman dilimli” olarak yarattı demek olur. Bununla da Yeryüzünün kaç günde yaratıldığı söylenmiş olmaz, yaratıldıktan sonra iki zaman dilimi içinde bulunması hali anlatılmış olur ki bu da bir seneyi ikiye bölen iki gün dönümü nöbetidir. Çünkü Arz bu iki vakit içinde deveran etmek üzere yaratılmıştır. (Elmalılı). 2 Yani siz yaptığınız işin farkında mısınız? Veya kimi inkâr ettiğinizi biliyor musunuz?
M. Türk 41:9
10
(Allah) yeryüzünü üzerinden (dağlarla) sâbitledi,¹ orada bereketler yarattı ve yi-ne orada arayanlar için geçimliklerini² eşit şekilde³ dört zaman diliminde takdir etti.⁴ 1 Ravâsî: Kelime olarak, sabitlemek, demir atmak kökünden türemiştir ve “sabit ve köklü” anlamındadır. Mecazen “sabit ve köklü dağlar” anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da dokuz yerde geçer. 2 Yani, sular, madenler, bitkiler ve hayvanlar gibi bereketler yarattı. Hatta bitkilerin ve hayvanların yaşamak için muhtaç oldukları yağmur ve diğer her türlü ihtiyaçlarını da miktarlarıyla tayin edip biçimine koydu. 3 Bu âyete göre; yeryüzünde Allah’ın yarattığı ve insanların emeği karışmayan doğal kaynakların insanlar arasında eşit şekilde kullanılması gerekir. Yani yeryüzünün tüm doğal kaynaklarında insanların eşit şekilde hakları vardır. Bugün bu kaynaklar kâfirler tarafından şairin dediği gibi; “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul, Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul, Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa, Yaşasın kefenimin kefili kara borsa...” şeklinde paylaştırılmakta ve eşit paylaşılmamasının zulmünü ise en çok fakir ülkelerin insanları ve Müslümanlar, çekmektedirler. 4 Evvelki iki de içinde dâhil olmak üzere dört zaman diliminde… Buradaki “dört gün” ifâdesi; 1- Yaratmak fiili için “zarf tümleci” olarak kabul edilirse âyetin tercümesi: “...ve yine orada arayanlar için geçimliklerini eşit dört mevsimde, takdir etti.” şeklinde olabilir. Aslında bu anlam daha uygun görülmektedir. Zira burada bu mana daha açık ve siyaka daha uygundur. Çünkü Arzın bereket ve rızıkları her sene bu dört mevsim içinde yetişir, miktarıyla biçimini bunlar içinde alır, bütün araştıranlar için müsavi olmak üzere dört gün. Zira her yerde rızk isteyenlerin hepsinin rızkı bu dört mevsim içinde yetişir, rızıklar müsavi olmazsa da günler müsavidir. Dört mevsim, hepsi için dörttür. 2- “Zarf-ı müstekar” olarak kabul edilirse anlamı: “Yeryüzünü “iki zaman diliminde” yarattı demek olur. Yani bu zaman dilimlerinin birisinde, Madenler ve dağlar, diğerinde de bitkiler ve hayvanlar yaratıldı anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir.
M. Türk 41:10
11
Sonra (Allahın, iradesi)¹ duman halinde olan göğe yönelip ona ve yeryüzüne: “Yaratılışınıza uysa da uymasa da ikiniz birlikte birbirinizle uyum sağlayın.”² dedi. İkisi de derhâl: “Uyum sağladık.” dediler.³ 1 Sonra Allah, Semaya doğru doğruldu. Yani iradesini dosdoğru Semaya yöneltti. (اسْتَوٰٓى) fiili (اِلَى) ile kullanıldığı zaman istikamet almak, dosdoğru yönelmek manasınadır ki Allahu Teâlâ hakkında doğrudan doğruya “irade” ile tefsir olunur. Yani Allah’ın iradesi Semaya doğru yöneldi demektir. 2 Allah ilk önce Arzı yarattı, sonra doğrudan doğruya yukarısını da bir duman olarak yaratmayı irâde buyurdu. Demek ki Arz, ilk yaradılışından önce Sema’dan ayrıldığı sıra ateş halinde idi, sonra bu ateşten onun yukarısına doğru (Dünya Seması) duman halinde gazlar püskürüyordu. Allah, o duman halindeki Semaya ve Arza; “ikiniz birden isteyerek veya istemeyerek gelin, yani tabiatınıza uygun gelse de gelmese de ikiniz birlikte birbirinize uyarak bir nizam üzere hareket edin” dedi. Bütün Semâ içinde Arzın ve havasının birlikte hareket etmesini emretti. Onlar da ikimiz de isteyerek geldik dediler. (Elmalılı) 3 Âyetin son bölümü, “İsteyerek veya istemeyerek (meydana) gelin” dedi. “İsteyerek (meydana) geldik” dediler şeklinde de tercüme edilebilir. Buradaki (ثُمَّ) zaman için değildir. Onun için gökyüzünün (semâ’nın) yaratılışı, yeryüzü ve dünya semâ’sının yaratılışından öncedir.
M. Türk 41:11
12
Böylelikle onları iki günde¹ yedi² gök olarak yarattı ve her göğe görevlerini ayrı ayrı vahyetti.³ Biz dünyaya ait olan gökyüzünü de parlak kandillerle süsleyip koruma altına aldık.⁴ İşte bütün bunlar, üstün ve güçlü olan, her şeyi bilen (Allah)’ın koyduğu kanunlardır. 1 Hâsılı onları iki günde sağlam yedi Semaya tamamladı. Bu iki günün birisi, Yeryüzününde yaratılışından evvelki ilk maddenin yaratılışı, birisi de yıldızların oluşum günleridir. A’raf: 54. ayette, “Muhakkak ki sizin Rabbiniz; gökleri ve yeri altı zaman diliminde yaratan” şeklinde beyan olunduğu üzere altı günden ikisini teşkil eder. Yahut birisi Arzın yaratılışından öncesi, birisi de Arzın yaratılışından sonrası da olabilir. Bir de buradaki (فِى يَوْمَيْنِ) ifâdesi zarf-ı müstekar olarak kabul edilirse bu iki günün; biri Dünya biri de Ahiret olması muhtemeldir. O zaman âyetin tercümesi, “Böylelikle onları (dünya ve âhiret olmak üzere) iki günlü ve yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevlerini ayrı ayrı vahyetti” şeklinde de olabilir. (Elmalılı) 2 Bu, “yedi” rakamı çokluktan kinâye olup, “birçok” anlamına da gelebilir. 3 Buradaki vahiy; Allah’ın onlara görevlerini, yani sünnetullahı mükemmel bir şekilde öğretmesi, demektir. Tıpkı bal arısına öğrettiği gibi… Bk. (Nahl: 8) 4 Yani bu ve Mülk: 5. ayetlerden, dünya semasının diğer göklerden farklı olduğunu ve bu semadaki yıldızların esas görevinin Dünya semasını süslemek olduğunu anlamak mümkündür. Bu, Dünyaya ait olan gökyüzü, Allah’ın koruması altındadır ve hiçbir güç, Allah’ın bilgisi olmadan oraların güvenliğini bozamaz. Zira bunlar, üstün ve güçlü olan, her şeyi bilen Allah’ın koyduğu kanunlardır. Bk. (Hicr: 16, Kaf: 6)
M. Türk 41:12
13
(Ey Muhammed! Bütün bunlara rağmen) onlar yine de (haktan) yüz çevirirlerse (onlara): “Ben sizi, Âd ve Semûd kavminin başına yıldırım¹ gibi düşen (helâke) benzer bir helâke karşı uyarıyorum.” de.² 1 Yukarıdaki tercüme; “yıldırım” ifâdelerinin istiâre olması düşünülerek yapılmıştır. 2 Ebû Cehl ile Kureyş’in ileri gelenlerinden bir cemaat: “Muhammed’in işi bizi şüpheye düşürdü. Sihir, kehanet ve şiir bilen bir adam bulsanız da onunla konuşup bize onun işini bir anlatsa” dediler. Bunun üzerine Utbe b. Rebîa: “Ben vallahi şiiri, kehaneti, sihri dinlemiş, ona dair bir ilim edinmiş birisiyim, eğer öyle ise Muhammed bana gizli kalmaz” dedi. Rasulullah (s.a.v)’in yanına vardı ve: “Ey Muhammed! Sen mi daha hayırlısın Haşim mi, sen mi hayırlısın Abdülmuttalib mi?” dedi, Rasulullah (s.a.v) ona cevap vermedi. O tekrar: “Sen bizim ilâhlarımıza hakaret ediyor ve atalarımızın sapkın olduğunu söylüyorsun. Eğer reislik istiyorsan, bayraklarımızı sana dikelim, eğer mal istiyorsan sana mallarımızdan seni ve arkandakileri zengin edecek mal toplayalım ve eğer kadına ihtiyacın varsa Kureyş kızlarından beğeneceğin on tanesini seninle evlendirelim.” dedi. Utbe sözünü bitirince Rasulullah (s.a.v), besmele çekip, Fussilet suresinin başından on üçüncü ayetine kadar okudu. On üçüncü ayete gelince Utbe, hemen Rasulullah (s.a.v)’in ağzını kapatarak, vaz geçmesini rica etti ve kalkıp evine gitti ve Kureyş’in karşısına çıkmadı. Bir kaç gün görünmeyince Ebû Cehil: “Ey Kureyş topluluğu! Utbe neye görünmüyor? Zannederim Muhammed’e saptı, galiba onun yemeği hoşuna gitti, bu mutlak ihtiyacından olmalı, kalkın gidelim, bakalım” dedi. Yanına varınca, Ebû Cehil: “Ey Utbe! Sen Muhammed’e saptın, o galiba hoşuna gitti, bir ihtiyacın varsa seni Muhammed’e muhtaç etmeyecek mal toplayabiliriz” dedi. Bunun üzerine Utbe kızdı ve bundan sonra Muhammed’e ebediyyen bir şey söylemeyeceğine Allah adına yemin etti ve: “Bilirsiniz, ben Kureyş’in malca en zenginiyim velâkin ben ona vardım…” diyerek olayı anlattı ve: “Bana bir şey ile cevap verdi ki, vallahi o sihir değil, şiir de değil, kehanet de değildir. O bana Fussilet suresinin başından on üçüncü ayetine kadar okudu. Vallahi bilirsiniz ki Muhammed bir şey söylediği zaman yalan çıkmaz, onun için başınıza bir azap inmesinden korktum.” dedi (Elmalılı, Beyhekî ve İbnu Asakir’den)
M. Türk 41:13
14
Onlara, “sadece Allah’a kulluk edin” diye ilerisini gerisini anlatan¹ Peygamberler gelince onlar: “Eğer Rabbimiz (Peygamber göndermek) isteseydi kesinlikle bir melek gönderirdi. Gerçekten biz sizinle gönderilen (mesajları) inkâr ediyoruz.” dediler. 1 Kelime anlamıyla tercüme edilirse anlam: “onların önlerinden ve arkalarından yani her taraflarından Peygamberler geldi.” şeklinde olur. Ayrıca bu ifâdeyi, “her yönden çalıştılar, ilerisini-gerisini, geçmişi-geleceği anlatarak uyardılar” şeklinde de anlamak mümkündür.
M. Türk 41:14
15
Âd (kavmin)e gelince onlar da yeryüzünde haksız yere, “bizden daha güçlüsü var mı?” diyerek büyüklük tasladılar. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu bilmiyorlar mıydı? Ama onlar Bizim âyetlerimizi inatla inkâr ediyorlardı.
M. Türk 41:15
16
Böylece Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde üzerlerine soğuk ve gürültülü bir fırtına, gönderdik. Onların âhiret azabı ise daha rezil olacak ve onlara yardım da edilmeyecektir.
M. Türk 41:16
17
Semûd (kavmin)e gelince Biz onlara hak yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü hak yola tercih ettiler. Böylece (dünyada) yaptıkları şeyler yüzünden onları alçaltıcı bir azabın yıldırımı helâk ediverdi.
M. Türk 41:17
18
Biz de (Allah’a gerçekten) inanan ve Ondan (hakkıyla) sakınanları kurtardık.
M. Türk 41:18
19
O gün Allah düşmanları cehennem ateşine sürülmek üzere hep bir araya, bölükler halinde toplanırlar.
M. Türk 41:19
20
Sonunda oraya geldikleri zaman, kulakları, gözleri ve derileri onların yaptıkları işler hakkında aleyhlerinde şâhitlik edecektir.
M. Türk 41:20
21
Onlar, kendi derilerine: “Niçin aleyhimizde şâhitlik ettiniz?” deyince (derileri): “Sizi ilk defa yaratan, kendisine döndürüleceğiniz ve her şeyi konuşturan Allah, (bugün) bizi de konuşturdu.” diyecekler.
M. Türk 41:21
22
(Ve devamla): “Siz (dünyada iken) kulaklarınız, gözleriniz ve derilerinizin aleyhinizde şâhitlik edeceğinden sakınmıyordunuz. Üstelik yaptıklarınızın birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.”
M. Türk 41:22
23
“Rabbiniz hakkındaki bu kanaatiniz¹ var ya işte sizi esas o mahvetti ve böylece de ziyana uğrayanlardan oldunuz.” (diyecekler.) 1 Hasan el-Basrî bu âyeti okur ve: “İnsanların ameli Rablarına olan zanlarına göredir. Mü’min Allah’a güzel zanda bulunur, güzel amel yapar, kâfir ve münafık da kötü zanda bulunur kötü amel yaparlar” dermiş.
M. Türk 41:23
24
Eğer dayanabilirlerse artık onların sonsuz ikametgâhı, cehennemdir. (Rablerini) râzı etmek isteseler bile, buna izin verilmeyecektir.
M. Türk 41:24
25
Biz onlara birtakım dostlar musallat ettik. Onlar da yaptıkları ve yapacakları her şeyi kendilerine süslü gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki azap sözü, onlar için de hak oldu. Doğrusu onların hepsi kendilerine yazık etmiş oldular.
M. Türk 41:25
26
Kâfirler (birbirlerine): “Şu Kur’an’ı dinlemeyin ve o (okunurken) gürültü yapın. Belki onu bastırırsınız.” dediler.¹ 1 Rivayet olunduğuna göre Rasulullah (s.a.v) Mekke’de iken yüksek sesle Kur’an okurken onu dinleyen insanları kovar dağıtırlar, gürültü yapın, şu asılsız bir yaygara olan Kur’anı dinlemeyin,” derler, ıslık çalar ve gürültü ederlerdi.
M. Türk 41:26
27
Artık o kâfirlere gerçekten şiddetli bir azap tattıracağız ve onları, yaptıklarının en kötüsüyle cezâlandıracağız.
M. Türk 41:27
28
O Allah’ın düşmanlarının cezâsı da cehennemdir. Onlar, Bizim âyetlerimizi inkâr etmelerinin cezâsı olarak, orada sürekli kalacaklardır.
M. Türk 41:28
29
Kâfirler (cehennemde): “Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster, daha da rezil olmaları için onları ayaklarımızın altına alalım.” diyecekler.
M. Türk 41:29
30
Şüphesiz, “bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru yolda sapmadan yürüyenlerin üzerine melekler, zaman zaman iner ve “korkmayın, hüzünlenmeyin ve size vâdedilen cennetle sevinin.”derler.¹ 1 Bu âyetle ilgili olarak; Hz. Ebû Bekir: “sözde dosdoğru oldukları gibi yaşayışta da dosdoğru oldular.”, Hz. Ömer: “Allaha itaatte dosdoğru olup, tilkiler gibi hilekârlığa sapmadılar.”, Hz. Osman: “Amelde ihlâslı oldular.”, Hz. Ali: “Farzları eksiksiz yerine getirdiler” şeklinde izahlar yapmışlardır. (Elmalılı)
M. Türk 41:30