Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Mümin 1 / 85
1
Hâ, Mîm.
M. Türk 40:1
2
Bu Kitabın indirilmesi, çok şerefli ve her şeyi bilen Allah tarafındandır.
M. Türk 40:2
3
(O Allah) günâhı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı şiddetli, lütfu bol olandır. Kendisinden başka ilâh yoktur, dönüş ancak Onadır.
M. Türk 40:3
4
Allah’ın âyetleri ile ancak kâfirler bilgisizce tartışır. Öyleyse onların yeryüzünde (rahatça) gezip dolaşması sakın seni aldatmasın.
M. Türk 40:4
5
Onlardan önce Nûh toplumu ve daha sonra gelen farklı toplumlar da (Peygamberlerini) yalanladılar. Hattâ her ümmet, kendi Peygamberini öldürmeğe (bile) yeltenip, hakkın yerine bâtılı hâkim kılmak için çalıştılar. Ben de onları helâk ediverdim. (Sonunda) Benim cezâlandırmam, nasılmış? (gördüler.)
M. Türk 40:5
6
Böylece Rabbinin (ezelî ve ebedî ilmiyle bilip) kâfirler hakkındaki; “gerçekten onlar cehennemliktir” sözü, yerini buldu.¹ 1 Çünkü onlar, Allah’ın bu sözünden dolayı değil, kendi cüz’i iradeleriyle inanmayarak cehennemi hak etmişlerdir. Allah ise, bunu önceden bilerek söylemiştir. Tıpkı Bakara: 6 ve 7. ayette “(Ey Muhammed!) Uyarmanın da uyarmamanın da kendileri için bir farkı olmayan o kâfirler, (sana) asla îman etmeyecekler. Çünkü Allah, onların kalplerini ve (gönül) kulaklarını mühürlemiştir ve onların (gönül) gözlerinin üzerinde de perde vardır. En büyük azap ise işte böylelerinedir.” Şeklinde belirtildiği gibi… Bu şekildeki bilgi ve bu bilginin açıklanması sadece Allah’a mahsustur. Çünkü bu bilgileri ancak ezelî ve ebedî bir ilme sahip olan Allah bilebilir ve bunlar ğaybi bilgilerdir. Allah’ın kâfirler hakkındaki; “gerçekten onlar cehennemliktir” sözünün, yerini bulması bu sözün doğruluğunun ispat edilmiş olması demektir.
M. Türk 40:6
7
Allah’ın hükümranlığına tam teslim olanlar ve Onun katında bir değeri bulunanlar,¹ Rablerini hamd ile yüceltir. Ona hakkıyla inanır ve îman edenler için de: “Ey Rabbimiz! Sen rahmet ve ilminle her şeyi kuşatırsın, tevbe edenleri ve senin yolunda gidenleri affet ve onları cehennem azabından koru.” diyerek af dilerler. 1 Genellikle birçok tefsirde âyetin bu bölümü; “Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar...” şeklinde tercüme edilmiştir. Ancak; Zemahşeri ve Beyzavi “arşın taşınmasının” mecâzî olabileceğini ve “arşın sahibine yakın olmanın da” kinâye olabileceğini söylerler. Yukarıdaki tercüme bu mecâz ve kinâye esas alınarak yapılmıştır. Hamele-i Arşla ilgili olarak; “bunlar büyük Meleklerdir ki Hâkka Suresinde adetlerinin kıyamet günü sekiz oldukları belirtilmiştir” denilmiştir. Muhyîddin-i Arabî ve buna benzer bazıları, ğayba taş atarak bunların sayılarının bu gün dahi sekiz olduğunu söylemişler ise de bazıları, “bu gün dört olup kıyamet günü diğer dört Melek ile teyit olunarak sekiz olacaklarını” sanki Allah’tan bir vahiy almışçasına uydurmuşlar ve yalanlarına yalan katmışlardır. Bazı yeni yetmeler de onlara inat bunların, “kulluk sorumluluğunu sırtlanan mü’minler” olduklarını söyleyerek yeni bir yalan uydurmuşlardır. Bu konuda Seyyid Kutub da özetle: “Biz insanlar, arşın nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz. Onu herhangi bir şeye benzeterek de tasvir edemeyiz. Taşıyıcı meleklerin onu nasıl taşıdıklarını da onun çevresinde görevli olanların, orada nasıl bir işlev gördüklerini de bilmiyoruz. Sûrenin akışına göre bu âyette; Allah katında yüksek derecelere sahip kulların, Ona îman edip ve Rablerini övdükten sonra yeryüzündeki inanmış insanlara duâ edişleri ifâde edilmektedir.” demektedir. Tabiî ki en doğrusunu Allah bilir.
M. Türk 40:7
8
(Ve devamla:) “Ey Rabbimiz! Onları da babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları da kendilerine vâdettiğin Adn cennetlerine girdir. Çok güçlü, hüküm (ve hikmet) sahibi olan ancak Sensin.”
M. Türk 40:8
9
“Ve onları, bütün kötülüklerden koru. Sen kimi kötülüklerden korursan o gün onu gerçekten bağışlamışsındır. İşte en büyük kurtuluş budur” (diye duâ ederler.)
M. Türk 40:9
10
Şüphesiz o gün kâfirlere: “Siz, îmana çağırıldığınızda (gerçekleri) inkâr ederken, Allah’ın size olan öfkesi,¹ sizin (şimdi) kendi kendinize olan öfkenizden² çok daha büyüktü.” denilecek. 1 Bu öfkeyi, beşerî öfke anlamında anlamamak gerekir. Allah’ın öfkesi, mecâzen; “rahmetinden kovmak, nîmetlerine ulaştırmamak” anlamına gelebilir. 2 Kıyamet günü kâfirler; 1- Kıyameti, Cenneti ve Cehennemi gördükleri zaman bunları inkârda ısrar ettiklerinden dolayı kendilerine, 2- Dünyada peşlerinden gidip de ahirette kendilerine hiçbir yararı olmayan putlaştırdıkları önderlerine, 3- Cehenneme girdiklerinde şeytanları onlara, “bizim sizin üzerinizde bir saltanatımız yoktu. Biz sizi davet ettik siz de bizi dinlediniz. Kötüleyecekseniz kendinizi kötüleyin.” demesine, çok öfkelenecekler.
M. Türk 40:10
11
Kâfirler de: “Ey Rabbimiz! (Korkumuzdan) öldük öldük dirildik,¹ artık günâhlarımızı da itiraf ettik. Şimdi bize (şu cehennemden), bir çıkış yolu var mı?” derler. 1 Âyetin bu bölümünün, (Bakara: 28) esas alınıp kelime anlamıyla tercüme edilirse anlamı, “Ey Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin...” şeklinde olur. Ancak bu tercümedeki ölüş ve dirilişler tefsirlerde çok çeşitli şekillerde izah edildiğinden reenkarnasyoncular ve bazı sûfi meşrepleri tarafından çok fazla istismar edilmektedir. Ancak (Mülk: 4)’de tesniyenin çokluk için kullanıldığı esas alınırsa, bu ifâdenin mecâz olduğu anlaşılmaktadır. Yukarıdaki tercüme de bu düşünceyle yapılmıştır ve bu tercüme âyetin çizdiği tablonun öncesine ve sonrasına daha uygun düşmektedir. Ayrıca; “iki ölüm öldürdün, iki dirim dirilttin” ifadesinden kabir azabına da delil getirenler olmuştur. Bazıları da birinci öldürme, Dünya hayatını bitiren ilk ölüm, ikinci öldürme, kabirdeki birinci dirilmeyi takip eden ölüm, ikinci dirilme de kıyamette yeniden diriliş (ba’s) demişlerdir. Bir kısmı da; birinci ölüm bedene ait ölüm ve hayat, ikincinin de ruha ait ölüm ve hayat diye mülâhaza etmişlerdir.
M. Türk 40:11
12
(Bunun üzerine onlara): “Siz zâten hep böylesiniz. Tek olan Allah’a çağırıldığı zaman (Allah’ı) inkâr eder, Ona şirk koşulunca da (putlara) inanırdınız. Artık (bugün) hüküm, çok yüce ve büyük olan Allah’ındır.” denilecek.
M. Türk 40:12
13
Size mûcizelerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren¹ Odur. Fakat bunları ancak Ona gönül verip düşünenler anlar. 1 Gerek yağdırdığı yağmurlarla yerden bitkiler yaratarak, gerekse Peygamberlerine ilâhî kitaplarla mükemmel hükümler göndererek…
M. Türk 40:13
14
Öyleyse kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah’a has kılarak¹ sadece Ona, gönülden yalvarın. 1 Müşriklerin Allah’a imanla birlikte şefaatçi olsunlar diye Allah’la aralarına soktukları putlara yalvardıkları gibi yapmayın. Allah’la aranıza şefaatçi veya aracı olacaklar diye uyduruk önderler, efendiler ve koruyucuları sokmayın. Böyle yapmazsanız uydurduğunuz yeni dinle Allah’ın huzuruna varırsınız.
M. Türk 40:14
15
Çünkü dereceleri yükselten, kâinatın tek hâkimi olan, kıyametin¹ (dehşetini) haber vermek için kullarından dilediğine emriyle melek (indirip vahiy) gönderen sadece O (Allah’tır). 1 Telâk Günü: Kavuşma günü, kıyamet günü demektir. Zîrâ o gün rûhlar ve cisimler, göktekiler ve yerdekiler, yapılan işler ve bunları yaptıranlar, kendilerine tapılanlar ve bunlara tapanlar, birbirlerine kavuşacaklar veya birbirleriyle çatışacaklardır.
M. Türk 40:15
16
O gün onların, bütün foyalarının ortaya çıktığını ve hiç bir şeylerinin Allah’tan gizlenemeyeceğini (anladıkları) gündür. (İşte o gün) hükümranlık, tek ve her şeye istediği gibi hâkim olan Allah’tan başka kimin olabilir?
M. Türk 40:16
17
Bugün her insan ancak kazandığının karşılığını görür. Bugün (kimseye) zulmedilmez. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.
M. Türk 40:17
18
(Ey Muhammed!) Onları, yaklaşmakta¹ olan, yüreklerin gırtlaklara dayanıp yutkunup duracakları o (kıyamet) günü ile uyar. (O gün,) zâlimlerin koruyucusu da sözü dinlenecek bir şefâatçisi de olmayacaktır. 1 Âzife Günü: Yaklaşmakta olan felâket, ölüm saati, ölümü aratan o kıyamet saati yahut hesap görülüp cezâ kesilip de cehenneme girilmek üzere olunan saat demektir.
M. Türk 40:18
19
(Allah) gözlerin art niyetli bakışlarını da gönüllerin gizlediği düşünceleri de bilir.
M. Türk 40:19
20
Allah adaletle hükmeder. Oysa (kâfirlerin) Allah’ı bırakıp da yalvardıkları kimseler, hiç bir şeye hükmedemezler. Gerçekten O (Allah) her şeyi işitendir, görendir.
M. Türk 40:20
21
O (kâfirler) yeryüzünde gezip dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğunu hiç görmüyorlar mı? Hâlbuki onlar kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha güçlü idiler. Fakat Allah onları günâhları sebebiyle helâk ediverdi ve onları Allah’ın helâkinden (kurtaracak) bir koruyucu da olmadı.
M. Türk 40:21
22
Çünkü onlar, Peygamberleri kendilerine apaçık mûcizeler getirir getirmez (onları) inkâr ettiler. Allah da onları helâk ediverdi. Şüphesiz O, çok güçlüdür, cezâsı çok şiddetli olandır.
M. Türk 40:22
23
23,24. Yemin olsun Mûsa’yı (da) âyetlerimizle¹ ve apaçık bir mûcizeyle² Firavuna, Hâmâna ve Kârûna gönderdik. Fakat onlar: “Bu yalancıdır (ve) büyücüdür.” dediler. 1 Buradaki âyetlerden maksat Tevrât değil, A’raf ve Neml sûresinde bahsedilen dokuz mûcizedir. Bunlar da; “âsâsının yılana dönmesi, elinin beyazlaşması, tûfân, çekirge, haşere, kurbağa, mal ve can noksanlığı, suların kan olması ve denizin yarılmasıdır.” Konu ile ilgili olarak Bk. (A’raf: 133, Hûd: 96, İsrâ: 101, Neml: 12) 2 Apaçık mûcize ise; “âsâ ve yed-i beyzâ’dır.”
M. Türk 40:23
24
23,24. Yemin olsun Mûsa’yı (da) âyetlerimizle¹ ve apaçık bir mûcizeyle² Firavuna, Hâmâna ve Kârûna gönderdik. Fakat onlar: “Bu yalancıdır (ve) büyücüdür.” dediler. 1 Buradaki âyetlerden maksat Tevrât değil, A’raf ve Neml sûresinde bahsedilen dokuz mûcizedir. Bunlar da; “âsâsının yılana dönmesi, elinin beyazlaşması, tûfân, çekirge, haşere, kurbağa, mal ve can noksanlığı, suların kan olması ve denizin yarılmasıdır.” Konu ile ilgili olarak Bk. (A’raf: 133, Hûd: 96, İsrâ: 101, Neml: 12) 2 Apaçık mûcize ise; “âsâ ve yed-i beyzâ’dır.”
M. Türk 40:24
25
Bunun üzerine (Mûsa) kendilerine tarafımızdan gerçekleri¹ getirince: “Onunla birlikte îman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın.” dediler. Kâfirlerin tuzağı (bile) sapkınlıktan başka (bir şey) değildir. 1 Yani gerçeklerle dolu olan Tevrât’ı...
M. Türk 40:25
26
Firavun: “Bırakın beni, Mûsa’yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvara dursun. Zîrâ ben, onun dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” dedi.¹ 1 Anlaşılıyor ki Hz. Musa’nın mucizeleri karşısında Firavunun zulmü kırılmış, dilediğini yapamaz olmuş ve şaşırmıştı. A’raf Sûresinde de geçtiği üzere mesele toplumun görüşüne müracaattan ibaret kalmamış, bir müdahale mahiyetini almış olmalı ki; “bırakın beni” diye bağırıyordu. Demek ki o Firavun, cebrini yürütemez olmuş ve şaşırmış idi. Şaşkınlığından hezeyan ediyor, bir taraftan; “o Rabbine duâ etsin” diye Allah’ı inkâr veya hafife almak istiyor, bir taraftan da “dininizi değiştirecek” diye dindarlık gösteriyordu. Belki de onun Allah dediği kendi saltanatı idi. (Elmalılı)
M. Türk 40:26
27
Mûsa: “Gerçekten ben hesap gününe inanmayan tüm büyüklük taslayanlardan, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah)’a sığınırım.” dedi.
M. Türk 40:27
28
(Bunun üzerine) Firavun’un ailesinden, (o zamana kadar) îmanını gizleyen inanmış bir adam,¹ şöyle dedi:² “Siz, Rabbim Allah’tır dediğinden dolayı, size Rabbinizden apaçık belgeler getiren bir adamı mı öldüreceksiniz? (Sonra) eğer o yalancı ise yalanı kendi zararınadır. Yok, eğer doğru söylüyorsa (o zaman) sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelebilir. Şüphesiz Allah ölçüyü kaçıranı, çok yalan söyleyeni, hak yola asla ulaştırmaz.” 1 Bazıları bu zatın İsrail oğullarından olduğunu zannetmişlerse de (مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ) ifadesi bu zatın daha ziyade Mısırlılardan ve belki Firavunun kendi hanedanından olduğuna delalet eder. Bu mü’min kimse hakkında pek çok rivayet vardır ama verilen bilgiler sıhhatli değildir. Bu zat hakkında söylenecek en güzel söz; “o, Allah’ın Firavunun karşısına çıkardığı, önce imanını gizleyerek bir müddet Firavunu avutmuş ise de nihayet Hz. Musa’nın katli kararı karşısında meydana çıkmak lüzumunu hissederek evvelâ nasihate başlamış, sonra da açıktan bir mücahede meydanına atılmış imanlı bir mü’min kuldur”dan ibarettir. 2 Bu âyete göre; bir kişi kalben Allah’a îman eder fakat bunu dili ile söylemezse mü’min’dir. Ancak îmanını açıklamadıkça Müslümanlar arasında mü’min işlemi göremez. Yine bir kimse de kalben inkâr ederse kâfir olur, bunu dili ile söylemezse Allah katında münâfıktır. Eğer bir Müslüman’ın can korkusu söz konusu ise, îmanını gizlemesinde bir sakınca yoktur. Bunu Şia’daki “takiyye” ile karıştırmamak gerekir. Zira Şiiler arasında takiyye iman esaslarından sayılarak; “takiyye vacibdir ve onu terk eden, namazı terk etmiş gibi olur” denilmiştir. Takiyye, kâfirlere karşı kullanılacak bir silahtır. Ancak ayrı anlayışta olan bir başka Müslüman kesime karşı, -şiilerin, Sünnilere karşı kullandıkları gibi- kullanılamaz. Takıyye ile ilgili olarak Bk. (Âlu İmran: 28, Nahl: 106 ve dipnotları.)
M. Türk 40:28
29
“Ey kavmim! Buraların güçlüleri olarak bugün hâkimiyet sizdedir. Eğer Allah’tan bir azap gelirse, bize kim yardımcı olabilir?” dedi. (Bunun üzerine) Firavun da: “Ben, size sadece kendi görüşümü gösteriyor ve sizi en doğru yola yöneltiyorum.” dedi.¹ 1 Böylece Firavun, başka bir seçenek bırakmayarak tam bir despot olduğunu açıkça ifade etmiş oldu.
M. Türk 40:29
30
Îman eden adam: “Ey kavmim! Ben geçmiş ümmetlerin (helâk edildiği) günler gibi bir günün, sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum.”
M. Türk 40:30