Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Sebe 1 / 54
1
(Dünyada) hamd, göklerde ve yerde olanların tamamı kendisine ait olan Allah’a aittir, âhirette de hamd Ona olacaktır.¹ O, hüküm (ve hikmet) sahibidir, her şeyden haberi olandır. 1 Dünyada hamd, bir ibâdet, âhirette ise bir zevktir.
M. Türk 34:1
2
O yerin içine gireni de ondan çıkanı da gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. O pek merhamet edendir, çok bağışlayandır.
M. Türk 34:2
3
Kâfirler: “O kıyamet vakti bize gelmez.” dediler. (Sen de onlara): “Hayır ğaybı¹ (sadece kendisi) bilen² Rabbime yemin olsun ki, o (kıyamet) size muhakkak gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar³ bir şey bile Ondan saklı kalamaz ve bundan daha küçük veya daha büyük olan her şey, istisnasız, o apaçık kitapta (levh-i mahfuz’da⁴ yazılı)dır.” de. 1 Ğayb için Bk. (Hûd: 31) 2 Geleceği haber verilen kıyametin ne zaman geleceğini, ölmüş, toprağa gömülmüş varlıkların ne zaman toplanacağını bilen... 3 Zerre: Bir şeyin en küçük parçası (mikrop veya molekül) demektir. Zerreden daha küçüğü ise atom, elektron veya bölünemeyen en küçük parçadır. 4 Bk. (En’am: 59, Yûnus: 61, Hûd: 6, Neml: 75)
M. Türk 34:3
4
(Allah’ın her şeyi bilip, yazması) Onun (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanları ödüllendirmesi içindir. Onlar için Allah’tan bir bağışlanma ve (âhirette) üstün bir rızık (olan cennet) vardır.
M. Türk 34:4
5
Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlara gelince, onlar için de en iğrenç olanından acıklı bir azap vardır.
M. Türk 34:5
6
Kendilerine ilim verilenler¹ ise sana Rabbinden indirilenin, gerçeğin ta kendisi olduğunu ve o (Kur’an’ın); yüceliğinin sonu olmayan, her türlü övgüye layık olan (Allah’ın) yolunu gösterdiğini bilirler. 1 Bunlar; Peygamberimizin ashâbı ve ümmetinden onların izi üzere giden âlimler veya ehl-i kitab’ın âlimlerinden olup da Müslüman olanlardır.
M. Türk 34:6
7
Kâfirler (insanlara): “Size, siz darmadağın olup yok olduğunuz zaman, gerçekten yeniden yaratılacağınızı söyleyen bir adamı gösterelim mi?” dediler.¹ 1 Böyle söylemekle Kureyş kâfirleri Peygamberimizle akıllarınca alay etmek istiyorlardı.
M. Türk 34:7
8
(Ve devamla): “Bu (adam) kesinlikle ya yalanlarını Allah’a yakıştırıyor ya da bunda, biraz delilik var!” (diyorlar.) Hayır, tersine âhirete inanmayanlar, derin bir (vicdan) azabının ve uzak bir sapkınlığın içerisindedirler.
M. Türk 34:8
9
Onlar kendilerini her yandan kuşatan göğü ve yeri görmüyorlar mı?¹ Eğer Biz, dilersek onları yere batırırız, ya da göğü tepelerine parça parça indiririz. Şüphesiz bunda (Allah’a) gönülden yönelen her kul için bir mûcize vardır. 1 Âyetin bu bölümü: “Onlar gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında bulunanı, görmüyorlar mı?” şeklinde de tercüme edilebilir.
M. Türk 34:9
10
10,11. Yemin olsun Biz, Dâvût’a tarafımızdan, “ey dağlar ve kuşlar, onunla birlikte (Beni anmak için) çınlayın” diyerek, lütufta¹ bulunduk.² Ve: “Zırhlar yap ve (onları) düzenli bir biçime sok.” diyerek, demiri de (Dâvût’un) emrine verdik.³ (Ey îman edenler!) Hepiniz, (îman ettiğiniz) iyi işleri yapın. Gerçekten Ben bütün yaptıklarınızı hakkıyla görürüm. 1 Dâvut (a.s)’a dokuz adet lütuf verilmişti. Bunlar da; Peygamberlik (Nisâ: 163), Zebûr (Nisâ: 163), ilim (Neml: 15), kuvvet (Sad: 17), dağların emrine verilmesi (Sebe’: 10), bağışlanma (Sad: 25), adaletle hüküm verme (Sad: 26), demircilik ve güzel sestir.(Sebe’: 10) 2 Güzel sesle nağmeler Hz. Davud’un özel bir üstünlüğü, kuşları dahi başına toplayan bir mucizesi idi. Bu mânâ iledir ki, “Davudî ses” meşhur olmuştur. Bu güzel sanatı, İslam’da kesin olarak kınanmış bir sanat zannedenler olmuştur. Fakat bilmek gerekir ki, kınanmış olan, fasıklığa yol açan nağmelerdir. Yoksa Kur’ân okunurken, tertil (Kur’ân’ı usulüne göre okuma) ve sesini güzelleştirme emrolunan bir şeydir. Bu konuda sahih hadis kitaplarında birçok hadis vardır. Birçokları musikînin etkisini ruhanî zannederler. Böyle bir zan, ruhu hava zannetmektir. Ses bir hava titreşimi olduğu için, müziğin doğrudan doğruya verdiği etki ve heyecan, bir öpücük zevki gibi cismanî bir etkidir. “Teğanni” yani bir parçayı makamla okuma, ancak bir kelimenin, bir sözün mânâsını ruha duyurmaya hizmet etmesi itibarıyladır ki ruhanî bir değer alabilir. Fasıklar hep şehvete yönelen konularla cismanî heyecan aradıkları için, mânâyı öldürerek sadece sinirlere basan kuru nağmelerle cismanî etki ararlar. Bu ise ruhanî şuuru terbiye değil yok eder. Belki fasık için tamamıyla kendinden geçip hiçbir şey hissetmeyerek mest olmak bir zevktir. Fakat dinin, şeriatın vermek istediği zevk bu değil, güzel mânâlı, mukaddes, şuurlu bir hayat yaşatmaktır. Şeriat, Kur’ân okunurken ses güzelleştirilsin, makamla okunsun, ancak ifadenin metnini bozarak, mânâyı unutturarak kuru ses izleyen fasıkların bestesiyle ve nağmeleriyle değil, sözlerin tecvidini, fasihliğini bozmayarak mânâsının, belağatının incelikleriyle duyurarak şuurlu bir hayat yaşatacak olan bir seda ile okunsun ister. Bu, kırâat ilminde “Tecvid” diye tarif olunmuştur. Bu suretle biz Kur’ân okunurken Hz. Davud’un mucizesini yaşamış oluruz. Hz. Davud’un dağları boyun eğdiren, uçan kuşları durduran mucizesi de kuru bir ses oyunundan ibaret, kuru bir terennüm değil, ruhtan kopup Allah’a arz olunan tesbihler idi. (Elmalılı) 3 Hz. Dâvut’a demirin nasıl işleneceğini, zırhın nasıl yapılacağını, ona nasıl şekil vereceğini bizzat Allah öğretmiştir. Yoksa insanlar, bunu kendi akıllarıyla bilemezlerdi. Zâten Peygamberler, insanlara bu bilgileri de vermişlerdir. İslâm’a göre bilginin kaynağı, vahiydir. Peygamberlerin mucizelerini inkâr veya tahfif etmeyi alışkanlık haline getirenler, Hz. Davut (a.s.) için “sert bir karakteri” olduğu iftirasını mucizeye tercih etmişler ve bu konuda Müslümanlardan gelen rivayetleri hiçe saymışlardır. Aksine, Eski Ahid olduğu iddia edilen uyduruk kitabın rivayetlerine sarılmayı bir maharetmiş gibi göstererek güya âlimlik taslamışlarsa da bu rivayetler buraya alınacak bir değere sahip olmadığı için zikredilmemiştir.
M. Türk 34:10
11
10,11. Yemin olsun Biz, Dâvût’a tarafımızdan, “ey dağlar ve kuşlar, onunla birlikte (Beni anmak için) çınlayın” diyerek, lütufta¹ bulunduk.² Ve: “Zırhlar yap ve (onları) düzenli bir biçime sok.” diyerek, demiri de (Dâvût’un) emrine verdik.³ (Ey îman edenler!) Hepiniz, (îman ettiğiniz) iyi işleri yapın. Gerçekten Ben bütün yaptıklarınızı hakkıyla görürüm. 1 Dâvut (a.s)’a dokuz adet lütuf verilmişti. Bunlar da; Peygamberlik (Nisâ: 163), Zebûr (Nisâ: 163), ilim (Neml: 15), kuvvet (Sad: 17), dağların emrine verilmesi (Sebe’: 10), bağışlanma (Sad: 25), adaletle hüküm verme (Sad: 26), demircilik ve güzel sestir.(Sebe’: 10) 2 Güzel sesle nağmeler Hz. Davud’un özel bir üstünlüğü, kuşları dahi başına toplayan bir mucizesi idi. Bu mânâ iledir ki, “Davudî ses” meşhur olmuştur. Bu güzel sanatı, İslam’da kesin olarak kınanmış bir sanat zannedenler olmuştur. Fakat bilmek gerekir ki, kınanmış olan, fasıklığa yol açan nağmelerdir. Yoksa Kur’ân okunurken, tertil (Kur’ân’ı usulüne göre okuma) ve sesini güzelleştirme emrolunan bir şeydir. Bu konuda sahih hadis kitaplarında birçok hadis vardır. Birçokları musikînin etkisini ruhanî zannederler. Böyle bir zan, ruhu hava zannetmektir. Ses bir hava titreşimi olduğu için, müziğin doğrudan doğruya verdiği etki ve heyecan, bir öpücük zevki gibi cismanî bir etkidir. “Teğanni” yani bir parçayı makamla okuma, ancak bir kelimenin, bir sözün mânâsını ruha duyurmaya hizmet etmesi itibarıyladır ki ruhanî bir değer alabilir. Fasıklar hep şehvete yönelen konularla cismanî heyecan aradıkları için, mânâyı öldürerek sadece sinirlere basan kuru nağmelerle cismanî etki ararlar. Bu ise ruhanî şuuru terbiye değil yok eder. Belki fasık için tamamıyla kendinden geçip hiçbir şey hissetmeyerek mest olmak bir zevktir. Fakat dinin, şeriatın vermek istediği zevk bu değil, güzel mânâlı, mukaddes, şuurlu bir hayat yaşatmaktır. Şeriat, Kur’ân okunurken ses güzelleştirilsin, makamla okunsun, ancak ifadenin metnini bozarak, mânâyı unutturarak kuru ses izleyen fasıkların bestesiyle ve nağmeleriyle değil, sözlerin tecvidini, fasihliğini bozmayarak mânâsının, belağatının incelikleriyle duyurarak şuurlu bir hayat yaşatacak olan bir seda ile okunsun ister. Bu, kırâat ilminde “Tecvid” diye tarif olunmuştur. Bu suretle biz Kur’ân okunurken Hz. Davud’un mucizesini yaşamış oluruz. Hz. Davud’un dağları boyun eğdiren, uçan kuşları durduran mucizesi de kuru bir ses oyunundan ibaret, kuru bir terennüm değil, ruhtan kopup Allah’a arz olunan tesbihler idi. (Elmalılı) 3 Hz. Dâvut’a demirin nasıl işleneceğini, zırhın nasıl yapılacağını, ona nasıl şekil vereceğini bizzat Allah öğretmiştir. Yoksa insanlar, bunu kendi akıllarıyla bilemezlerdi. Zâten Peygamberler, insanlara bu bilgileri de vermişlerdir. İslâm’a göre bilginin kaynağı, vahiydir. Peygamberlerin mucizelerini inkâr veya tahfif etmeyi alışkanlık haline getirenler, Hz. Davut (a.s.) için “sert bir karakteri” olduğu iftirasını mucizeye tercih etmişler ve bu konuda Müslümanlardan gelen rivayetleri hiçe saymışlardır. Aksine, Eski Ahid olduğu iddia edilen uyduruk kitabın rivayetlerine sarılmayı bir maharetmiş gibi göstererek güya âlimlik taslamışlarsa da bu rivayetler buraya alınacak bir değere sahip olmadığı için zikredilmemiştir.
M. Türk 34:11
12
Süleyman’ın emrine de sabahtan öğleye kadar bir aylık, öğleden akşama kadar da bir aylık mesafeye götüren (özel) bir rüzgâr verdik.¹ Erimiş bakır madenini de ona sel gibi akıttık.² Onun emri altında; Rabbinin izniyle çalışan ve Bizim emrimizden sapacak olsalar, kendilerine çılgın ateşin azabından tattırdığımız bir kısım cinler³ de vardı. 1 Süleyman (a.s)’ın emrine verilen rüzgâr, özel bir rüzgâr idi. Süleyman (a.s) bununla bizim mahiyetini bilemeyeceğimiz bir şekilde giderdi. Onun teknolojisini kıyamete kadar elde etmek mümkün değildir. Çünkü bu bir mûcizedir. Ama önemli olan tarafı bu saltanat da bir gün, şairin; “Seyretti hevâ üzre denir taht-ı Süleyman, "Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde.” dediği gibi yok olup gitmiştir. " 2 Bu konu ile ilgili rivâyetler sıhhatli olmadığından bunun; Allah’ın ihsanı olan bir ilim ve sanatla akıtılmış olması şeklinde anlaşılması daha uygundur. 3 (مِنَ الْجِنِّ) “Cinden” denilmekle; cinlerin tamamının değil, bir kısmının çalıştığı anlaşılmaktadır. Aslında cinler, insanın emrinde çalışan varlıklar değildir. Âyetteki “Rabbinin izniyle” kaydı bunun da bir mûcize olduğunu göstermektedir. Yani cinler, ancak Allah’ın emriyle insanların emrinde çalıştığından dolayı, bugün emrinde cin çalıştığını veya cinlerden hüddamı bulunduğunu söyleyenler, mûcize gösteremeyeceklerine göre, yalan söylemektedirler. Kimileri de buradaki cinleri, “cin gibi adamlar, ele avuca sığmaz varlıklar “ şeklinde tercüme etmişler. Bu da mucizeleri inkâr sapkınlığında olanların sarılacakları başka bir sapkınlık olsa gerektir.
M. Türk 34:12
13
Onlar ona dilediği şekilde köşkler,¹ nakışlar,² havuz gibi çanaklar ve sâbit kazanlar yaparlardı. “Ey Dâvût ailesi, şükrünüzü, (benim yolumda) çalışarak ifâde edin. Zîrâ kullarımdan hakkıyla şükredeni, çok azdır.” 1 Mihrab: “Bayağılıktan korunmuş olan şerefli meskenler ve oturulacak yerler” demektir. Bunlar, onur ve haysiyetle korunduklarından ve savunulduklarından dolayı, “Meharib” ismi ile isimlendirilmiştir. (Keşşaf) Meharib, kelimesini “mescitler”dir diye tefsir edenler de olmuştur. 2 Temasil: Timsal kelimesinin çoğuludur. Timsal, canlı veya cansız bir şeyin biçimine benzer yapılan herhangi bir şekildir. Bu şekillerin hayvan suretinde olması şart değildir. Ağaç gibi cansız resimler de olabilir. Onun için Razî, bunların "nakışlar" olduğunu söylemiştir. Eski Ahid olduğu iddia edilen uyduruk kitaba itibarları daha fazla olan bazı akılcı âlim bozuntuları (وَتَمَاث۪يلَ) kelimesini “heykeller veya on iki aslan heykeli” şeklinde ifade ederek Hz. Süleyman’a bir de putçuluk iftirası atmışlardır.
M. Türk 34:13
14
Sonunda o (Süleyman’ı) vefat ettirdiğimizde, onun ölümünü,¹ o (cinlere) değneğini yiyen bir ağaç kurdundan² başkası haber veremedi. Artık o, yere düşünce anlaşıldı ki; eğer cinler ğaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içerisinde kalmazlardı.³ 1 Kur’an-ı Kerim’de ölümünden bahsedilen tek peygamber Hz. Süleyman (a.s.)’dır. 2 Buradaki (دَابَّةُ الْأَرْضِ) ifâdesiyle Neml: 82’deki (دَابَّةً مِنَ الْأَرْضِ) ifâdesi birbirine karıştırıldığından olsa gerek, kıyamet alametleri arasına bir de “Dabbet’ül-Arz” kavramı sokulmuştur. Buradaki “Arz”, yerin ismi değil (أَرَضَ) fiilinden “ekl” vezninde mastardır. “Erda” namındaki böceğin fiili, yani “ağaç kurdu” denilen bir nevi güvenin yemesi, manasınadır. (دَابَّةُ الْأَرْضِ) “bir güve böceği” demektir. (Elmalılı) Öteki ise, “Dabbet’ül-Arz” değil “dabbe” yani “yaratık” demektir. Kıyametten sonra çıkma ihtimâli daha kuvvetlidir. Bk. (Neml: 82) 3 Demek ki cinler, ğaybı bilmedikleri gibi gözlerinin önünde olan şeyleri de bilememektedirler.
M. Türk 34:14
15
Yemin olsun, Sebe’ halkının¹ oturduğu, sağdan sola (her tarafı) çifter çifter bahçeli memleketlerinde de ibretler vardı. (Sanki o bahçeler onlara:) “Rabbinizin rızkından yiyin ve Ona güzel bir memleketiniz² ve bağışlayıcı bir Rabbiniz (olduğu için) şükredin.” diyordu.³ 1 Bk. (Neml: 22) 2 (بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ) ifadesinin ebcet hesabıyla İstanbul’un fethine işaret ettiğini söyleyen Molla Cami, herhalde ya bu beldenin Yemen’de olduğunu ya da Yemen’in ve İstanbul’un nerede olduğunu bilmiyordu. 3 Yukarıdaki tercüme; söylenen sözün faili açıkça belli olmadığı, bir kavme vahiy gelmeyeceği ve bir de burada “intak sanatı” olabileceği düşüncesiyle, tercih edilmiştir.
M. Türk 34:15
16
Fakat onlar (Haktan) yüz çevirince, Biz de onlara Arim¹ selini gönderdik. Ve onların çifter çifter bahçelerini, acı meyveli, acı ılgınlı ve içerisinde birkaç dikenli kiraz ağacı olan çifter çifter bahçelere dönüştürdük. 1 Arim: Önüne geçilmez sel, Arim denilen settin seli veya Arim deresinin seli anlamlarına gelir. Arim Setti; Sebe’ ülkesinde yetmiş kadar çayın aktığı, sellerin toplandığı, zift ile kaplı, sulama için kullanılan bir barajdır. Bu setti yaptıran hakkındaki rivâyetler o kadar çok ki bunları birleştirmek mümkün değildir.
M. Türk 34:16
17
Böylece kâfir olmalarından dolayı onları cezâlandırdık. Zâten Biz hiç kâfirlerden başkasını cezâlandırır mıyız?
M. Türk 34:17
18
Biz onların memleketiyle, kutsal kıldığımız (Mekke, Kudüs ve Şam) memleketleri arasında sırt sırta şehirler var etmiş,¹ onlara da düzenli gidiş geliş imkânı sağlamış ve onlara: “Oralarda geceler ve gündüzler boyunca güvenlik içerisinde gezip dolaşın.”(demiştik).² 1 Âyetin bu bölümü, “Biz onlarla, içlerinde bereketler verdiğimiz memleketler arasında sırt sırta şehirler var etmiş...” şeklinde de anlaşılabilir. 2 Bu âyetten o dönemde, Yemen ile Şam arasının son derece ma’mûr şehirlerle dolu olduğu anlaşılmaktadır.
M. Türk 34:18
19
Ama onlar: “Ey Rabbimiz! Yolculuklarımızın arasını uzaklaştır.”¹ diyerek kendi kendilerine zulmettiler. Biz de onları ibret kıssaları haline getirdik ve onları darmadağın ettik. Şüphesiz bunda, çok sabreden² ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 1 Tıpkı İsrâil oğullarının, “Ey Mûsa, biz bir tür yemeğe artık sabredemeyeceğiz, bizim için Rabbine dua et de; bize yerin bitirdiği sebzesinden, kabağından, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” (Bakara: 61) dedikleri gibi bunlar da Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük edip, kötüyü iyiye tercih etmek istediler. 2 Yani çok şükredici olmak için çok sabırlı olmak lâzımdır. İşte böyle çok sabırlı olup da nimetlere kavuşmak şanından olan kimseler için bu Sebe’ kıssasında çok önemli âyetler vardır. Heva ve heveslerini zapt edip meşakkatlere tahammül ederek vazife ve ibadetlerine çalışan sabırlı kimseler memleketlerini Allah’ın inayetiyle Cennet gibi mamur eder, nimetlere ulaşırlar. Allah’ın şükreden kullarından olmak isteyenler de o nimetlerle azmayıp yine sabır ve sebat ile şükrüne devam ederek kendilerini sabır ehli içerisinde bulurlar. (Elmalılı)
M. Türk 34:19
20
Doğrusu îman edenlerin dışındakiler, İblise uyarak, onun (insanları saptıracağı) hakkındaki zannını¹ doğrulamış oldular.² 1 Yani iblisin, “kendi gücüyle insanları saptırabileceği” zandan başka bir şey değildi. 2 Zîrâ İblis Allah’a, “Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen çoğunu şükredenlerden, bulamayacaksın.” demişti. (A’raf: 17) Yani; gerçek Müslümanların dışındakiler, tamamen iblise uydular. Böylece de iblis bu saptırma işini kendi gücüyle yaptığını zannetti.
M. Türk 34:20
21
Hâlbuki onun, onlara karşı bir hâkimiyet kurma gücü yoktu. Ancak Biz (iblise bu imkânı) âhirete inananı, ondan şüphe edenden ayırt etmek için (verdik). Zîrâ senin Rabbin, her şeyi hakkıyla koruyandır.
M. Türk 34:21
22
(Ey Muhammed! Onlara): “(Haydi) Allah’ı bırakıp da göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şeye bile sahip olmayan, (ilâh) sandığınız şeyleri çağırın. Onların bu ikisinde (Allah’la) bir ortaklıkları olmadığı gibi, Onun da bunlardan bir destekçisi yoktur.” de.
M. Türk 34:22
23
Onun huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasına, şefâat fayda vermez.¹ Sonunda (şefâate) izin verilince onlar, (şefâatçilerine): “Rabbiniz (şefâatiniz hakkında) ne buyurdu?” derler. (Onlar da): “Doğru olanı” diye cevap verirler. Zîrâ O çok yüce (ve) pek büyüktür. 1 Şefâat: Yüce birinin huzurunda bir başkası için rica ve yalvarma ile yardımını istemek demektir. Şefâat, herkesten önce Allah’ın kendi elindedir ve O’nun izniyle olur. Yani şefâat edecekleri Allah kendisi belirler. Şefâat izni olanlar da kendi dilediklerine değil, Allah’ın dilediklerine şefâat edebilirler. Geniş açıklama için Bk. (Elmalılı. Sh. 850) A’rafta bulunacak olan Allah’ın sevgili kulları, Cennetlik olup da henüz Cennete girmemiş ama girme ümidinde bulunan kimselere, cennete gireceklerini müjdeleyecekledir. Belki de şefâatin fiili uygulaması bu olacaktır. En doğrusunu ise Allah bilir. Bk: (Bakara: 48, 254, 255 ve dipnotu, A’raf: 46, Meryem:87, Zümer: 44)
M. Türk 34:23
24
(Onlara): “Size göklerden ve yerden rızık veren kimdir?” diye sor ve: “Allah’tır” de. (Bir de onlara): “Gerçekten ya biz ya da siz, ikimizden biri hak yolda veya diğeri apaçık bir sapkınlıktadır.” de.
M. Türk 34:24
25
“(Öyleyse) bizim işlediğimiz suçtan siz sorulmayacaksınız, sizin yaptıklarınızdan da biz sorulmayacağız.” de.
M. Türk 34:25
26
“Rabbimiz (kıyamet günü) hepimizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda hükmedecektir. Çünkü O en âdil hüküm veren, (her şeyi) hakkıyla bilendir.”
M. Türk 34:26
27
“Ona (kâinatın yaratılışında) ortak olarak ekledikleriniz, (bu işi nasıl yapmışlar) bana bir gösterin bakalım.¹ (Bunu) asla (yapamazlar.) Zîrâ Allah çok güçlü ve mükemmel hüküm sahibidir.” (de) 1 Yani; onların Allah’la beraber kâinatı nasıl yarattıklarını, neyi yarattıklarını veya varsa yaratma güçlerinin ne olduğunu bana gösterin bakalım.
M. Türk 34:27
28
(Ey Muhammed!) Biz seni, ancak bütün insanlara (rahmetimizin) müjdecisi, (azabımızın) habercisi olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar.¹ 1 Peygamber (s.a.v) tüm akıllılar âlemine rahmet (Enbiyâ: 107) ve tüm insanlara Allah’ın rahmetinin müjdecisi, azabının korkutucusu olarak gönderilmiştir. Bk. (Furkan: 56, Fâtır: 24, Fetih: 8) Bütün bunlardan Peygamberimizin evrenselliği net bir şekilde anlaşılmaktadır.
M. Türk 34:28
29
(Bir de o kâfirler): “Eğer doğru söylüyorsanız (şu tehdit edip durduğunuz) azap ne zaman gerçekleşecek.”¹ diyorlar. 1 Kâfirlerin bu sözleri azaba gerçekten inandıklarından değil, bilakis azabı inkârlarından dolayıdır. Aynı âyet için Bk. (Yûnus: 48, Enbiyâ: 38, Neml: 71, Yasin: 48, Mülk: 25)
M. Türk 34:29
30
(Onlara): “Size öyle bir gün belirlenmiştir ki, siz ondan bir saat geri de kalamazsınız, ileriye de geçemezsiniz.” de.
M. Türk 34:30