1
Ey Peygamber! Allah’a (karşı hata etmekten) sakın, kâfirlere¹ ve münâfıklara² itaat etme. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.³
1 Kâfirler ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 89) 2 Münafık: Gerçek anlamda iman etmeyip, dışından Müslüman görünen, çeşitli sebeplerden dolayı ve menfaati icabı kendini Müslüman göstererek Allah’a, Rasûlüne ve mü’-minlere düşmanlığını gizleyen kimse demektir. “Nifak, kalpte olursa küfür, amelde olursa suçtur” (Kurtubî). Bu bakımdan, münafıklardaki nifak hâli îtikâdî ve amelî olarak iki grupta toplanır. 1. İtikâdî nifak: Dünyada Müslüman muamelesi görüp, âhirette inançsızlığı ortaya çıkınca kâfirlerden daha kötü muâmeleye tâbî tutulmasına sebep olacak olan nifak halidir. Kur’an insanları mü’min, kâfir, münafık olmak üzere üç grupta toplar (Bakara: 1-20) ve insanların en kötüsü olanı şeklinde tarif edilen münafıkların şu özelliklerinden söz eder: İslâm toplumu içinde fesatçıdırlar. (Bakara: 9-13) Müslümanların inandıkları gibi inanın, denilince; “biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?” diye itiraz ederler. İnananlarla yan yana gelince de; “sizinle beraberiz” derler. Fakat reisleri ve şeytanlarıyla baş başa kalınca; “biz onları aldattık” diye alay ederler. (Bakara: 13-15) Namaza da üşene üşene kalkarlar. (Nisâ: 142-143). İnsanları Allah yolundan döndürmek için yalan yere yemin ederler. (Mücadele: 14, Münâfıkûn: 2) Allah’ı unutup cimrilik yaparlar (Tevbe: 67), sıkışınca fitneye düşerler (Ankebût: 10), olayların akışı münafıkların lehine gibi ise, itaatla koşa koşa Peygamber’in yanına gelirler, (Nûr: 49) Bunlar zâhiren îman edip kalpleriyle kâfir olanlardır. (Münafıkûn: 3) Onlar ebedî Cehennemliktirler. (Tevbe: 67-69). Kötü sözlerin Müslümanlar arasında yayılmasını isterler. (Nûr: 19) Kur’an âyetleriyle alay ederler. (Nisa: 140) Cihaddan kaçarlar. 2. Amelî Nifak: Bazı tutum ve davranışlarıyla itikadî nifaka kısmî bir benzeyiş içinde bulunmakla beraber, inançlarında açık bir nifakın söz konusu olmadığı Müslüman kişilerin durumudur. Hadislerde geçen münafık türü ahlâkî yönden olan nifakı vurgulamaktadır. Meselâ: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vadettiğinde vaadinden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder” (Tirmîzî) hadisi îtikâdî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler ve tembihler mahiyetindeki emirlerdir. Zîra amelî nifak çoğalınca ileride Müslümanın îtikâdî nifaka yaklaşma tehlikesi doğabilir. 3 Ebû Süfyân ve İkrime, Uhud savaşından sonra Medîne’ye gelerek, Abdullah b. Übey’in evine misafir olurlar ve Peygamberimiz de onlara sadece görüşmeleri konusunda güvence verir. Bu adamlar, Peygamberimize yanında Ömer b. Hattap varken: “Bizim putlarımızın aleyhinde konuşma, hattâ onların şefâat edeceklerini söyle, biz de senin dinine karışmayalım” derler. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Ey Allah’ın Rasûlü izin ver de şunları öldüreyim”der. Peygamberimiz güvence verdiğini söyleyerek, buna müsaade etmez ve onları Medîne’den kovar. Bu olay üzerine de bu âyet indirilir. (Vâhidî)
2
Ve sadece sana Rabbinden vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı eksiksiz bilir.
3
Sadece Allah’a güven,¹ (sana) vekîl² olarak Allah, yeter.
1 Tevekkül için Bk. (Âlu İmran:122, İbrahim:11) 2 Vekîl: Sözlükte, “işinin görülmesini başkasına havale etmek” anlamındaki (vkl) kökünden türeyen vekîl “işin havale edildiği kimse” demektir. Terim olarak: “bütün yaratıkların işlerinin görülmesinde güvenilip dayanılan, bu konuda tam yeterli olan varlık” mânasına gelir. İmam Mâtürîdî, “vekil olarak Allah, yeter” âyetinin tefsirinde vekile; “şeytanın özendirmelerinden seni koruyan, hilelerine karşı sana destek veren, sığınacak bir yer bulmanı sağlayan” veya “bütün işlerinde güvenebileceğin gerçek dost” anlamı vermiştir. Hem kula hem Allah’a nisbet edilen vekîl kavramında, kulun vekâleti sınırlı ve şartlıdır. Allah’ın vekâleti ise tam bir kemal vasfı taşır. Vekîl Cenâb-ı Hakk’ın kullara yönelik isimleri içinde yer alır ve kulların talepleri üzerine faaliyete geçer. Peygamberler birer tebliğci olup vekâlet görevleri yoktur.
4
Nasıl ki Allah, bir insanın göğüs boşluğunda iki kalp¹ yaratmamışsa, zıhar² yaptığınız eşlerinizi, sizin anneleriniz yapmamış ve evlâtlıklarınızı³ da öz oğullarınız olarak yaratmamıştır. Bütün bunlar sizin ağzınızdan çıkan tamamen (bâtıl) sözlerdir. En doğruyu ancak, hak yola ulaştıran Allah, söyler.⁴
1 Bu bir temsildir. Ayrıca bu temsilden kimsenin içerisinde ikinci bir kimse olmayacağı, yani “Süleyman’dan içeri bir Süleyman” daha olamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Zira insan, rûhuyla ve bedeniyle birlikte tek varlıktır. Onun içerisinde kendi iradesi ve kontrolü dışında olan ikinci bir varlık düşünmek söz konusu değildir. Buna göre, sapkın vahdet-i vücûd mantığının eseri olan, “Bir ben vardır bende, benden içeri” demek, doğru değildir. 2 Zıhar: Bir adamın, eşine: “senin sırtın bana anamın sırtı gibi olsun veya sen, bana anamın sırtı gibisin.” demesidir. Bu, mecâzen; “anam bana nasıl haram ise sen de bana öyle haramsın” demektir. Araplar, böyle denilen bir kadını, ana gibi kabul ederler, hemen ayrılırlar ve bir daha onunla tekrar evlenmezlerdi. Burada onlara ana gibi demekle, hakikaten anne olmayacakları ve bu âdetin yanlışlığı, anlatılmaktadır. Ensardan Evs b. Samit, bir gün eşi Havle binti Sa’lebe’ye öfkelenip, sen bana, anamın sırtı gibisin der. Sonra da söylediğine pişman olup, eşini çağırır. Kadın; “canım elinde olan rabbime yemin ederim ki sen, o sözü söyledikten sonra Allah ve Rasûlü hükmünü verinceye kadar sen benim yanıma gelemezsin!” der ve hemen Rasûlüllah’ın huzuruna varıp: “Ey Allah’ın Rasûlü! Evs, beni anası gibi kıldı, kimsesiz bıraktı, benim durumum ne olacak?” diye sorar. Peygamberimiz: “O sana haramdır” der. Kadın: “ama o beni boşamadı” deyince, Peygamberimiz tekrar: “O sana haramdır” der. Kadın bunun üzerine: “Allah’ım yalnızlığımın şiddetinden ve bana zor gelecek olan ayrılmamın acısından, Sana sığınırım, küçük çocuklarım var...” diye ağlamaya başlar. Bu olay üzerine Ahzab suresinin ilk ayetleri indirilmiştir. Hz. Ömer, bu kadın yanına geldiği zaman ona ikram eder ve Allah onu dinledi derdi. (Buhârî-Ebû Dâvût-Vahidi) İlgili hükümler için Bk. (Mücadele: 2-4) 3 Bu âyetten, İslâm’da evlâtlık diye bir müessesenin olmadığı, bunun müşriklerin bâtıl bir inancı olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Onlar hakkında oğul hükümleri uygulanamaz. Yani; onun boşadığı bir kadınla evlenmek haram olmaz. Bk. (Ahzab: 37) 4 Âyetin son bölümünden de insanların uydurdukları sözlerin, geleneklerin Allah’ın sözleri karşısında hiçbir değerinin olmadığı ifâde edilmektedir.
5
O (evlâtlıkları) babalarının isimleri ile çağırın. Bu Allah katında daha doğrudur. Eğer onların babalarını bilmiyorsanız (şunu iyi bilin ki) onlar, sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.¹ Ancak gönülden isteyerek (bile bile) yaptıklarınızın dışındaki hatalarınızdan dolayı, sizin için bir günâh yoktur. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, pek de merhamet edicidir.
1 Böyle yaparak onların gerçek kimliklerini koruyun ve kişiliklerini rencide etmeyin.
6
Peygamber mü’minlere kendilerinden daha yakındır. (Dolayısıyla) onun eşleri, onların anneleridir.¹ Akrabalar da Allah’ın Kitabında (belirtildiği gibi) birbirlerine öteki Müslümanlardan ve muhâcirlerden daha yakındır. Ancak diğer dostlarınıza da güzel davranmanız gerekir. İşte bütün bunlar, bu kitapta yazılmıştır.
1 Yani erkek Müslümanların onları nikâhlamaları haram, hürmet etmeleri ise farzdır. Hz. Aişe (r.a)’ya kadının birisi, “Ey anneciğim” diye hitap edince, Hz. Aişe; “Ben sizin değil, erkeklerinizin annesiyim.” diye cevap vermiştir. (Kurtubî)
7
7,8. Biz bir zamanlar senden, Nûh’tan, İbrahim’den, Mûsa’dan, Meryem’in oğlu İsa’dan ve tüm Peygamberlerden kesin sözlerini almıştık.¹ İşte Biz (Peygamberlerden) o çok ağır sözü, doğrulardan doğruluklarını sormak² ve kâfirlere de acıklı bir azap hazırlamak için aldık.
1 Elçiliği kabul ile dine davet, Allah’ın dinini tebliğ ve uygulamaya dâir sözlerini. 2 Allah’ın o doğrulara doğruluklarından sorması, onların sadakatlerini açıklamak içindir. (Elmalılı) Buradaki doğrular, Müslümanlardır ve bunlardan doğruluklarının sorulması ise, bir öğretmenin başarılı öğrencisine, davetlilerin huzurunda soru sorup onun başarısını ispatlayacak cevap alması gibidir. Bu soru, o doğru kulları onurlandırma, başarılarını duyurma ve onları övme amacına yönelik bir sorudur. (Özetle-Seyyid Kutub, Fî Zılâl’il-Kur’an)
8
7,8. Biz bir zamanlar senden, Nûh’tan, İbrahim’den, Mûsa’dan, Meryem’in oğlu İsa’dan ve tüm Peygamberlerden kesin sözlerini almıştık.¹ İşte Biz (Peygamberlerden) o çok ağır sözü, doğrulardan doğruluklarını sormak² ve kâfirlere de acıklı bir azap hazırlamak için aldık.
1 Elçiliği kabul ile dine davet, Allah’ın dinini tebliğ ve uygulamaya dâir sözlerini. 2 Allah’ın o doğrulara doğruluklarından sorması, onların sadakatlerini açıklamak içindir. (Elmalılı) Buradaki doğrular, Müslümanlardır ve bunlardan doğruluklarının sorulması ise, bir öğretmenin başarılı öğrencisine, davetlilerin huzurunda soru sorup onun başarısını ispatlayacak cevap alması gibidir. Bu soru, o doğru kulları onurlandırma, başarılarını duyurma ve onları övme amacına yönelik bir sorudur. (Özetle-Seyyid Kutub, Fî Zılâl’il-Kur’an)
9
Ey îman edenler! Allah’ın sizin üzerinizdeki nîmetini, hatırlayın. Hani size orduları geldiğinde,¹ onlara karşı bir rüzgâr ve sizin göremediğiniz ordular göndermiştik. (İşte o zaman) Allah, sizin ne yaptığınızı² görüp duruyordu.
1 H. 5. yılda Nadîr Yahûdîlerinin de kışkırtmasıyla Arap kabîlelerinin büyük bir kısmı, (Kureyş, Kinâne, Süleym, Gatafan, Hevâzin, Necid, Esed kabîleleri, Nadîr ve Kureyza Yahû-dîleri) toplanarak Müslümanları yok etmek amacıyla on iki bin (veya yirmi dört bin) kişilik bir müttefik ordusu hazırladılar ve Medîne’ye yürüdüler. Peygamber (s.a.v) bunların hazırlanmakta olduklarını haber alınca ashâbıyla istişare etti. Selmân-ı Farisî’nin (r.a) tavsiyesiyle “Seniyyet’ül Veda’ tepelerini” arkalarına alarak, düşmanla aralarına hendek kazılmasına karar verdi. Sonra üç bin kişilik bir ordu ile karşılarına çıktı. Kuşatmanın üzerinden bir aya yakın zaman geçti, ok ve taş atışmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Mevsim kış idi, bir gece Allah, soğuk bir rüzgâr gönderdi. Rüzgâr, Kureyş ordusunu üşütüyor, toprakları yüzlerine savuruyor, çadırlarını söküyordu. Askerlerin etrafında ise Melekler tekbir alıyorlardı. Bunun üzerine, “Muhammed bize büyüye başladı, haydi çabuk gidelim” demeye başladılar. Kureyş ile Yahûdîlerin arası da açıldı ve tutunamadılar, bozulup kaçtılar. Bu savaşa “Ahzab” veya “Hendek” savaşı denilmiştir. 2 Ne zahmetler çektiğinizi, nasıl hendek kazdığınızı, üç gün aç kaldığınızı...
10
Onlar, size hem üst tarafınızdan, hem de aşağı tarafınızdan saldırıya geçince,¹ gözlerin feri kaybolmuş, yürekler ağızlara gelip dayanmış ve aklınıza Allah hakkında (birtakım) düşünceler gelmeye başlamıştı.
1 Gatafan grubu dağ tarafından, Kureyş grubu da düz arazi tarafından saldırmış, bazı müşrikler de hendeği aşmışlardı. O gün savaşın en sıkıntılı günü idi. Hattâ Peygamberimiz bazı namazlarını vaktinde kılamamıştı.
11
İşte o anda îman edenler, çok şiddetli bir şekilde sarsılarak imtihan edildiler.
12
O gün münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar da:¹ “Allah ve Elçisi bize sadece boş vaatlerde bulundu.” diyorlardı.
1 Muattib b. Kuşeyr: “Biz korkudan tuvalete gidemezken Muhammed bize Kisrâ’nın ve Kayser’in hazinelerini vâdediyor, bu boş bir vaattir.” demişti.
13
Onlardan bir grup: “Ey Yesrib’liler! Haydi, durmayın evlerinize dönün.” diyordu. Bir kısmı da: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” diye Peygamberden izin istiyordu. Hâlbuki onların evleri korumasız değildi, onlar sadece kaçmak istiyorlardı.
14
Eğer (o gün) onların etrafından üzerlerine saldırılsaydı sonra da kendilerinden fitne (çıkarmaları) istenseydi; şüphesiz onlar, bunu tereddütsüz yaparlardı.
15
Oysa onlar bundan önce; “Arkalarını dönüp, kaçmayacaklarına” dâir Allah’a söz vermişlerdi.¹ Allah’a verilen sözün (hesabı âhirette) mutlaka sorulur.
1 Harise Oğulları Uhud’taki yılgınlıklarından dolayı tevbe edip bir daha böyle yapmayacaklarına dâir Peygamberimize söz vermişlerdi.
16
(Onlara): “Eğer ölmekten veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size (dünyadan) kısa bir süre yararlanmanın dışında hiç bir fayda vermez.” de.
17
(Bir de onlara): “Eğer (Allah) size bir kötülük isteyecek veya bir rahmet dileyecek olsa, Allah’tan size (gelen bu şeylere) kim engel olabilir ki?” de. Zâten onlar, Allah’tan başka bir dost da bir yardımcı da bulamazlar.
18
Gerçekten Allah içinizden “bize gelin” diyerek kardeşlerini (savaşmaktan) alıkoyanları ve kendilerinin de savaşa az bir menfaat karşılığında geldiklerini çok iyi biliyor.¹
1 Bu âyeti son bölümü, “zâten bunların pek azı savaşa gelir.” diye de tercüme edilebilir.
19
(Zâten onlar) sizi hep kıskanırlar. Hele korku anı gelip çattığında onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimseler gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün.¹ Korku anı gidince de ganîmete² düşkünlüklerinden dolayı sizi sivri dilleri ile incitirler. İşte onlar, gerçekten îman etmemiş kimselerdir ve Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu ise Allah’a göre çok kolaydır.
1 Yani korkularından ne yapacaklarını şaşırırlar, senden yardım dilenmeye başlarlar ve tavır yaparak seni minnet altına almak isterler. 2 (Celâleyn, Kurtubî)
20
O (münâfıklar) düşman birliklerinin gitmediklerini zannediyorlardı.¹ Eğer düşman birlikleri geri gelecek olursa o (münâfıklar) çölde bedevîler arasına kaçıp, sizden gelecek haberleri uzaktan sormayı, yok eğer içinizde kalacak olurlarsa da savaşmayı pek az istiyorlardı.
1 Yani müşrikler kuvvetlerini toparlayıp yeniden gelecek ve savaşa devam edecekler, zannediyorlardı.
21
Gerçekten Allah’ı ve âhiret gününü uman ve Allah’ı sürekli (düşünce ve yaşayışıyla) ananlar için Allah’ın Elçisinde, pek güzel bir örnek¹ vardır.²
1 Üsve: Uyulacak, arkasından gidilecek, örnek alınacak şey demektir. (أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ) ifadesi ise, “pek güzel bir örnek” anlamında Kur’an-ı Kerim’de sadece Hz. Peygamber, Hz. İbrahim ve onunla birlikte iman edenler için kullanılmaktadır. Bk. (Mümtahine: 4, 6) 2 Yani, Peygamberimiz, din ve ahlâkın teorisini tebliğ etmekle kalmamış, gerek savaşta, gerek barışta pratiğiyle ve bütün incelikleriyle kendisinde somut olarak örneklendirmiştir. Onun için Efendimizin hayatının her noktasında insanlık için en güzel örnekler vardır.
22
Müslümanlar, düşman birliklerinin (akıbetini) görünce: “işte bu Allah’ın ve Elçisinin bize vâdettiği sonuçtur. Demek ki Allah ve Elçisi, doğru söylemiş.” dediler. Ve (bu sonuç,) onların sadece îmanlarını ve (Allah’a) teslimiyetlerini arttırdı.¹
1 Bu âyet, “Müslümanlar, (düşman) birliklerini görünce (korkmadılar ve): ‘Bu Allah’ın ve Elçisinin, bize vâdettiği (zafer)dir. Allah ve Elçisi doğru söylemiştir.’ dediler. Ve bu, onların sadece îmanlarını ve (Allah’a) teslimiyetlerini artırdı.” diye de tercüme edilebilir. Ancak yukarıdaki tercüme, konunun akışına daha uygun düşmektedir.
23
İnananlardan öyle erkekler var ki, Allah’a verdikleri sözde sadakat gösterip; kimi (şehit olarak) adaklarını gerçekleştirdi¹ kimi de (şehit olmayı) beklemektedir. Ve onlar sözlerinden asla caymadılar.
1 Sahabeden, Osmanb. Affan, Talha b. Ubeydullah, Amr b. Fudayl, Hamza, Mus’ab b. Umeyr ve Enes b. Nadîr (r.a) Rasûlullah’ın (a.s) yanında hangi savaşta bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerini sebat edip şehit oluncaya kadar çarpışmaya adamışlardı. Onlardan; Hamza, Mus’ab b. Umeyr ve Enes b. Nadîr gibi bazıları şehit oldular, bazıları da (Osman ve Talha) sonradan şehit oldular.
24
Allah (bu imtihanı) sözünde duranları sözlerinde durmalarından dolayı mükâfatlandırmak, münâfıkları da dilerse cezâlandırmak veya (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul etmek için (yapar.) Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, pek merhamet edendir.
25
Allah, kâfirleri (savaştan) bir fayda elde edemeden öfkeleriyle yüzüstü bıraktı. Savaşta Allah (yardımcı olarak) mü’min-lere kâfi geldi.¹ Çünkü Allah çok güçlüdür, çok üstündür.
1 Yani savaş yaptırmadan düşmanları defetti.
26
(Allah, kendilerine) kitap verilenlerden (kâfirleri) destekleyenleri, bir kısmını öldürmeniz, bir kısmını da esir almanız (sûretiyle) kalelerinden indirdi ve onların kalplerine de korku saldı.¹
1 Buradaki “ehl-i kitap,” Yahûdîlerden Kureyza oğullarıdır. Bunlar, Peygamberimize verdikleri sözden caydılar ve “Hendek Savaşına” katılan müşriklere destek verdiler. Hendek savaşının ertesi günü Müslümanlar, Medîne’ye dönünce, Cebrâil Peygamberimize gelmiş ve: “zırhını çıkarıyor musun? Melekler, henüz silâhı bırakmadılar, Allah sana Kureyza oğulları üzerine yürümeni emrediyor...” demişti. Bunun üzerine Kureyza oğulları kuşatıldı. Kuşatma yirmi-yirmi beş gün sürdü. Peygamberimizin hükmüne değil de Sa’d b. Muaz’ın hükmüne râzı oldular. Bunun üzerine erkekleri öldürüldü, çocuk ve kadınları esir edildi. ( Kurtubî)
27
Ve Allah sizi o (Yahûdîlerin) topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız nice yerlere¹ mirasçı kıldı. Allah’ın gücü, her şeye yeter.
1 Bu yerin, Mekke, Hayber, Bizans, İran ve Filistin olabileceği ile ilgili rivâyetler vardır. Aslında bunu; “Dünya üzerinde Müslümanların ayak basmadığı her yer,” olarak anlamak daha doğrudur. Zîrâ Allah, Müslümanlara, “fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar” kâfirlerle savaşmayı emretmiştir. Yani Müslümanlara vâdolunan yer, dünyanın tamamıdır. (Bakara: 193, Enfâl: 9)
28
28,29. Ey Peygamber! Eşlerine: “Eğer siz, dünya hayatını ve onun güzelliklerini istiyorsanız, gelin sizi mihirlerinizi vererek güzelce boşayayım, yok eğer Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz Allah, içinizden Allah’ın istediği gibi iyi olanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”¹ de.
1 Hendek savaşı ve Hayber’in fethinden sonra Müslümanlar refaha kavuşmuşlardı. Peygamberimizin eşleri de ziynet, elbise ve biraz daha lüks bir hayat istemişlerdi. Bunun üzerine bu âyetler inince Peygamberimiz, eşlerini isterlerse boşayabileceği konusunda serbest bıraktı. Onlar da; “Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu isteriz.” dediler. Ayrıca bu âyetten, bir kimsenin eşine, “isterse boşayabileceğini” söylemesinin, boşama anlamına gelmeyeceği de anlaşılmaktadır.
29
28,29. Ey Peygamber! Eşlerine: “Eğer siz, dünya hayatını ve onun güzelliklerini istiyorsanız, gelin sizi mihirlerinizi vererek güzelce boşayayım, yok eğer Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz Allah, içinizden Allah’ın istediği gibi iyi olanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”¹ de.
1 Hendek savaşı ve Hayber’in fethinden sonra Müslümanlar refaha kavuşmuşlardı. Peygamberimizin eşleri de ziynet, elbise ve biraz daha lüks bir hayat istemişlerdi. Bunun üzerine bu âyetler inince Peygamberimiz, eşlerini isterlerse boşayabileceği konusunda serbest bıraktı. Onlar da; “Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu isteriz.” dediler. Ayrıca bu âyetten, bir kimsenin eşine, “isterse boşayabileceğini” söylemesinin, boşama anlamına gelmeyeceği de anlaşılmaktadır.
30
Ey Peygamber hanımları! Sizden kim (Peygamber’e karşı) açık bir kabahat işlerse, onun azabı, (âhirette) iki kat artırılır. Bu ise Allah’a göre pek kolaydır.
Sonraki 30 ayet →