Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Rum 1 / 60
1
Elif, Lâm, Mîm.
M. Türk 30:1
2
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde¹ yenilgiye uğradılar.² Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.³ 1 Arzın en yakınında demek; Mekke arzının, yani Arabistan’ın en yakınında, Şam’da yahut Rum başkentinin pek yakınında yani Anadolu’da, İstanbul civarında demek olabilir ki bunların hepsi de doğru olabilir. O sırada Bizans İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki iç isyanlarla devlet zayıflamış, ordu dağılmış, hazine boşalmış, İmparator Herakl, Kartaca’ya kaçmayı bile düşünmüştü. İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile İmparatorun, İranlılara bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim etmelerini istemişlerdi. Rum İmparatoru bütün bu zilleti kabul etmiş, bu esaslar üzerinde sulhu imzalayacak elçiler göndermişlerdi. Bu elçiler İranlıların nezdine vardıkları zaman Hüsrev: “bu kâfi değildir. Bizzat İmparator Herakl karşıma zincirler içinde gelip asılarak idam edilmiş ilâhına (Hz. İsa) bedel ateş ve Güneşe tapmalıdır” teklifinde bile bulunmuştu. İşte o mağlubiyet, böyle bir mağlubiyet idi. Böyle bir hezimet içerisindeki Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine hükmetmek şöyle dursun ihtimal vermek bile akılların havsalasına sığacak bir şey değildi. Fakat böyle bir durumda Allahu Teâlâ Rasulüne: “Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler” diye gaipten bu haberi bildiriyordu. (Elmalılı) 2 Peygamberimizin döneminde Bizans ile İran, dünyanın en büyük iki devleti idi. Miladi 613 senesinde bu iki komşu ve rakip devlet birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran II. Hüsrev’in, Bizans Herakl’in yönetiminde idi. İran ve Bizans’ın hudutları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir kısmı ve Anadolu Rumlara tabi idi. İranlılar Rumlara iki taraftan hücum etmişler ve galip gelmişlerdi.İranlılar miladi 614 senesinde bütün Filistin’i ve Kudüs’ü işgal etmişti. Bu işgal esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip edilmişti. İranlılar kendilerine iltihak eden yirmi altı bin Yahûdî ve altmış binden fazla Hıristiyan’ı öldürmüşler hatta Miladi 616 senesinde İskenderiye’den İstanbul’a kadar olan bölgeyi de işgal etmişlerdi. İranlılar girdikleri her yerde ateşgedeler vücuda getiriyorlar ve her yerde ateşperestliği yayıyorlardı. Bizanslıların bu mağlûbiyetine Mekkeli müşrikler çok sevinmişler ve Müslümanlara; “siz ve Hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve İranlılar ümmîyiz, bizim dostlarımız dostlarınızı yendiler, biz de sizi yeneceğiz.” dediler. Bunun üzerine bu âyetler inmiştir. 3 Bu âyet inince Hz. Ebû Bekir müşriklere; “Allah sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, Peygamberimiz haber verdi. Rumlar, İranlılara galip gelecek” dedi. Bunun üzerine Übey b. Halef, bahse girmeyi teklif etti ve yüz devesine bahse girdiler. Bedir günü Rumlar İranlılara galip gelince, Ebû Bekir, Übey’in vârislerinden develeri aldı ve Peygamberimizin emriyle fakirlere dağıttı. (Tirmizî)
M. Türk 30:2
3
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde¹ yenilgiye uğradılar.² Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.³ 1 Arzın en yakınında demek; Mekke arzının, yani Arabistan’ın en yakınında, Şam’da yahut Rum başkentinin pek yakınında yani Anadolu’da, İstanbul civarında demek olabilir ki bunların hepsi de doğru olabilir. O sırada Bizans İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki iç isyanlarla devlet zayıflamış, ordu dağılmış, hazine boşalmış, İmparator Herakl, Kartaca’ya kaçmayı bile düşünmüştü. İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile İmparatorun, İranlılara bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim etmelerini istemişlerdi. Rum İmparatoru bütün bu zilleti kabul etmiş, bu esaslar üzerinde sulhu imzalayacak elçiler göndermişlerdi. Bu elçiler İranlıların nezdine vardıkları zaman Hüsrev: “bu kâfi değildir. Bizzat İmparator Herakl karşıma zincirler içinde gelip asılarak idam edilmiş ilâhına (Hz. İsa) bedel ateş ve Güneşe tapmalıdır” teklifinde bile bulunmuştu. İşte o mağlubiyet, böyle bir mağlubiyet idi. Böyle bir hezimet içerisindeki Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine hükmetmek şöyle dursun ihtimal vermek bile akılların havsalasına sığacak bir şey değildi. Fakat böyle bir durumda Allahu Teâlâ Rasulüne: “Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler” diye gaipten bu haberi bildiriyordu. (Elmalılı) 2 Peygamberimizin döneminde Bizans ile İran, dünyanın en büyük iki devleti idi. Miladi 613 senesinde bu iki komşu ve rakip devlet birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran II. Hüsrev’in, Bizans Herakl’in yönetiminde idi. İran ve Bizans’ın hudutları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir kısmı ve Anadolu Rumlara tabi idi. İranlılar Rumlara iki taraftan hücum etmişler ve galip gelmişlerdi.İranlılar miladi 614 senesinde bütün Filistin’i ve Kudüs’ü işgal etmişti. Bu işgal esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip edilmişti. İranlılar kendilerine iltihak eden yirmi altı bin Yahûdî ve altmış binden fazla Hıristiyan’ı öldürmüşler hatta Miladi 616 senesinde İskenderiye’den İstanbul’a kadar olan bölgeyi de işgal etmişlerdi. İranlılar girdikleri her yerde ateşgedeler vücuda getiriyorlar ve her yerde ateşperestliği yayıyorlardı. Bizanslıların bu mağlûbiyetine Mekkeli müşrikler çok sevinmişler ve Müslümanlara; “siz ve Hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve İranlılar ümmîyiz, bizim dostlarımız dostlarınızı yendiler, biz de sizi yeneceğiz.” dediler. Bunun üzerine bu âyetler inmiştir. 3 Bu âyet inince Hz. Ebû Bekir müşriklere; “Allah sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, Peygamberimiz haber verdi. Rumlar, İranlılara galip gelecek” dedi. Bunun üzerine Übey b. Halef, bahse girmeyi teklif etti ve yüz devesine bahse girdiler. Bedir günü Rumlar İranlılara galip gelince, Ebû Bekir, Übey’in vârislerinden develeri aldı ve Peygamberimizin emriyle fakirlere dağıttı. (Tirmizî)
M. Türk 30:3
4
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde¹ yenilgiye uğradılar.² Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.³ 1 Arzın en yakınında demek; Mekke arzının, yani Arabistan’ın en yakınında, Şam’da yahut Rum başkentinin pek yakınında yani Anadolu’da, İstanbul civarında demek olabilir ki bunların hepsi de doğru olabilir. O sırada Bizans İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki iç isyanlarla devlet zayıflamış, ordu dağılmış, hazine boşalmış, İmparator Herakl, Kartaca’ya kaçmayı bile düşünmüştü. İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile İmparatorun, İranlılara bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim etmelerini istemişlerdi. Rum İmparatoru bütün bu zilleti kabul etmiş, bu esaslar üzerinde sulhu imzalayacak elçiler göndermişlerdi. Bu elçiler İranlıların nezdine vardıkları zaman Hüsrev: “bu kâfi değildir. Bizzat İmparator Herakl karşıma zincirler içinde gelip asılarak idam edilmiş ilâhına (Hz. İsa) bedel ateş ve Güneşe tapmalıdır” teklifinde bile bulunmuştu. İşte o mağlubiyet, böyle bir mağlubiyet idi. Böyle bir hezimet içerisindeki Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine hükmetmek şöyle dursun ihtimal vermek bile akılların havsalasına sığacak bir şey değildi. Fakat böyle bir durumda Allahu Teâlâ Rasulüne: “Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler” diye gaipten bu haberi bildiriyordu. (Elmalılı) 2 Peygamberimizin döneminde Bizans ile İran, dünyanın en büyük iki devleti idi. Miladi 613 senesinde bu iki komşu ve rakip devlet birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran II. Hüsrev’in, Bizans Herakl’in yönetiminde idi. İran ve Bizans’ın hudutları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir kısmı ve Anadolu Rumlara tabi idi. İranlılar Rumlara iki taraftan hücum etmişler ve galip gelmişlerdi.İranlılar miladi 614 senesinde bütün Filistin’i ve Kudüs’ü işgal etmişti. Bu işgal esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip edilmişti. İranlılar kendilerine iltihak eden yirmi altı bin Yahûdî ve altmış binden fazla Hıristiyan’ı öldürmüşler hatta Miladi 616 senesinde İskenderiye’den İstanbul’a kadar olan bölgeyi de işgal etmişlerdi. İranlılar girdikleri her yerde ateşgedeler vücuda getiriyorlar ve her yerde ateşperestliği yayıyorlardı. Bizanslıların bu mağlûbiyetine Mekkeli müşrikler çok sevinmişler ve Müslümanlara; “siz ve Hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve İranlılar ümmîyiz, bizim dostlarımız dostlarınızı yendiler, biz de sizi yeneceğiz.” dediler. Bunun üzerine bu âyetler inmiştir. 3 Bu âyet inince Hz. Ebû Bekir müşriklere; “Allah sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, Peygamberimiz haber verdi. Rumlar, İranlılara galip gelecek” dedi. Bunun üzerine Übey b. Halef, bahse girmeyi teklif etti ve yüz devesine bahse girdiler. Bedir günü Rumlar İranlılara galip gelince, Ebû Bekir, Übey’in vârislerinden develeri aldı ve Peygamberimizin emriyle fakirlere dağıttı. (Tirmizî)
M. Türk 30:4
5
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde¹ yenilgiye uğradılar.² Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.³ 1 Arzın en yakınında demek; Mekke arzının, yani Arabistan’ın en yakınında, Şam’da yahut Rum başkentinin pek yakınında yani Anadolu’da, İstanbul civarında demek olabilir ki bunların hepsi de doğru olabilir. O sırada Bizans İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki iç isyanlarla devlet zayıflamış, ordu dağılmış, hazine boşalmış, İmparator Herakl, Kartaca’ya kaçmayı bile düşünmüştü. İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile İmparatorun, İranlılara bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim etmelerini istemişlerdi. Rum İmparatoru bütün bu zilleti kabul etmiş, bu esaslar üzerinde sulhu imzalayacak elçiler göndermişlerdi. Bu elçiler İranlıların nezdine vardıkları zaman Hüsrev: “bu kâfi değildir. Bizzat İmparator Herakl karşıma zincirler içinde gelip asılarak idam edilmiş ilâhına (Hz. İsa) bedel ateş ve Güneşe tapmalıdır” teklifinde bile bulunmuştu. İşte o mağlubiyet, böyle bir mağlubiyet idi. Böyle bir hezimet içerisindeki Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine hükmetmek şöyle dursun ihtimal vermek bile akılların havsalasına sığacak bir şey değildi. Fakat böyle bir durumda Allahu Teâlâ Rasulüne: “Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler” diye gaipten bu haberi bildiriyordu. (Elmalılı) 2 Peygamberimizin döneminde Bizans ile İran, dünyanın en büyük iki devleti idi. Miladi 613 senesinde bu iki komşu ve rakip devlet birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran II. Hüsrev’in, Bizans Herakl’in yönetiminde idi. İran ve Bizans’ın hudutları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir kısmı ve Anadolu Rumlara tabi idi. İranlılar Rumlara iki taraftan hücum etmişler ve galip gelmişlerdi.İranlılar miladi 614 senesinde bütün Filistin’i ve Kudüs’ü işgal etmişti. Bu işgal esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip edilmişti. İranlılar kendilerine iltihak eden yirmi altı bin Yahûdî ve altmış binden fazla Hıristiyan’ı öldürmüşler hatta Miladi 616 senesinde İskenderiye’den İstanbul’a kadar olan bölgeyi de işgal etmişlerdi. İranlılar girdikleri her yerde ateşgedeler vücuda getiriyorlar ve her yerde ateşperestliği yayıyorlardı. Bizanslıların bu mağlûbiyetine Mekkeli müşrikler çok sevinmişler ve Müslümanlara; “siz ve Hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve İranlılar ümmîyiz, bizim dostlarımız dostlarınızı yendiler, biz de sizi yeneceğiz.” dediler. Bunun üzerine bu âyetler inmiştir. 3 Bu âyet inince Hz. Ebû Bekir müşriklere; “Allah sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, Peygamberimiz haber verdi. Rumlar, İranlılara galip gelecek” dedi. Bunun üzerine Übey b. Halef, bahse girmeyi teklif etti ve yüz devesine bahse girdiler. Bedir günü Rumlar İranlılara galip gelince, Ebû Bekir, Übey’in vârislerinden develeri aldı ve Peygamberimizin emriyle fakirlere dağıttı. (Tirmizî)
M. Türk 30:5
6
(İşte bu) Allah’ın verdiği bir sözdür ve Allah verdiği sözden asla caymaz. Fakat insanların pek çoğu bunu bilmiyorlar.
M. Türk 30:6
7
O (kâfirler) dünya hayatının (sadece) görünen kısmını bilirler ve (dünyanın) sonunun (ne olacağını ise) asla bilemezler.¹ 1 Bütün bunlar, Allah’ın vadidir ve mutlaka gerçekleşecektir. Burada açık olarak iki va’d vardır. Birisi Rumların mağlubiyetlerinden sonra galip gelecekleri, birisi de Müslümanların Allah’ın yardımı ile ferahlayacaklarıdır. Bu iki va’d çok geçmeden tahakkuk etti. Bu suretle de bunun Peygamberimizin nübüvvetini ispat eden ilâhî bir mucize olduğu ortaya çıktı. Bu yüzden de birçoklarına hidayet nasip oldu. Buna rağmen bu iki açık va’d arasında “Eninde sonunda emir Allah’ındır.” ifadesi ile anlatılan başka bir va’d daha vardır ki o da; Rumların İranlılara galip olduktan sonra ileride Müslümanlara mağlup olacaklarına işaret eder. Nitekim Ebû Said el-Hudrî ve bazılarından rivayet edilen şâz kıraete göre baştaki (غُلِبَتِ) ma’lûm, (سَيَغْلِبُونَ) meçhul okunduğu takdirde ayetin manası; “Rum galip geldi fakat onlar bu galebelerinden sonra ileride mağlup olacaklar” şeklinde olur. Bu ise evvelkilerden daha uzak ve geleceğe ait olmak itibariyle daha mühim bir mucizedir. Zira İranlılara galip gelen Herakl’in kendi hayatında Rum orduları Hz. Ebu Bekr’in hilâfetindeki “Yermûk Savaşından” itibaren İslâm mücahitleri karşısında mağlup olmaya başlayarak Hz. Ömer zamanında Şam’ın fethiyle başlayıp ta İstanbul’un fethine kadar devam etmiş ve bu suretle bu mucize tamamen tahakkuk etmiştir. (Elmalılı)
M. Türk 30:7
8
Ve onlar Allah’ın, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakileri, hak¹ ile ve belirli bir süre için yarattığını, kendi aralarında hiç düşünmüyorlar mı? Gerçekten insanların pek çoğu, (âhirette) Rablerine kavuşacaklarını kesinlikle inkâr etmektedirler. 1 Buradaki “hak”, şaşmaz ve asla değişmez kurallar anlamındadır.
M. Türk 30:8
9
O (kâfirler,) yeryüzünde gezip dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğunu hiç görmüyorlar mı? Hâlbuki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler, toprağı altüst etmişler¹ ve onu kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara apaçık deliller getirmişti. Allah onlara asla zulmetmedi, bilakis onlar (helâki getirecek suçu işleyerek) kendi kendilerine zulmettiler.² 1 Yani, ekin ekmek, ağaç dikmek, su veya maden çıkarmak için… 2 Yani Allah, onları suçsuz yere helâk etmiyordu. Aslında Allah, suçsuz yere helâk etse de zulüm olmaz. Çünkü Allah, her şeyin gerçek sahibidir. Ama Allah bunu yapmaz. Malikin mülkünde dilediğini yapması zulüm olmaz. Zulüm; bir başkasının hukukuna tecavüz edildiği zaman olur. Bir suçun cezâsını vermek ise zulüm değil, bilakis adalettir. Esas zulüm; zâlime hak ettiği cezâsını vermemektir.
M. Türk 30:9
10
Sonra en kötü cezâ (olan cehennem,) Allah’ın âyetlerini yalanlamaları ve onlarla alay etmeleri sebebiyle, kötülük yapanların oldu.¹ 1 Bu âyet, “Sonra, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp, onlarla alay ederek kötülük yapanların sonu, pek kötü oldu.” diye tercüme edilebilir.
M. Türk 30:10
11
Yaratılışı ilk defa başlatan, sonra da onu aralıksız devam ettiren Allah’tır ve en sonunda hepiniz Ona döndürüleceksiniz.
M. Türk 30:11
12
Kıyamet kopacağı gün, günâhkârlar ümitlerini yitirerek (ne yapacaklarını şaşırıp) kalırlar.
M. Türk 30:12
13
(Allah’a) eş koştukları ilâhlarından kendilerine bir şefâatçi çıkmaz ve onlar, ortaklarını da inkâr ederler.
M. Türk 30:13
14
Kıyamet kopacağı gün var ya! İşte o gün, (inananlarla inanmayanlar) birbirlerinden ayrılırlar.
M. Türk 30:14
15
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince onlar (cennet) bahçesinde (sevindirilirlerek) ağırlanırlar.
M. Türk 30:15
16
Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayarak, kâfir olanlara gelince; onlar da azapla yüz yüze bırakılırlar.
M. Türk 30:16
17
Öyleyse akşama ulaştığınızda¹ ve sabaha kavuştuğunuzda² (namaz kılarak) Allah’ın şânını yüceltin. 1 Akşam ve yatsı namazlarını kılın. 2 Sabah namazını kılın.
M. Türk 30:17
18
Göklerde ve yerde her türlü övgünün Ona ait olduğunu (bilerek) günün sonuna¹ ve öğle vaktine ulaştığınızda da (namaz kılarak Allah’ın şânını yüceltin.) 1 İkindi vaktine…
M. Türk 30:18
19
Allah ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır¹ ve ölümünden sonra da yeryüzünü tekrar diriltir. İşte siz de (âhirette) aynen böyle diriltileceksiniz. 1 Yani gıdadan hayvan, yumurtadan civciv, cahilden âlim, kâfirden mü’min, uyuyandan uyanık çıkarır.
M. Türk 30:19
20
(Allah’ın) sizi topraktan yaratması sonra da sizin (yeryüzüne) yayılan bir beşer olmanız, Onun âyetlerindendir.
M. Türk 30:20
21
(Allah’ın) size kendi cinsinizden¹ kendileriyle sükûnete eresiniz diye eşler yaratması ve eşlerinizle aranıza (sürekli) bir sevgi ve şefkat yerleştirmesi² de Onun âyetlerinden dir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için gerçekten âyetler vardır. 1 Allah, sizlere başka bir hayvan cinsinden değil de kendi cinsinizden yani sizin gibi insan cinsinden, eşler yaratmıştır. Yoksa kadını, erkeğin sol kaburga kemiğinden değil! Bu âyete göre, evlenen çiftlerin aralarında ısınma, meyil ve sükûnet kalmayıp, yerini kin ve nefret aldığı zaman, boşanmak meşru olur. Bk. (Nisâ:1, En’am: 98, A’raf: 189, Zümer: 6) 2 İnsan türünün arasındaki sevgi ve şefkat, hayvanlar gibi sadece belirli dönemlere ait olmayıp, süreklidir. Hattâ bu sevgi ve şefkat sadece eşler arasında değil, tüm insanlar arasında da vardır ve esas olan da budur.
M. Türk 30:21
22
Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin¹ farklı olması da Onun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten âyetler vardır. 1 Bu âyetten; dillerin ve renklerin de Allah tarafından yaratıldığı anlaşılmaktadır. Zira insanlığın bilinen tarihinden günümüze kadar yeni bir dil de yeni bir ırk da ortaya çıkmamıştır. Buna göre insanların dilleri, garip seslerden gelişerek renkleri de bulundukları bölgelere göre evrimleşerek meydana gelmemiştir. Bk. (Bakara: 31, Hucurat: 13)
M. Türk 30:22
23
Geceleri uyumanız, gündüzleri lütfundan rızık aramanız da Onun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, (hakka) kulak veren bir toplum için gerçekten âyetler vardır.
M. Türk 30:23
24
Size şimşeği, hem korku hem de umut kaynağı olarak göstermesi, gökten su indirerek ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de Onun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda da aklını kullanan bir toplum için gerçekten âyetler vardır.
M. Türk 30:24
25
Göğün ve yerin Allah’ın emriyle (kurulduğu düzen üzere) durması da Onun âyetlerindendir.¹ Sonra sizi yeryüzünden kalkmaya çağırınca, (kabirlerinizden) derhâl çıkarsınız. 1 Bu âyet; “göğün ve yerin, (günü gelince) Onun emri ile durması (kıyametin kopması) da Onun mûcizelerindendir.” diye de tercüme edilebilir.
M. Türk 30:25
26
Göklerde ve yerdekiler O (Allah’a) aittir ve her şey Ona boyun eğer.
M. Türk 30:26
27
Yaratılışı ilk defa başlatan, sonra da onu aralıksız devam ettiren Allah’tır ve bu Ona göre çok kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat Onundur ve O çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
M. Türk 30:27
28
(Allah) size kendi hayatınızdan bir örnek veriyor. (Mesela); Size verdiğimiz rızıklarda, hiç köleleriniz, eşit şekilde hak sahibi ve birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinmeye râzı olacağınız ortaklarınız gibi olabilir mi? (de putlarınızı, Allah’la denk görüyorsunuz.) İşte Biz, aklını kullanabilen bir toplum için âyetleri böyle açıklarız.¹ 1 Bu âyette Allah, müşriklerin kölelerini bile kendilerine eşit görmezlerken, hiç işe yaramayan putlarının, Kendisine nasıl eşit veya eş olabileceğini, sert bir şekilde sorgulamaktadır. Bunu anlayamayanların da aklını kullanamayan kimseler olduğunu ifâde etmektedir. Konu ile ilgili diğer benzetmeler için Bk. (Nahl: 71, 75, 76)
M. Türk 30:28
29
Bilakis zâlimler, (hak bir) bilgiye dayanmadan sadece kendi (boş) arzularına uyuyorlar.¹ Allah’ın şaşırttığını kim hak yola ulaştırabilir? (Bu hususta) onların yardımcıları da yoktur. 1 Heva: Nefsin kendiliğinden meylettiği arzusu, aşırı arzulara meyli ve keyfi demektir. Burada “(hak bir) bilgiye dayanmadan” ifadesinden “heva”nın iki kısım olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan birisi ilme uygun olan, birisi de olmayandır. İlme uygun olan heva, Hak nazarında fıtrat gayesine uygun olan meyillerdir. Zira şehvetlerin yaratılışı boşuna değildir. Onlar, insanları yaratılışlarının gayesine erdirmek için taraf-ı ilâhîce konulan birer sebeptir. Ancak şeytanî olan insan zekâsı, onu gayesinden çevirerek ilmin zıddına olarak soyut zevkler için boşu boşuna da israf eder. Meselâ iffet ve tenasül niyetiyle nikâh arzusu fıtratın gayesine uygun bir meyildir. Zina meyli ise ilme muhalif soyut bir hevadır. Genellikle böyle şeylere heva denilir. Ve işte müşrikler bir şey bildiklerinden dolayı değil, ilme uymayan hevâları ardında koştuklarından dolayı kendilerini hevesata esîr ederek haksızlıkla zulümkârlıkla şirke saptılar. Malik’i, mülküne ortak etmek, eşit tutmak haksızlığıyla Allah’a mülkünden, mahlûkatından şerikler uydurarak onlara taptılar, onları kendilerinin mâliki imiş gibi tuttular da hürriyetlerini onlara verdiler. (Elmalılı) Bk. (Furkan: 43)
M. Türk 30:29
30
O halde sen, bâtıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü, Allah’ın insanların yaratılışına uygun olarak ortaya koyduğu hak dine, tamamen çevir. Zîrâ Allah’ın koyduğu değiştirilemeyen dinler, en doğru dinlerdir ama insanların pek çoğu bunu bilmiyorlar.¹ 1 Hanif: Lügatte sapıklıktan hak yola, çarpıklıktan doğruluğa, eğriden doğruya giden demektir. Bu kavram, İbrahim (a.s)’ın dinine isim olmuştur ki başka dinlerden, bâtıl mabutlardan çekinip yalnız bir Allaha eğilen, “müvahhid” demektir. Fıtrat ise; hakkı kabul ve idrak kabiliyeti, fıtrata sarılmak da, “hakkın emirleri doğrultusunda yaşamak” demektir. Buna göre dinîn iki kaynağı vardır: Biri fıtrat, diğeri ise kesb’tir. Fıtrat, ilâhîdir ve Allah’ın insanın rûhuna yerleştirdiği ve insana hep hakkı tavsiye eden yaratılışıdır. Bu hakka yönelme duygusu her insanın gönlünde gizli bir şekilde vardır. Kâfirler bile başı daralınca her ne kadar bunu belli etmeseler de bu duygularına sarılırlar. Kesb, ise gönülde bulunan bu duygunun istikametinde gidip, hakkı aramak, bulmak ve onun emirleri doğrultusunda yaşamaktır. İşte bu çabanın karşılığı, âhirette cennet, dünyada ise Allah’ın fıtrata uygun emirlerini yaşama huzuru ve rahatlığıdır. Çünkü Allah’ın ortaya koyduğu dinler, insanın fıtratına en uygun dinlerdir. Bu dinlerde, Allah insanın fıtratını değiştirmedikçe asla değişme olmaz. Ancak âhirette bir değişme olabilir. Zîrâ âhirette Allah, insanı yepyeni bir fıtratla yaratacaktır. Sonuç olarak; dinsizlik ve Allah’tan başkasına tapmak fıtrata aykırı bir sapkınlıktır. Fıtrat dini demek, “Allah’ın dini” demektir. O da “hanîflik” yani İslâm’dır. Fakat insanların pek çoğu bunu bilmezler de dini fıtratta değil, âdette ararlar veya boş arzularına uyarak, Allah’ın dinini değiştirmeye kalkarlar.
M. Türk 30:30