Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Al-i İmran 1 / 200
1
Elif, Lâm Mîm,
M. Türk 3:1
2
Allah, kendisinden başka bir ilâh bulunmayan, hep diri ve bütün yarattıklarını sürekli gözetip durandır.
M. Türk 3:2
3
3,4. (Ey Muhammed!) O (Allah) bu Kitabı sana, gerçekleri açıklamak ve kendisinden önceki (kitapları) doğrultmak¹ için peyderpey indirdi.² O (Bu kitaptan) önce, insanlara doğru yolu göstermek için Tevrât’ı ve İncil’i indirdiği gibi hakkı bâtıldan ayırt eden³ hükümleri de indirdi. Şüphesiz Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için, çok şiddetli bir azap vardır. Çünkü Allah daima üstündür, intikam sahibidir. 1 Musaddık: Tasdik eden, doğrulayan, doğrultan, doğrusunu söyleyen demektir. Tasdik kelimesi Türkçede “onaylayan” anlamında kullanıldığı için, tercümede kullanılmamıştır. Buna göre (مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ) ifâdesi: a- Kur’an, kendisinden önceki kitaplardan ve Peygamberlerden bahsederek onların asıllarının meşruluğunu yani, uyduruk şeyler olmadığını ortaya koymuştur. b- Kur’an, kendisinden önceki kitaplar ve Peygamberlerin, daha sonra insanlar tarafından bozulan dinlerinin doğrusunu getirmiştir. Yani Kur’an, “kutsal kitaplar”dır diye piyasada dolaşan, aslı bozulmuş Tevrat ve İncil diye uydurulmuş kitapları onaylamak, onların gerçek olduğunu ifâde etmek için gönderilmemiştir. Sonuç olarak; “bizden öncekilerin şeriatları, Allah ve Rasûlü tarafından nakledilmek şartı ile bizim de şeriatımızdır.” Bk. (Mâide: 43, 48, En’am: 91, Yûnus: 37, Fâtır: 31, Hâkka: 43) 2 Tenzil: İndirmek demektir, çokluk ifâde eder. Toptan indirmeye “inzal”, birçok defada indirmeye “tenzil” denir. Bk. (Bakara: 186) 3 Furkan: Ayırmak, ayırt etmek anlamında mastardır. Terim olarak, Hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayıran demektir. Önemli davaları halleden kesin delil ve mucizelere de furkan denilir. Bu mana ile Kur’an’ın bir ismi de “el-Furkan"dır. (Furkan: 1) Ancak Allah (Enbiyâ: 48) de Tevrât için de bu ifâdeyi kullanmıştır. Zemahşeri’ye göre Furkan: “Hz. Musa’ya verilen Tevrat’tır. O Tevrat ki, hem ilâhî bir kitap, hem de hak ile bâtılı birbirinden ayırt edendir. Veya ayette geçen Furkân; hüccet, âsâ, yed-i beyzâ (ışık saçan el) ve diğer mucizeler demektir. Furkân, helâl ile haramı birbirinden ayırt eden ilâhî kanunlar” anlamına da gelir. Yukarıdaki tercüme bu durum dikkate alınarak yapılmıştır.
M. Türk 3:3
4
3,4. (Ey Muhammed!) O (Allah) bu Kitabı sana, gerçekleri açıklamak ve kendisinden önceki (kitapları) doğrultmak¹ için peyderpey indirdi.² O (Bu kitaptan) önce, insanlara doğru yolu göstermek için Tevrât’ı ve İncil’i indirdiği gibi hakkı bâtıldan ayırt eden³ hükümleri de indirdi. Şüphesiz Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için, çok şiddetli bir azap vardır. Çünkü Allah daima üstündür, intikam sahibidir. 1 Musaddık: Tasdik eden, doğrulayan, doğrultan, doğrusunu söyleyen demektir. Tasdik kelimesi Türkçede “onaylayan” anlamında kullanıldığı için, tercümede kullanılmamıştır. Buna göre (مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ) ifâdesi: a- Kur’an, kendisinden önceki kitaplardan ve Peygamberlerden bahsederek onların asıllarının meşruluğunu yani, uyduruk şeyler olmadığını ortaya koymuştur. b- Kur’an, kendisinden önceki kitaplar ve Peygamberlerin, daha sonra insanlar tarafından bozulan dinlerinin doğrusunu getirmiştir. Yani Kur’an, “kutsal kitaplar”dır diye piyasada dolaşan, aslı bozulmuş Tevrat ve İncil diye uydurulmuş kitapları onaylamak, onların gerçek olduğunu ifâde etmek için gönderilmemiştir. Sonuç olarak; “bizden öncekilerin şeriatları, Allah ve Rasûlü tarafından nakledilmek şartı ile bizim de şeriatımızdır.” Bk. (Mâide: 43, 48, En’am: 91, Yûnus: 37, Fâtır: 31, Hâkka: 43) 2 Tenzil: İndirmek demektir, çokluk ifâde eder. Toptan indirmeye “inzal”, birçok defada indirmeye “tenzil” denir. Bk. (Bakara: 186) 3 Furkan: Ayırmak, ayırt etmek anlamında mastardır. Terim olarak, Hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayıran demektir. Önemli davaları halleden kesin delil ve mucizelere de furkan denilir. Bu mana ile Kur’an’ın bir ismi de “el-Furkan"dır. (Furkan: 1) Ancak Allah (Enbiyâ: 48) de Tevrât için de bu ifâdeyi kullanmıştır. Zemahşeri’ye göre Furkan: “Hz. Musa’ya verilen Tevrat’tır. O Tevrat ki, hem ilâhî bir kitap, hem de hak ile bâtılı birbirinden ayırt edendir. Veya ayette geçen Furkân; hüccet, âsâ, yed-i beyzâ (ışık saçan el) ve diğer mucizeler demektir. Furkân, helâl ile haramı birbirinden ayırt eden ilâhî kanunlar” anlamına da gelir. Yukarıdaki tercüme bu durum dikkate alınarak yapılmıştır.
M. Türk 3:4
5
Yerde de gökte de hiç bir şey, kesinlikle Allah’tan gizli kalmaz.
M. Türk 3:5
6
Size, analarınızın karnında, dilediği gibi şekil veren O’dur. O, çok güçlü, hüküm (ve hikmet) sahibi (Allah)’tan başka bir ilâh, yoktur.
M. Türk 3:6
7
O Allah, sana bu kitabı indirendir. Bu kitabın bir kısım âyetlerinin anlamı açıktır ve bunlar, kitabın özüdür.¹ Diğer bir kısmı da benzer anlamlı âyetlerdir.² Kalplerinde yamukluk olanlar, sadece fitne çıkarmak ve keyfi yorumlar yapmak için kitabın benzer anlamlı âyetlerinin peşine düşerler. Hâlbuki onların yorumunu, sadece Allah bilir. İlim erbabı olanlar ise:³ “Biz, bu (Kitab’ın) tamamının, Allah katından geldiğine inandık.” derler. İşte bunu, ancak temiz akıl sahibi olan kimseler, idrak ederler. 1 Muhkem: Âyet ve hadislerde bulunan ve anlamı, açık olan lafızlar demektir. Fıkıh Usulünde anlamı açık olan lafızlar; zâhir, nass, müfesser ve muhkem olmak üzere dörttür. Bu sıralamada muhkem; anlamı en açık olan lafızdır. Bunun zıddı ise; anlamı kapalı ve yorum isteyen kelimeler demek olan, müteşâbih’tir. Manâsı kapalı olan lafızlar da; hafî, müşkil, mücmel ve müteşabih olmak üzere dört çeşittir. Kur’ân’da zamanın değişmesi ile değişmeyen, muamelatla ilgili temel hükümler, îman ve ahlak esasları ve benzeri hükümler, genelde muhkemdir. 2 Müteşâbih: Kur’an’da anlamı kapalı, birçok anlama gelebilen, tefsirinde güçlük çekilen veya anlaşılması için akılca bir yol bulunmayan, Kitap ve Sünnet’te tefsirine rastlanılmayan ve anlamı Allah’a havale edilen âyet ve hadislerdir. Bunların hangi anlama geldikleri, ancak ek bilgilerle anlaşılabilir. Müteşâbihler çeşitlidir. Bunlardan “hurûf’ül-mukattaa” dediğimiz (الم) gibi âyetlerin anlaşılması mümkün değildir. Hakkında ek bilgi bulunmayan; “Onun üzerinde on dokuz vardır.” (Müddessir: 30) gibi âyetlerin de anlaşılması, sıkıntılıdır. Ancak bazıları, âyetlerdeki mecâz, istiâre ve kinâye gibi sanatları anlayışlarına göre müteşâbih olarak görebilmektedir. (Bk. Fetih: 10 ve dipnotu.) Sonuç olarak; Kur’an’da müteşâbih âyetler vardır, fakat bunların sayısı onları anlayanlara göre değişebilir. Yani, herkesin kendi ilmi seviyesine göre müteşâbihleri olabilir. Her şeyin doğrusunu ise, Allah bilir. Bk. (Elmalılı) 3 Bazı çokbilmişler (وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ) (İlim erbabı olanlar) ifadesini de Lafzatullah üzerine atfederek müteşabih ayetlerin te’vilini Allah’la beraber sözde ilim sahiplerinin de bileceğini söyliyerek kendilerine ilahlık payesi vermeye çalışmaktadırlar. Böyle bir yorum ibare yönüyle de Kur’an’ın genel mefhumu yönüyle de asla mümkün değildir.
M. Türk 3:7
8
(Böyle kimseler): “Ey Rabbimiz! Bizleri doğru yola ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet bağışla. Şüphesiz, karşılıksız veren, sadece Sensin.”
M. Türk 3:8
9
“Ey Rabbimiz! Kendisinde şüphe olmayan (mahşer) gününde, insanları bir araya getirecek olan kesinlikle Sensin. Şüphesiz Allah, verdiği sözden asla dönmez.” (diye dua ederler.)
M. Türk 3:9
10
10,11. Gerçek şu ki onların malları da çocukları da Allah’ın azabından o kâfirleri asla kurtaramayacaktır. Çünkü onlar; tıpkı âyetlerimizi yalanlayan ve Allah’ın da bu günâhları sebebiyle kendilerini helâk¹ ettiği, Firavun’un ailesi ve ondan öncekiler gibi, cehennemin yakıtıdırlar. Şüphesiz Allah’ın cezâsı, çok şiddetlidir. 1 Firavun: Eski Mısır krallarına verilen unvandır. Türklerin hükümdarlarına Hakan, Bizanslıların Kayzer, İranlıların Kisra dedikleri gibi, eski Mısırlılar da Firavun derlerdi. Firavun kelimesi, kibir ve gurur anlamına gelen “fer’ane” ya da “tefar’ane” kelimesinden gelir. Çoğulu “ferâine”dir. Kelimenin anlamı, diğer bir görüşe göre, “güneş tanrısının oğlu” da demektir. Buna göre her zâlim, sapkın ve mütekebbir kişi firavundur. Kur’an da kelimeyi bu anlamı doğrulayacak biçimde kullanır. Kur’an, Hz. Musa ile ilişkisi nedeniyle sık sık andığı Firavun’un kimliğinden söz etmez. Kur’ân kimlikler üzerinde durmayarak ilâhî mesaj karşısında yer alan Firavun tipinin özelliklerini vurgular. Kur’an, tarihî olayları bir tarih kitabı gibi belli bir olayı aktarma amacıyla değil; insanları uyarma, düşündürme ve evrensel gerçekleri kavratma gibi amaçlarla konu edinir. Kur’an, bize Firavun kıssası ile Firavunî toplumların temel özelliklerini belirleme imkânı verir. Buna göre bu tür toplumların en temel özelliği; Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmeleridir. Firavunun ilâhlık ve rablık iddiası, gerçekte Allah’ı ya da o toplumda varlığı kabul edilen ilahları yok saydığını değil; yeryüzünde kendisinden başka itaat edilecek, kanun koyacak, yönetecek güç tanımadığını ifade eder. Allah’ın hâkimiyetini ve ilahî kanunları reddeden toplum, bu yetkiyi ister Firavun gibi tek kişiye, isterse belli bir topluluğa, bir sınıfa, bir partiye tanısın, sonuç değişmez. Firavunî düzenler yapıları gereği varlıklarını ancak zulüm ve zorbalıkla sürdürebilirler. Firavun kıssası, Firavun ve işbirlikçilerinin kaçınılmaz akıbetlerini de gözler önüne serer. Onlar, galip ve güçlü olanın yakalayışı ile yakalanır (Kamer: 42) ve azabın en kötüsü ile kuşatılırlar. (Mü’min: 55) Sonunda bütün yaptıklarının intikamı alınır ve hepsi boğulur, yok olup giderler. (Zuhruf: 55) Ahiretteki durumları ise daha da kötüdür. Onlar azabın en şiddetlisine sokulurlar. (Mü’min: 46) Hz. Musa ve müminler ise imanlarının, sabır ve mücâdelelerinin bir ödülü olarak kurtuluşa erer, Firavun ve işbirlikçilerinin mülküne vâris ve hâkim olurlar.
M. Türk 3:10
11
10,11. Gerçek şu ki onların malları da çocukları da Allah’ın azabından o kâfirleri asla kurtaramayacaktır. Çünkü onlar; tıpkı âyetlerimizi yalanlayan ve Allah’ın da bu günâhları sebebiyle kendilerini helâk¹ ettiği, Firavun’un ailesi ve ondan öncekiler gibi, cehennemin yakıtıdırlar. Şüphesiz Allah’ın cezâsı, çok şiddetlidir. 1 Firavun: Eski Mısır krallarına verilen unvandır. Türklerin hükümdarlarına Hakan, Bizanslıların Kayzer, İranlıların Kisra dedikleri gibi, eski Mısırlılar da Firavun derlerdi. Firavun kelimesi, kibir ve gurur anlamına gelen “fer’ane” ya da “tefar’ane” kelimesinden gelir. Çoğulu “ferâine”dir. Kelimenin anlamı, diğer bir görüşe göre, “güneş tanrısının oğlu” da demektir. Buna göre her zâlim, sapkın ve mütekebbir kişi firavundur. Kur’an da kelimeyi bu anlamı doğrulayacak biçimde kullanır. Kur’an, Hz. Musa ile ilişkisi nedeniyle sık sık andığı Firavun’un kimliğinden söz etmez. Kur’ân kimlikler üzerinde durmayarak ilâhî mesaj karşısında yer alan Firavun tipinin özelliklerini vurgular. Kur’an, tarihî olayları bir tarih kitabı gibi belli bir olayı aktarma amacıyla değil; insanları uyarma, düşündürme ve evrensel gerçekleri kavratma gibi amaçlarla konu edinir. Kur’an, bize Firavun kıssası ile Firavunî toplumların temel özelliklerini belirleme imkânı verir. Buna göre bu tür toplumların en temel özelliği; Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmeleridir. Firavunun ilâhlık ve rablık iddiası, gerçekte Allah’ı ya da o toplumda varlığı kabul edilen ilahları yok saydığını değil; yeryüzünde kendisinden başka itaat edilecek, kanun koyacak, yönetecek güç tanımadığını ifade eder. Allah’ın hâkimiyetini ve ilahî kanunları reddeden toplum, bu yetkiyi ister Firavun gibi tek kişiye, isterse belli bir topluluğa, bir sınıfa, bir partiye tanısın, sonuç değişmez. Firavunî düzenler yapıları gereği varlıklarını ancak zulüm ve zorbalıkla sürdürebilirler. Firavun kıssası, Firavun ve işbirlikçilerinin kaçınılmaz akıbetlerini de gözler önüne serer. Onlar, galip ve güçlü olanın yakalayışı ile yakalanır (Kamer: 42) ve azabın en kötüsü ile kuşatılırlar. (Mü’min: 55) Sonunda bütün yaptıklarının intikamı alınır ve hepsi boğulur, yok olup giderler. (Zuhruf: 55) Ahiretteki durumları ise daha da kötüdür. Onlar azabın en şiddetlisine sokulurlar. (Mü’min: 46) Hz. Musa ve müminler ise imanlarının, sabır ve mücâdelelerinin bir ödülü olarak kurtuluşa erer, Firavun ve işbirlikçilerinin mülküne vâris ve hâkim olurlar.
M. Türk 3:11
12
(Ey Muhammed!) O kâfir (Yahûdî)-lere: “Siz de pek yakında mutlaka yenilgiye uğratılacak ve sonunda da yatakların en kötüsü olan cehenneme doldurulacaksınız.” de.¹ 1 Peygamberimiz Bedir’de Mekkeli müşrikleri yenip Medîne’ye dönünce, Yahûdîleri Kaynuka oğullarının pazaryerinde topladı ve onlara: “Ey Yahûdîler! Gelin Mekkelilerin başına gelen, sizin de başınıza gelmeden Müslüman olun.” dedi. Onlar da: “Ey Muhammed! Sen, kendi kendine üstünlük taslama. Çünkü sen savaş nedir bilmeyen, tecrübesiz bir toplumla savaştın. Eğer sen, bizimle savaşsaydın o zaman bizim nasıl insanlar olduğumuzu ve daha önce bizim gibilerle karşılaşmadığını anlardın.” dediler Bu olay üzerine Allah, bu âyeti indirdi. (Ebu Dâvut)
M. Türk 3:12
13
(Ey îman edenler! Bedir’de) karşılaşan iki topluluğun durumunda sizin için büyük bir ibret vardır. O topluluğun birisi, Allah yolunda çarpışıyor, diğer kâfirler (topluluğu) ise, onları göz kararıyla kendilerinin iki misli görüyordu.¹ Böylece Allah, yardımıyla dilediği tarafı² destekliyordu. Şüphesiz bunda, (Allah’ın kudretini) görebilenler için büyük bir ibret vardır. 1 Bedir savaşında, Allah, savaştan önce her iki tarafı da birbirlerine az gösteriyordu. (Enfâl: 43-44) Böylece, kâfirleri Müslümanların gözünde büyütmüyor, kâfirlerin de Müslümanları umursamamalarını sağlıyordu. Onların, Müslümanları çok az görmeleri, savaş başlamadan önce idi. (Enfâl: 44) Nitekim Ebû Cehil: “Muhammed ve arkadaşları, yiyecek olsa bir deveye bile yetmez!” demişti. (Kurtubî) Fakat savaş başlayıp da Allah, Müslümanları melekleriyle takviye edince müşrikler, Müslümanları kendilerinin iki katı kadar görmeye başlamışlardı. Bk. (Enfâl: 7, 41-44) 2 Yani Müslümanları…
M. Türk 3:13
14
İnsanlara; kadınları, çocukları, altın ve gümüş yığınlarını,¹ soylu atları, davarları ve ekinleri aşırı sevmek, çok çekici gösterildi.² Hâlbuki bunlar, dünya hayatının geçici kazançlarıdır. Oysa varılacak yerin en güzeli, Allah katındadır. 1 Arapçada kantar; sınırsız bir ölçü, demektir. Mecâzen, “yerle gök arası mal” anlamında kullanılır. 2 Yani insanlar, bunları hoş gördüler, sevilecek şeyleri sadece bunlar zannettiler. Aslında bunlar, meşru nîmetlerdir. Ama bunların sevgisi Allah’ın koyduğu sınırları aşan bir noktaya ulaşırsa, işte o zaman tehlikeli olmağa başlarlar.
M. Türk 3:14
15
(Ey Muhammed! Onlara): (Ey insanlar!) Size, Allah’a karşı hata etmekten sakınanlar için bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? İşte onlar; içerisinde sürekli kalacakları, zemîninden ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızasıdır. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görür.” de.
M. Türk 3:15
16
16,17. Onlar: “Ey Rabbimiz! Biz, kesinlikle inandık, bizim günâhlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru!” diyen, sabırlı, doğruluktan şaşmayan, (Allah’a) itaat eden, mallarını Allah yolunda harcayan ve seher vakitlerinde Allah’a yalvaran kimselerdir.
M. Türk 3:16
17
16,17. Onlar: “Ey Rabbimiz! Biz, kesinlikle inandık, bizim günâhlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru!” diyen, sabırlı, doğruluktan şaşmayan, (Allah’a) itaat eden, mallarını Allah yolunda harcayan ve seher vakitlerinde Allah’a yalvaran kimselerdir.
M. Türk 3:17
18
Allah’ın tek ilâhın kendisi olduğuna şâhitlik ettiği¹ gibi melekler ve adaletten ayrılmayan tüm ilim erbabı da tek ilâhın, O çok güçlü, hüküm (ve hikmet) sahibi (Allah) olduğuna, görmüşçesine îman² ederler.³ 1 Bu şahadet, Allah’ın kendisinin kendisine şâhitliğidir ki, gerçek şâhitlik budur. (Yani hakk’al-yakin şâhitlik.) 2 Buradaki şâhitlik, gözle görerek, beş duyuyla müşahede ederek yapılan şâhitlik değildir. Zîrâ meleklerin ve insanların, “Allah’ı kendisinin kendisine şâhitliği” gibi müşâhade etmeleri mümkün değildir. Bu şâhitlik, ancak ilm’el-yakin şâhitlik olabilir. O da; ihsan seviyesi olan, “Allah’a Onu görüyormuşçasına” yapılan îmandır. Bunun ilerisini iddiâ etmek ise, zındıklıktır. 3 Şam’lı Hıristiyan âlimlerinden iki kişi, Medine’ye gelince biri, diğerine: “bu şehir, ahir zamanda gelecek olan o Peygamberin şehrine ne kadar da benziyor.” dedi. Peygamberimizin huzuruna girip ondaki özellikleri görünce: “Sen Muhammed misin?” dediler. O da: “evet” dedi. Bunun üzerine onlar: “Biz, sana bir şey soracağız, eğer haber verirsen sana îman edeceğiz.” dediler. Peygamberimiz de: “Sorun.” dedi. Onlar: “Bize Allah’ın kitabındaki en büyük şahadeti haber ver.” dediler ve bu esnada bu âyet nâzil oldu. Bunun üzerine ikisi de Müslüman oldular ve Peygamberimizi tasdik ettiler. (Vâhidî)
M. Türk 3:18
19
Allah katında tek (hak) din,¹ İslâm Dinidir.² O kitap verilenler kendilerine bilgi geldikten sonra karşılıklı ihtirasları yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Her kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, şunu iyi bilsin ki Allah, hesabı pek çabuk görendir. 1 Din: Cezâ veya mükâfat, anlamına mastardır. Terim olarak din: “akıllıların kendi istekleriyle seçtikleri ve kendilerini iyiliğe götüren manevî bir yol ve kanun”, demektir. Gerçek dinde; itaat edilen bir rab ve o rabbin ortaya koyduğu, uyulduğu zaman mükâfat, uyulmadığı zaman ise cezânın olduğu kuralların bulunması ve o rabbe itaat eden kulların olması gerekir. Kafirun: 6. âyette Allah’ın kâfirlerin dinlerinden de “din” olarak bahsetmesi, bunların da din olduğu, fakat “hak din” olmadıklarını ifade eder. Buna göre iradeli olarak yapılan her türlü tapınma ve kabul edilen her türlü düşünce ve sistem, birer dindir. 2 İslâm: Silm, selm ve selâmet kökünden türeyen İf’al babından mastardır. Bu babtaki anlamları ise: itaat etmek, sulh yapmak, İslâm’a girmek, Müslüman olmak, Allah’a teslim olmak, bütün kalbiyle bağlanmak, terk etmek, tam olarak korumak, demektir. Terim olarak İslâm: Allah’ın Peygamberleri vasıtasıyla tüm insanlara, inanmaları ve itaat etmeleri için gönderdiği hak dinler, demektir. Cibril hadisinde Rasulullâh (s.a.v) İslam’ı: “Allah’a ibadet edip, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaman, namazı dosdoğru kılman, farz olan zekâtı vermen, ramazanda oruç tutmandır” şeklinde ifade etmiştir. Kur’an’a göre bütün Peygamberlere gelen hak dinlerin ortak ismi, İslâm’dır. Bu dinden başka bir din aramak ya Allah’ın üzerine çıkmaya çalışmak veya Allah’ın dışında birisine iradesini teslim etmek demektir ki bunun her ikisi de dinsizlik ve küfürdür. Bu sebeple de Yahûdîlik ve Hıristiyanlığın, Allah’ın katında hiçbir itibarı yoktur. Ehl-i kitaptan olmanın da âhirette hiçbir faydası olmayacaktır.
M. Türk 3:19
20
Onlar, seninle tartışmaya kalkışırlarsa: “Ben bana uyan kimselerle birlikte tüm varlığımı Allah’a teslim ettim.” de. Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere¹ de: “Siz de Müslüman olmaya var mısınız?” de. Eğer onlar, Müslüman olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen, sadece duyurmaktır. Şüphesiz Allah kulları(nın yaptıklarını) çok iyi görür. 1 Ümmî: Kelime olarak üç anlama gelir: a- Anadan doğduğu hal üzere bulunan yani, okuması yazması, tahsili olmayan Araplar, b- Ümmete mensup, c- Ümm’ül-Kurâ’ya mensup, yani “Mekkeli” demektir. Müfessirlerin hemen hemen tamamı, birinci anlamı tercih etmişlerdir. Yani, kitapsız Arap müşriklerine ve onlar gibi kitabı olmayan tüm insanlara “ümmî” denilmiştir. Elmalılı bu konuyu özetle: “Ümmî okuyup yazmaya uğraşmamış manasına bir vasıftır. Ümmîlik alelade kimseler hakkında genelde ilim eksikliğini ifade eden bir noksan sıfat iken bir ümmînin okuyup yazanlardan daha âlim olması, âdet dışı olarak çalışmayla elde edilmeyen, Allah tarafından verilen bir hediye olduğuna delalet eder. Ve binaenaleyh ilmî ve amelî üstünlüğü okuyup yazanları âciz bırakan bir Peygamber hakkında her türlü şüpheyi yok eden ve o Peygamberin doğrudan doğruya Allah tarafından gönderilmiş bulunduğunu ispat eden harikulade bir mucizedir” şeklinde değerlendirmiştir. Peygamber (s.a.v)’in okuma-yazmayı bilip-bilmediği tarih boyunca münakaşa konusu olmuştur. Ancak onun peygamberlikten önce okuma-yazma bilmediği ayet (Ankebut: 48) ile sabit olup bu konuda herhangi bir ihtilaf da yoktur. Aynı konu için Bk. (Bakara: 110, Âlu İmran: 20, A’raf: 157-158, Cuma: 2)
M. Türk 3:20
21
Allah’ın âyetlerini inkâr ederek, Peygamberlerini haksız olarak öldürenleri ve insanlar içerisinde adaleti emredenlerin canına kıyanları, acıklı bir azapla müjdele.
M. Türk 3:21
22
İşte onların, dünyada da âhirette de bütün yaptıkları boşa gidecek ve onlara kimse de yardım etmeyecektir.
M. Türk 3:22
23
Şu kendilerine kitaptan bir pay verilenlerin (hallerini) görmüyor musun?¹ Onlar, aralarında hükmetmeleri için Allah’ın kitabına çağırılıyorlar fakat sonra aralarından bir kısmı bu kitaba sırt çevirerek dönüp gidiyor.² 1 Âyetin bu bölümü; “(Ey Muhammed!) Şu kendilerine kitaptan bir pay verilenlerin (hallerine) bir bak!” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 Peygamberimiz, Allah’a îmana davet etmek için bir gün Yahûdîlerin bulundukları yere gider. Onlardan, Nuaym b. Amr ve Haris b. Zeyd, Peygamberimize: “Ey Muhammed! Sen hangi dindesin?” diye sorar. O da: “Ben İbrahim’in dini üzereyim” buyurur. Bunun üzerine Yahûdîler: “İbrahim Yahûdî idi.” deyince Peygamberimiz: “Haydi öyleyse gelin Tevrât aramızda hakem olsun.” der. Onlar, bundan çekinirler ve bu olay üzerine bu âyet nâzil olur. Ayrıca bu âyetin (Mâide: 41) de bahsedilen olay üzerine indirildiği hakkında da rivâyetler vardır. (Vâhidî)
M. Türk 3:23
24
(Onlar): “Cehennem ateşi bize ancak birkaç günden başka dokunmayacak.” demelerinden dolayı (böyle yapıyorlar.) İşte onların uydurdukları bu şeyler, onları dinleri hakkında ihanete sürüklemiştir.¹ 1 Yahûdîler, kendilerinin Allah’ın dostları ve oğulları oldukları için mutlaka cennete gideceklerine inanmakla birlikte, bir ihtimâl cehenneme gidenlerin de; “atalarının, Allah’ı bırakıp, Samiri’nin yaptığı buzağı heykeline taptıkları süre olan, kırk gün” kadar orada kalacaklarına inanarak dinlerine ihânet etmişlerdir. (Celâleyn, Taberî) Aynı ifâdeler için Bk. (Bakara: 80 ve dipnotu)
M. Türk 3:24
25
Acaba, o geleceğinde hiç şüphe olmayan ve kimseye haksızlık edilmeksizin kazandıklarının karşılığının verileceği gün onları bir araya topladığımızda, onların (durumları) nasıl (olacak)?
M. Türk 3:25
26
(Ey Muhammed! Sen Rabbine): “Ey hükümranlığın gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen hâkimiyeti dilediğine verdiğin gibi, dilediğinden de hâkimiyeti geri alırsın. Dilediğini şereflendirdiğin gibi, dilediğini de rezil edersin. Çünkü her türlü iyilik senin elindedir. Senin gücün her şeye yeter.”
M. Türk 3:26
27
“Sen geceyi gündüzün içine soktuğun gibi, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Ölüden diriyi çıkardığın gibi, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” (diye dua et.)¹ 1 Bu âyetin nüzûl sebebi ile ilgili muhtelif rivâyetler varsa da bunlar, pek kuvvetli görülmemektedir. Ancak, Peygamberimizin ümmetine İran ve Bizans mülklerini vâdetmesi üzerine, münâfıklarla Yahûdîlerin: “Heyhat! Muhammed nere, İran ve Bizans nere? Muhammed’e Mekke ve Medîne yetmedi mi de İran ve Bizans devletlerine göz dikiyor.” demeleri üzerine indirildiği rivâyeti yaygın olarak nakledilmiştir. (Celâleyn, Vâhidî, Kurtubî)
M. Türk 3:27
28
Müslümanlar sakın mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden korunmak dışında¹ kim böyle yaparsa, Allah adına (sayılabilecek) bir şey üzerinde, değildir.² Allah, sizi sadece kendisinden korunmanız hususunda uyarır. (Unutmayın ki) dönüş, yalnız Allah’adır. 1 Takıyye: Korunmak, saklamak, ihtiyat tedbiri almak demektir. Güçlü olan kâfirlerin karşısında can, mal, ırz, namus ve her türlü kutsal değerleri tehlike altında olan Müslümanların, söz konusu durumdan kendilerini kurtarmak veya zarara uğramamak için imanlarını gizlemelerini ifaden eden ve özellikle Şiilerce benimsenen bir ilkedir. Kur’an ve sünnette de açık ifadelerle izin verilen takiyye bütün mezhepler tarafından helal kabul edilmiştir. Bu zorlamanın; canına veya vücudundan bir uzvuna zarar verebilecek şekilde olması gerekir. Böyle bir durumda dil ile inkâr, bir ruhsattır. Bu durumlarda, “takıyye” yaparak îmanı gizlemenin bir sakıncası yoktur. Bunu abartıp da takıyye yapacakmışım diye, ömür boyu kâfirlere kölelik yapmanın bir anlamı olmadığı gibi dinde yeri de yoktur. Azimet bunu da yapmamaktır. Babası Yasir ile annesi Sümeyye işkenceyle şehid edilip kendisi de ölümle karşı karşıya gelen Ammar b. Yasir (r.a)’ın işkenceye dayanamayınca, müşriklerin istediğini söyleyip kendisini ölümden kurtarmasına Rasulullah (s.a.v) karşı çıkmamıştır. Hatta aynı durumla karşılaşması halinde yine böyle davranmasına da izin vermiştir. Diğer mezheplerden farklı olarak Şiiler arasında takiyye çok yaygınlık kazanmış, hatta iman esaslarından sayılarak; "takiyye vacibdir ve onu terk eden, namazı terk etmiş gibi olur" denilmiştir. Takiyye, kâfirlere karşı kullanılacak bir silahtır. Ancak ayrı anlayışta olan bir başka Müslüman kesime karşı kullanılamaz. Tıpkı şiilerin, Sünnilere karşı kullandıkları gibi… Takıyye’nin sınırları ile ilgili olarak Bk. (Nahl: 106 ve dipnotları.) 2 Yani, hayır gibi görünse de yaptığı işlerinin her birinin Allah katında bir değeri ve sevabı yoktur.
M. Türk 3:28
29
(Ey Muhammed! Onlara): “Gönüllerinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah, onu kesinlikle bilir. Ve O, göklerde olanı da yerde olanı da çok iyi bilir. Çünkü Allah’ın gücü her şeye yeter.” de.
M. Türk 3:29
30
(O mahşer) günü her nefis, yaptığı tüm iyilikleri karşısında hazır bulur ve yaptığı kötülüklerle karşılaşınca da onlarla kendi arasında, uzak bir mesafenin olmasını ister. Allah, size asıl kendisinden sakınmanızı emreder. Doğrusu Allah, kullarına karşı son derece şefkatlidir.
M. Türk 3:30