1
Mü’minler gerçekten umdukları hayra¹ ulaşmıştır.²
1 Felah: Arzu edilen şeye ulaşmak veya sonsuz hayır, İflah; sonsuz hayra, cennete ulaşmak (yani bizim ta’birimizle felâh bulmak ma’nâsına da gelir) demektir. 2 Ömer (r.a)’den: “Bir gün Rasûlüllah’a vahiy indi, bir saat bekledik, açılınca kıbleye dönüp ellerini kaldırdı, dua etti, sonra da: ‘Bana on âyet indirildi; bunları yerine getiren cennete girecektir.’ dedi ve Mü’minûn sûresinin ilk on âyetini okudu.” (Tirmizî, Neseî)
2
2,3,4. O (mü’minler) namazlarında huşu¹ sahibidirler ve boş söz (ve yararsız şeyler)den yüz çevirirler, zekât² (görevlerini) yerine getirirler.
1 Huşû: Korkmak, boyun eğmek ve iltifatı terk etmek anlamlarına gelir. Terim olarak huşû: Allah’ın azameti karşısında kişinin kendi küçüklüğünü göstererek, Onun emirlerine boyun eğip korku, sevgi ve saygı hissi duyması, tevazu göstermesi demektir. Burada bahsedilen “namazdaki huşû” ise; secde yerine bakıp sağa sola, şuna buna iltifat etmemektir. Huşû’un aslı, namazın şartlarından olan niyetin tam yapılmasıyla, görüntüsü ise namazın adap ve tadil-i erkân ile alâkadardır. Rasulullah (s.a.v.) ve ashabı namazda gözlerini semaya kaldırırlardı, bu âyetin nüzulü üzerine önlerine eğdiler ve namazlarını biraz daha uzattılar. Aişe (r.a.)’nin annesi Ümm-i Rûman: “namazımda sallanıyordum, Ebû Bekir bu durumu gördü, beni azarladı ve Rasulullah’ın: ‘her hangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun. Yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda sakin olmak namazın tamamındandır.’ buyurdu” dedi. (Buharî, Müslim) 2 Buradaki zekât’tan, temizlik de anlaşılabilir. O zaman bu âyet, “(nefsî, bedenî ve malî) temizliklerini yerine getirirler.” şeklinde de tercüme edilebilir.
3
2,3,4. O (mü’minler) namazlarında huşu¹ sahibidirler ve boş söz (ve yararsız şeyler)den yüz çevirirler, zekât² (görevlerini) yerine getirirler.
1 Huşû: Korkmak, boyun eğmek ve iltifatı terk etmek anlamlarına gelir. Terim olarak huşû: Allah’ın azameti karşısında kişinin kendi küçüklüğünü göstererek, Onun emirlerine boyun eğip korku, sevgi ve saygı hissi duyması, tevazu göstermesi demektir. Burada bahsedilen “namazdaki huşû” ise; secde yerine bakıp sağa sola, şuna buna iltifat etmemektir. Huşû’un aslı, namazın şartlarından olan niyetin tam yapılmasıyla, görüntüsü ise namazın adap ve tadil-i erkân ile alâkadardır. Rasulullah (s.a.v.) ve ashabı namazda gözlerini semaya kaldırırlardı, bu âyetin nüzulü üzerine önlerine eğdiler ve namazlarını biraz daha uzattılar. Aişe (r.a.)’nin annesi Ümm-i Rûman: “namazımda sallanıyordum, Ebû Bekir bu durumu gördü, beni azarladı ve Rasulullah’ın: ‘her hangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun. Yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda sakin olmak namazın tamamındandır.’ buyurdu” dedi. (Buharî, Müslim) 2 Buradaki zekât’tan, temizlik de anlaşılabilir. O zaman bu âyet, “(nefsî, bedenî ve malî) temizliklerini yerine getirirler.” şeklinde de tercüme edilebilir.
4
2,3,4. O (mü’minler) namazlarında huşu¹ sahibidirler ve boş söz (ve yararsız şeyler)den yüz çevirirler, zekât² (görevlerini) yerine getirirler.
1 Huşû: Korkmak, boyun eğmek ve iltifatı terk etmek anlamlarına gelir. Terim olarak huşû: Allah’ın azameti karşısında kişinin kendi küçüklüğünü göstererek, Onun emirlerine boyun eğip korku, sevgi ve saygı hissi duyması, tevazu göstermesi demektir. Burada bahsedilen “namazdaki huşû” ise; secde yerine bakıp sağa sola, şuna buna iltifat etmemektir. Huşû’un aslı, namazın şartlarından olan niyetin tam yapılmasıyla, görüntüsü ise namazın adap ve tadil-i erkân ile alâkadardır. Rasulullah (s.a.v.) ve ashabı namazda gözlerini semaya kaldırırlardı, bu âyetin nüzulü üzerine önlerine eğdiler ve namazlarını biraz daha uzattılar. Aişe (r.a.)’nin annesi Ümm-i Rûman: “namazımda sallanıyordum, Ebû Bekir bu durumu gördü, beni azarladı ve Rasulullah’ın: ‘her hangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun. Yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda sakin olmak namazın tamamındandır.’ buyurdu” dedi. (Buharî, Müslim) 2 Buradaki zekât’tan, temizlik de anlaşılabilir. O zaman bu âyet, “(nefsî, bedenî ve malî) temizliklerini yerine getirirler.” şeklinde de tercüme edilebilir.
5
5,6. Ve o (mü’minler) eşleri veya cariyeleri¹ dışında mahrem yerlerini (herkesten) korurlar.² Onların (bu iki durumda da) ayıplanmaları söz konusu değildir.³
1 Yemin; sağ el demektir. Sağ ellerin sahip olduğu ise; meşru şekilde kazanılan köleler demektir. Burada konu kadınlar olduğu için kastedilen cariyelerdir. Cariyelerle evllilik şartları için Bk. (Nisâ: 3, 25, Ahzab: 50, Nur: 32) 2 Bu âyet, “ve o (mü’minler) ırzlarını korurlar.” şeklinde de tercüme edilebilir. 3 Aynı âyetler için Bk. (Mearic: 29-30)
6
5,6. Ve o (mü’minler) eşleri veya cariyeleri¹ dışında mahrem yerlerini (herkesten) korurlar.² Onların (bu iki durumda da) ayıplanmaları söz konusu değildir.³
1 Yemin; sağ el demektir. Sağ ellerin sahip olduğu ise; meşru şekilde kazanılan köleler demektir. Burada konu kadınlar olduğu için kastedilen cariyelerdir. Cariyelerle evllilik şartları için Bk. (Nisâ: 3, 25, Ahzab: 50, Nur: 32) 2 Bu âyet, “ve o (mü’minler) ırzlarını korurlar.” şeklinde de tercüme edilebilir. 3 Aynı âyetler için Bk. (Mearic: 29-30)
7
Kim bunun ötesini ararsa, işte onlar sınırı aşmış olurlar.
8
8,9. Ve o (mü’minler) emanetlerini¹ ve sözlerini yerine getirirler ve namazlarına devam ederler.²
1 Bu iki âyetten “müt’anın haramlığı da anlaşılmaktadır. X 2 7-9. âyetlerin aynısı için Bk. (Mearic: 31-33)
9
8,9. Ve o (mü’minler) emanetlerini¹ ve sözlerini yerine getirirler ve namazlarına devam ederler.²
1 Bu iki âyetten “müt’anın haramlığı da anlaşılmaktadır. X 2 7-9. âyetlerin aynısı için Bk. (Mearic: 31-33)
10
10,11. İşte (dünya hâkimiyetine ve cennete) sadece onlar vâris olurlar. Firdevs (cennetin)’e vâris olan bu kimseler, orada sonsuz kalırlar.
11
10,11. İşte (dünya hâkimiyetine ve cennete) sadece onlar vâris olurlar. Firdevs (cennetin)’e vâris olan bu kimseler, orada sonsuz kalırlar.
12
12,13. Yemin olsun Biz insanı, çamurdan süzerek¹ yarattık. Sonra o (çamurdan süzüleni,) insan tohumu halinde sağlam bir karargâh (olan ana karnına) yerleştirdik.²
1 Sülâle: kelimesi “sell” mastarından alınmadır. Sell; bir şeyi bir şeyden yumuşakça ve kolaylıkla sıyırıp çıkarmak demektir. (Kılıcı kınından sıyırıp çekmek gibi…) Sülale, süzüntü, kuruntu, kırpıntı, süprüntü anlamlarına gelir. Evlat ve zürriyete de sülâle denilmesi bu mana ile alakalıdır. Yani sülâle aslın değil, ondan çıkarılan hulâsanın ismidir. İşte insan, (Âdem) yaratılış sıralamasında önce böyle çamurdan sıyrılıp çıkarılmış bir sülâleden yaratılmıştır. İbnu Abbas, İkrime, Katade ve Mukatil buradaki insanı ma’rife olması sebebiyle Âdem diye tefsir etmişlerdir. Allahu Teâlâ evvelâ çamurdan seçerek bir sülâle çıkarmış ve insanı (Âdem’i) önce o sülâleden yaratmış, ondan sonraki insanları da topraktan süzüp çıkarttığı gıdalardan meydana gelen nutfeden yaratmıştır. Yani Allahu Teâlâ, çamurdan insanın ilk halini, nebatat hulâsasından da sonraki insanları hiç yokken yaratmış ve böylece insan bunların sonu olmuştur. (Elmalılı)
13
12,13. Yemin olsun Biz insanı, çamurdan süzerek¹ yarattık. Sonra o (çamurdan süzüleni,) insan tohumu halinde sağlam bir karargâh (olan ana karnına) yerleştirdik.²
1 Sülâle: kelimesi “sell” mastarından alınmadır. Sell; bir şeyi bir şeyden yumuşakça ve kolaylıkla sıyırıp çıkarmak demektir. (Kılıcı kınından sıyırıp çekmek gibi…) Sülale, süzüntü, kuruntu, kırpıntı, süprüntü anlamlarına gelir. Evlat ve zürriyete de sülâle denilmesi bu mana ile alakalıdır. Yani sülâle aslın değil, ondan çıkarılan hulâsanın ismidir. İşte insan, (Âdem) yaratılış sıralamasında önce böyle çamurdan sıyrılıp çıkarılmış bir sülâleden yaratılmıştır. İbnu Abbas, İkrime, Katade ve Mukatil buradaki insanı ma’rife olması sebebiyle Âdem diye tefsir etmişlerdir. Allahu Teâlâ evvelâ çamurdan seçerek bir sülâle çıkarmış ve insanı (Âdem’i) önce o sülâleden yaratmış, ondan sonraki insanları da topraktan süzüp çıkarttığı gıdalardan meydana gelen nutfeden yaratmıştır. Yani Allahu Teâlâ, çamurdan insanın ilk halini, nebatat hulâsasından da sonraki insanları hiç yokken yaratmış ve böylece insan bunların sonu olmuştur. (Elmalılı)
14
Sonra o insan tohumundan, pıhtılaşmış kanı¹ (embriyoyu) yarattık. Pıhtılaşmış kandan (şekli) belli belirsiz (bir çiğnemlik) et parçası yarattık. Daha sonra o (şekli) belli belirsiz (bir çiğnemlik) et parçasından, kemikler yarattık. Ardından da kemiklere et giydirdik² sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir.
1 Alaka: ilişmek ve yapışıp tutunmak fiilinden alınan “ilişken, yapışkan şey” demektir. “Donuk pıhtı” kana da alaka denilir. Müfessirler, bu kelimeyi genellikle “donmuş kan” diye tefsir etmişlerse de asıl murat rahimdeki döllenmiş yumurta demektir. 2 İnsanın yaratılışı için Bk. (Hacc: 5)
15
15,16. Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz. Sonra kıyamet günü, kesinlikle diriltileceksiniz.
16
15,16. Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz. Sonra kıyamet günü, kesinlikle diriltileceksiniz.
17
Yemin olsun Biz sizin üzerinizde yedi (yol) sistem¹ yarattık ve Biz, ne yarattığımızı çok iyi biliriz.
1 Taraik: Tarikat kelimesinin çoğulu olup, “kat, yol ve sistem” anlamlarına gelir. Yedi kelimesi de çokluktan kinâye olarak düşünülürse bu âyetle kastedilen; “yedi, yani onlarca katı bulunan gökler veya üzerimizde mahiyetini bilmedimiz onlarca sistemler” olabilir.
18
Biz, gökten suyu belirli bir ölçüye¹ göre indirdik ve onun yerde durmasını sağladık.² Şüphesiz Biz, onu giderme gücüne de sahibiz.
1 Suyun ölçülü olması, iki şekilde anlaşılabilir: 1- Su, oksijen ve hidrojenden oluştuğuna göre, oluşumu yapay olmayıp, bir yaratıcının eseridir. 2- Yağmurun yağması, sadece buharların buluta, bulutun suya dönüşümüyle oluyor zannedilmemelidir. Zîrâ bütün şartlar oluştuğu halde her zaman yağmur yağmamaktadır. Yani bunların tamamı Allah’ın koyduğu ölçüye göre olmaktadır. 2 Onu yeryüzünde ırmaklarda, göllerde, kaynaklarda, kuyularda, havuzlarda, mahzenlerde toprak içlerinde, kar ve buz halinde dağların tepelerinde sizin ondan her halükarda istifade etmeniz için muhafaza ettik.
19
Böylece onunla size içlerinde, yiyip durduğunuz¹ çok sayıda meyveler bulunan hurma ve üzüm bahçeleri yarattık.
1 Onların bir kısmını yer, bir kısmını da satarak rızık temin edersiniz. Hatta neslinizin devamı için konulan ve 12. ayette beyan edilen insan tohumunu onlardan elde edersiniz.
20
Ve (o sudan) bir de Sina dağında yetişen hem yağ hem de yiyenlerin (ekmeğine) katık (edecekleri zeytin) veren, bir ağaç¹ (türü de yarattık).
1 Bu âyete göre Zeytin ilk önce Sina dağında ortaya çıkmış veya mühim kısmı orada yetiştiğinden böyle denilmiştir.
21
Gerçekten karınlarının içerisinde (yaratılan sütten) içirdiğimiz birçok şekilde yararlandığınız ve (etlerinden) yediğiniz ehli hayvanlarda da sizin için ibretler vardır.
22
O (ehli hayvanların) üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.¹
1 Bu ifâdede; insanlar tarafından imal edilen eşyaların da Allah tarafından yaratıldığına ve Peygamberlere verdiği bilgilerle imal edildiğine, işaret vardır. Bk. (Nahl: 8)
23
Yemin olsun, Biz Nûh’u kendi toplumuna (Peygamber olarak) gönderdik. O (toplumuna): “Ey Kavmim! (Sadece) Allah’a kulluk edin. Sizin için Ondan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi.
24
Bunun üzerine toplumunun ileri gelen kâfirleri: “Bu sadece size karşı üstünlük elde etmek isteyen, sizin gibi bir insandır. Eğer Allah (Peygamber göndermek) isteseydi kesinlikle bir melek gönderirdi. Hem biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.” dediler.
25
(Ve devamla): “Bu adam bir deliden başka bir şey değil. Onu bir süre gözetim altında tutun.” (dediler.)
26
(Nuh). “Ey Rabbim! Onların beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.” dedi.
27
Biz de ona: “(Ey Nûh!) Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle¹ o gemiyi yap.² Sonunda Bizim emrimiz gelip tandır kaynamaya başlayınca,³ çifti olan her şeyden ikişer (tane) ve (küfründen dolayı) helâki kesinleşmiş olan (eşin) dışında, aileni ona yükle. Tufanda boğulmayı hak eden zâlimler konusunda da (sakın) Benimle muhâtap olma.” diye vahyettik.
1 Bu ifâdeden; Peygamberlerin, Allah’tan aldıkları bilgi ile insanlara gemi yapımına kadar her türlü bilgi ve sanatı, öğrettiği anlaşılmaktadır. Yani bilginin kaynağı akıl değil, vahiydir. 2 Buradaki “gemi” kelimesinin belirli olmasından, Hz. Nûh’un önceden o gemiden haberi olduğu, Nûh’a geminin yapısı veya yapılacağı hakkında önceden vahiyle bilgi verildiği anlaşılabilir. Bk. (Hûd: 37) 3 “Tandır kaynamaya” ifâdesi; “(geminin) buhar kazanları kaynamaya, yeryüzü su fışkırtmaya, geminin güç kaynağı çalışmaya, mûcize olarak Hz. Nûh’un özel tandırı kaynamaya, iş kızışmaya” başladı, şekillerinde anlaşılabilirse de bizce en uygunu; “geminin güç kaynağı çalışmaya başlayınca...” şeklinde olanıdır. Zîrâ bu gemi Allah’ın kontrolü altında yapılan mükemmel bir gemidir. Teknolojisi bilinmiyor olabilir. Bk. (Hûd: 25-48)
28
(Ve): “Sen, yanındakilerle birlikte gemiye bindiğinde: ‘Bizi bu zâlimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun’ de.”
29
“Ey Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. Sen, konaklatanların en hayırlısısın de.” (diye vahyettik.)
30
Şüphesiz bunda birtakım ibretler vardır ve gerçekten Biz, (kullarımızı böyle) imtihan ederiz.
Sonraki 30 ayet →