Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Bakara 1 / 286
1
Elif, Lâm Mîm,¹ 1 Hurûf’ül-mukattaa Bazı sûrelerin başındaki bu âyetlere, “Hurûf’ül-mukattaa” denir. Bunlar 29 sûrenin başında bulunur. Bunlardan; (الم، المص، طسم، طه، يس، حم، حم عسق، كهيعص) âyet olup, (الر، طس، ق، ن، ص) âyet değil, âyetlerin birer bölümüdür. Bu harfler, birer kelime gibi yazıldıkları halde, “elif lam mim” şeklinde üç kelime olarak alfabe harfleri gibi okunur. Genelde müfessirler, bu âyetleri “müteşabih âyetlerden” (Âlu İmrân: 7) kabul etmişlerdir. Bazıları da bu âyetlerin bir kısım anlamları olacağı düşüncesiyle bunlara, anlam vermeye çalışmışlarsa da verdikleri anlam, müfessir sayısına ulaşacak kadar muhteliftir. Bunların anlamları olmadığı için i’rabtan mahalleri de yoktur. Kanaatimiz; bunların Allah’ın katında mutlak anlamları bulunmasına rağmen, bu anlamları “bizim bilemeyeceğimiz ve anlam veremeyeceğimiz” şeklindedir. Bazılarının, bunlara anlamlar vererek istismar ettiği de düşünülürse bunlar için “doğrusunu Allah bilir” demek, daha doğrudur. Bundan dolayı bu mealde, Hurûf’ül-mukattaa’lara anlam verilmemiştir.
M. Türk 2:1
2
Bu, kendisinde şüphe¹ olmayan tek kitaptır.² Allah’a karşı hata etmekten sakınanlar için³ dosdoğru yolu gösteren (âyetler) ondadır.⁴ 1 Rayb: Şüphe, kuşku, zan, töhmet ve çelişki demektir. Âyetin bu bölümü: “Bu, çelişkisiz tek kitaptır.” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 Yeryüzünde “kitap” denilince ancak bu kitap yani “Kur’an-ı Kerim” anlaşılır. Bu sebeple Peygamberimizin hadislerinin toplandığı kitaplara bile “kitap” denilmez, “sünnet” denilir. Müslümanlara göre kitap: “Peygamberimiz Muhammed (a.s)’a Allah tarafından, Cebrail vasıtasıyla, vahiy yoluyla indirilen ve bize tevatüren ulaşan, Allah kelamıdır.” 3 Aslında bu kitap, bütün insanlık için hidâyet kaynağı olarak indirilmiştir. Fakat hidâyetten istifadenin ilk şartı, Allah’tan hakkıyla sakınmayı istemektir. 4 Bu âyet; (فِيهِ)’deki (ه) zamirinin mercii (اَلْكِتَابُ) olarak düşünülürse, “Allah’a karşı hata etmekten sakınanlara dosdoğru yolu göstermek üzere (indirilen) bu kitapta hiçbir şüphe yoktur.” şeklinde de tercüme edilebilir. Yukarıdaki meal, (فِيهِ) cümle başlangıcı düşünülerek yapılmıştır.
M. Türk 2:2
3
Onlar ğayba¹ inanır,² namazı dosdoğru ve devamlı kılar³ ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden⁴ Allah yolunda harcarlar. 1 Ğayb: Hakkında vahiy bilgisi olmadan, asla bilinemeyecek bilgilerdir. Ğaybı ancak Allah bilir, (Yûnus: 20, Hud: 123, Ra’d: 9, Sebe’: 3, Cin: 26-27) Peygamberler de ancak Allah bildirirse bilir. (Âlu İmrân: 179, En’am: 50, A’raf: 188) Allah ve Peygamberlerinin dışında cinler de dâhil ğaybı hiç kimse bilemez. (Sebe:14, Hud: 31) Ğayb üç gruba ayrılır; a- Hakkında hiçbir tarihi veri bulunmayan, geçmişe ait olaylar. (Hz. Yusuf (a.s) kıssası gibi.) b- Gelecekte olacak şeylere ait, bilgiler. (Yarın ne olacağı gibi.) c- Kıyamet ve sonrasına ait, bilgiler. (Cennet ve cehennemle ilgili bilgiler gibi.) Buradaki ğayb ise; insanların, ancak hakkında Allah’ın ve peygamberlerinin vereceği bilgilerle öğreneceği, bilgilerdir. (Allah, cennet, cehennem, kıyamet, melekler gibi...) Yani bilinmesi insan idrakini aşan şeyler demektir. 2 Âyetin bu bölümü; “Onlar, (peygamberin haber verdiği Allah’a) görmeden inanırlar” diye de tercüme edilebilir. Bk. (Enbiya: 49) 3 İkame: sözlükte kaldırıp dikmek, doğrultmak, devam etmek veya ihtimam ile icra etmek anlamlarına gelir. Kur’an’da namaz için (صَلَّى) fiili yerine genellikle (اَقَامَ) fiili kullanılmıştır. Esasen (صَلَّى) fiili, “dua etmek” anlamına gelmektedir. Namaz için “ikame”nin kullanılması, namazın, “dinin direği olarak sürekli ayakta tutulmasını” vurgulamak için olabilir. Ayrıca (الصَّلَوةَ) kelimesinin belirli olarak kullanılması; “birilerinin mahiyeti Kur’an ve Sünnetle belirlenmeyen, uydurdukları başka namaz veya namaz yerine ikame edilmeye çalışılan ayin, zikir ve çeşitli dualar değil, sadece Allah’ın emrettiği namaz” anlamını ifade eder. Namaz kelimesi Kur’an’da (الصَّلَوةَ) şeklinde (و )’lı yazılır. 4 Bu ifadeden, Allah yolunda harcamak içinzengin olmanın şart olmadığını ve insanın rızık olarak verilen her şeyden (mal, ilim, din, çocuk gibi) Allah yolunda harcamasının gerektiğini anlamak mümkündür.
M. Türk 2:3
4
(Ey Muhammed!) Onlar, sana indirilene ve senden öncekilere indirilenlere¹ iman ettikleri gibi âhirete² de gönülden kesin bir bilgiyle inanırlar. 1 Yani sana indirilen kitaba ve senden önceki peygamberlere ve onlara indirilen kitapların asıllarına da iman ederler. 2 Ayrıca (اَلْاٰخِرَةُ) kelimesinin belirli olarak kullanılması; “sadece Allah’ın bildirdiği âhiret.” anlamını ifade eder. Zira pek çok dinde ve dinleştirilen meşreplerde de kendilerine mahsus âhiret inancı vardır ama bunların İslâm’ın âhiret inancıyla hiçbir ilgisi yoktur.
M. Türk 2:4
5
İşte onlar, Rab’lerinin gösterdiği hak yol üzerindedirler ve asıl kurtuluşa erenler de onlardır.¹ 1 Aynı âyet için Bk. (Lokman: 5)
M. Türk 2:5
6
(Ey Muhammed!) Uyarmanın da uyarmamanın da kendileri için bir farkı olmayan o kâfirler, (sana) asla îman etmeyecekler.¹ 1 Bu âyetin tercümesi mecâzen, “Sana asla îman etmeyecek olan o kâfirleri, uyarsan da uyarmasan da hiç fark etmez.” şeklinde de anlaşılabilir. Burada (لَا يُؤْمِنُونَ) ifadesi meallerde genellikle “geniş zaman” formunda “etmezler” ifadesiyle tercüme edilmiştir. Esasen bu ifade “nefy-i istikbal” yani “gelecek zamanın olumsuzu” kipidir. Bu sebeple iman etmeyecekleri sadece Allah tarafından bilinenler için kullanılması en uygunudur. Yoksa imansızların iman etmelerine mani olma gibi bir yoruma sebep olur ki bu da kulun iradesine tahakküm gibi “cebri bir mantığa” sebebiyet verir. En doğrusunu Allah bilir.
M. Türk 2:6
7
Çünkü Allah, onların kalplerini ve (gönül) kulaklarını mühürlemiştir ve onların (gönül) gözlerinin¹ üzerinde de perde vardır. En büyük azap ise işte böylelerinedir. 1 Buraya “gönül” parantezinin ilave edilmesi; çok kullanılan (اُذُنٌ ve عَيْنٌ) yerine (سَمْعٌ وَبَصَرٌ) kelimelerinin kullanılmasındandır. Bu bölüm “onların Hakk’ı algılayışları kapalıdır.” şeklinde de anlaşılabilir.
M. Türk 2:7
8
İnsanlardan kimileri de gerçekten îman etmedikleri halde: “Biz Allah’a ve âhiret gününe îman ettik.” derler.
M. Türk 2:8
9
(Akıllarınca) onlar, (böyle yaparak) Allah’ı ve îman edenleri aldatmaya çalışırlar. Oysa onlar, farkına varmadan sadece kendilerini aldatmaktadırlar.
M. Türk 2:9
10
Çünkü onların kalplerinde hastalık¹ vardır. Allah da onların hastalıklarını çoğaltmıştır.² Bu yalanlamalarından dolayı, (âhirette) onlar için acıklı bir azap vardır. 1 Bu, “îmansızlık hastalığı”dır. Sıhhatin esas, hastalığın anormal olduğu gibi, îmanın esas, küfrün de anormal olması gerekir. 2 İkinci “hastalık” kelimesinin, belirsiz zikredilmesinden, artan hastalığın, aynı hastalık olmayıp, Allah’ın onlara daha başka hastalıklar da verdiğini anlamak mümkündür.
M. Türk 2:10
11
O (münâfıklara): “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” denilince onlar: “Hayır, (yeryüzüne) barışı, ancak biz getiririz”¹ derler. 1 Yani kendilerini, yeryüzünün ve orada yaşayanların tek hâkimi ve kanun koyucuları olarak görürler. Fakat kanunlarının, bir işe yaramayıp, yeryüzünde fesada sebep olduğunun farkına varmazlar.
M. Türk 2:11
12
Aman dikkat edin; gerçekten o (münâfıklar,) bozguncuların ta kendisidir. Ama onlar, bunun farkına (asla) varamayacaklar.
M. Türk 2:12
13
Ve (yine) o (münâfıklara): “Siz de şu insanların îman ettiği gibi îman edin.” denilince; “Biz de şu budalaların¹ îman ettikleri gibi mi îman edelim?”² derler. Şunu iyi bilin ki, gerçekten asıl budalalar kendileridir. Fakat onlar bunu asla anlayamayacaklar. 1 Sefihlik: Budalalık, fikirsizlik, görüş ve düşüncede boş şeylere tabi olmak, akıl ile değil de zevk ile hareket etmek demektir. "Sefih" ise aklı veya dini eksik olan akıl veya dinin aksine davranan ahmak veya fasık demektir. “Sefih” kavramı, Kur’ân-ı Kerîm’de hem kâfir, hemmünafık, hem de müslümanlar için kullanılmıştır. Bu üç sınıf için aynı manada kullanılmasına rağmen, farklı mahiyet arzetmektedir. Şöyle ki: Kâfirler ve münâfıklar için İslâm’ı kabul etmemelerinden dolayı sefih denilirken; Müslümanlar için aklı zayıf, bunak, aklı ermeyen çocuklar ve ihtiyarlar hakkında kullanılır. 2 Allah’ın insanları birbirlerine eşit tutmasına karşılık münâfıklar kendilerini diğer insanlarla eşitliğe râzı olmuyorlar. Bir de açıkça “biz, îman etmiyoruz” demek yerine, dinde kendilerine tıpkı yeryüzünü ıslah için uydurdukları sistemlerinde, ayrıcalıklıların olduğu gibi bir ayrıcalık verilmesini istiyorlar.
M. Türk 2:13
14
Onlar, Müslümanlarla karşılaştıkları zaman: “Biz de îman ettik.” derler. Fakat şeytanlarıyla¹ baş başa kalınca: “Aslında biz, kesinlikle, sizin yanınızdayız. Biz, (onlarla) sadece alay ediyoruz” derler.² 1 Şeytan: Azgınlıkta son derece yüze çıkmış, haktan uzak, yanlış/bâtıl olan, demektir. Şeytan kelimesi, insan, hayvan ve tüm yaratıklar ve düşünce tarzlarından “pis, azgın ve inatçı” olanları için kullanılan bir cins isimdir. Şeytana Kur’an dışında verilen; Azâzil ve Hâris isimleri Süryanî ve Yahudi kaynaklıdır. Şeytanın, “Allah’ın rahmetinden Âdem’e secdeyi reddederek kovulan bir melek olduğu, erkeklere kılıç ve kalkan yapmayı, kadınlara ise, süslü giyinip göz kapaklarını güzelleştirme sanatını öğrettiği” bilgileri tamamen Yahudi kaynaklıdır. Âdem’e secdeyi kabul etmediği andan itibaren, "hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık ve üzüntü duyan" anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi olarak da "beni dumansız ateşten, onu ise çamurdan yarattın" diye ırkçı bir bahane uydurarak Âdem’i cennet’ten çıkarmaya çalıştığı andan itibaren de Şeytan adını almıştır. Yani şeytanlık, tıpkı Müslümanlık gibi bir sıfattır. Şeytanlaşan ilk varlık, cinlerden olan İblis’tir. Bu sebeple İblis’in özelliklerini taşıyan tüm akıllı varlıklara ve düşünce sistemlerine de “şeytan” denilir. Olağan üstü özellikler verilerek, yarı ilâh halinde ve adına “şeytan” denilen yaratılmış özel bir varlık söz konusu değildir. 2 Bu 14 âyette Allah, insanları; “Müslümanlar, kâfirler ve münâfıklar” diye üç gruba ayırmıştır. Her Müslüman’ın da insanları böyle kategorize etmesi gerekir. Bunun dışındaki sınıflandırmalar şeytanlaşan sistemlere aittir.
M. Türk 2:14
15
(Aslında) Allah, o (münâfıkları) kendi azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakarak onlarla, alay etmektedir.
M. Türk 2:15
16
Hidâyete karşılık sapkınlığı satın alanlar, işte bunlardır. Ve bu alışverişleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi on-lar asla doğru yolu da bulamayacaklardır.
M. Türk 2:16
17
Bu (münâfık)ların durumu,¹ (karanlıkta) ateş yakan, tam ateş etrafını aydınlatınca da Allah’ın görme duyularını alarak² kendilerini hiçbir şeyi göremeyecekleri koyu bir karanlıkta bıraktığı kimsenin durumu, gibidir. 1 Mesel: Bir şeyin benzeri, demektir. Daha önce yaşanan bir hâdise ve bir tecrübeden dolayı söylenen ve “atasözü” diye dilden dile dolaşan güzel sözlere de mesel, (Darb-ı mesel) denilmiştir. (“Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer” gibi.) Edebiyatta bir hakikati diğer bir hakikate veya bir hayale veya meşhur bir mesele benzeterek temsili bir şekilde ifâde etmeğe “temsil” denilir ki “teşbih, istiâre, hakikat ve mecâz” gibi kısımlara ayrılır. (Özetle-Elmalılı) 2 Bu ifâdeyi birçok müfessir, “ateş sönmüş” şeklinde ifâde etmişlerse de; ateş sönmeden Allah’ın onların gözlerinin görme özelliğini alıvermiş olması, daha zahir ve daha edebidir. (Zemahşeri) Burada ışık veren ateşe benzetilen imanın sönmesi değil onu görmesi gereken “gözün görme duyusunun alınması yani münafıkların iman nurunu görememesi” ifade edilmektedir.
M. Türk 2:17
18
(Onlar) zâten hem sağır, hem dilsiz, hem de kördürler.¹ İşte onlar, (bundan dolayı hakk’a) dönmeyecekler. 1 Bk. (Bakara:171, En’am:39, Enfal: 22, İsra: 97)
M. Türk 2:18
19
Ya da (bunların durumu); zifirî karanlık, gök gürültülü ve şimşekli bir gökyüzünün her tarafından yağan şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş, gök gürültüsünü duyunca da¹ ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına sokan² kimselerin durumu gibidir. Oysa Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. 1 Aslında gök gürültüsünü duyup da şimşeği gördükten sonra, gök gürültüsünden korkmanın ve kulak tıkamanın bir faydası yoktur. Zâten şimşek çakınca olacak olur, yıldırım yapacağını yapar. Münâfıkların şaşkınlığı, olsa olsa böyle olur. 2 Bu ifâdede “zikr’ul-kül iradet’ül-cüz” alakasıyla bir “mecâz-ı mürsel” vardır. Yani parmaklar zikredilmiş, parmakların ucu kastedilmiştir. Zîrâ parmak kulağa girmez. Bu mecazla; münâfıkların korkularının büyüklüğü anlatılmaktadır. Yani; onlar, “korkularından kulaklarına parmaklarının tümü sığacak olsa, onları da sokacaklar” denilmektedir.
M. Türk 2:19
20
(O esnada) şimşek sanki gözlerini kör edecekmiş gibi çakıp, onların çevrelerini aydınlatınca, orada birazcık yürürler, üzerlerine karanlık çökünce de oldukları yerde dikilir kalırlar. Eğer Allah dileseydi, elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini de kör ederdi. Şüphesiz Allah’ın gücü, her şeye yeter.¹ 1 19-20. âyetlerde mükemmel birer “teşbih-i temsilî” vardır. Bu teşbihte İslâm dini, yağmura, kâfirlerin şüpheleri karanlıklara, Allah’ın müjde ve uyarıları gök gürültüsüne, kâfirlerin ve münâfıkların başına gelecek musîbetler ise yıldırımlara benzetilmiştir. Son bölümde ise; İslâm, yıldırımların ışığına ve adamın yürüyüşü de münâfıkların fırsat buldukça o ışıktan istifâde etmelerine, temsilî olarak benzetilmiştir.
M. Türk 2:20
21
Ey insanlar! Allah’a karşı hata etmekten sakınabilmeniz için sadece, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize, kulluk edin.
M. Türk 2:21
22
O (Allah), sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü de koruyucu bir tavan¹ olarak yarattı. Ve o gökten indirdiği su ile size, rızık olmak üzere (çeşitli) meyveler çıkardı. Öyleyse (bütün bunları) bile bile sakın Allah’a, eşler koşmayın. 1 Bu şekilde tercüme için, Bk. (Enbiyâ: 32)
M. Türk 2:22
23
(Ey kâfirler!) Eğer kulumuz (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’an)’dan şüphe ediyorsanız, haydi siz de onunkilere benzer bir sûre getirin (de görelim.) Ve eğer doğru söylüyorsanız, Allah’tan başka güvendiğiniz yardımcılarınızı da (yardıma) çağırın.¹ 1 Bu çok önemli bir meydan okumadır. Allah’tan başka hiçbir sistem koyucu, kendi sistemini bu şekilde tartışmaya açma cesaretinde bulunamaz. Bu da Kur’an’ın tam bir hikmet olduğunun, ispatıdır. Bu meydan okumaya, gerek o günkü, gerek bugünkü kâfirlerden, tarih boyunca cevap gelememiştir. Hattâ bu meydan okuma, Kur’an’ın tamamından, bir sûreye hattâ Kur’an’ın benzeri bir söze kadar indirilmesine rağmen... Bk. (Yûnus: 38, Hûd: 13, İsrâ: 88, Kasas: 49, Tûr: 34)
M. Türk 2:23
24
Bunu (bugüne kadar) yapamadığınıza, (gelecekte de) asla yapamayacağınıza göre; kâfirler için yakıtı insanlar ve taşlar¹ olarak hazırlanan cehennemden, sakının. 1 Burada “taşlar”dan kastedilenin; kömür veya mahiyeti bizlerce bilinmeyen taş türü yakıtlar olma ihtimali varsa da, taşlardan yapılan “heykeller ve putlar” olma ihtimâli daha kuvvetlidir.
M. Türk 2:24
25
(Ey Muhammed! Allah’ın istediği gibi) îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanlara,¹ zemîninden ırmaklar akan cennetlerin,² kendileri için olduğunu müjdele. Onlara rızık olarak o (cennetten) her bir meyve ikram edildiğinde: “işte bunlar bize daha önce (dünyadayken) rızık olarak (vâdedilen) şeylerdir.”³ diyecekler. Onlara orada birini diğerine tercih edemeyecekleri rızıklar verilecek. Onlara cennette tertemiz eşler⁴ de vardır ve onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. 1 Salihat, kelimesi saliha’nın çoğuludur. Salih; aslında iyi, faydalı, sağlam, hayırlı anlamında bir sıfat olup, “Allah’ın emrettiği doğrultuda yapılan veya yapılması gereken ibâdet” anlamında isimdir. Bu ifâdede îmanla amel, ayrı ayrı ifâde edilmişse de hitâp, hem îman eden ve hem de “amel-i salih” yapanadır. “Salih amel” ise: Allah’a ve âhiret’e Îmandan sonra, Allah’ın indirdiği hükümlere göre, güzel yaşayışta bulunmaktır. Bu da; diğer kitaplar bozulduğuna göre sadece Kur’an’a uymakla mümkündür. Buradan, amelle îmanın ayrılmaz birer ikili olduğu, tıpkı, bedenle rûhun beraberce bir işe yaradığı gibi amelsiz îmanın da îmansız amelin de bir işe yaramayacağı anlaşılmaktadır. Yukarıdaki ifâde, bu düşünceyle bu meâlin tamamında böyle tercüme edilmiştir. 2 Cennet: Kök itibarıyla “örtmek” fiilinden, “mastar’ül-merra” (bir defa oluş bildiren mastar)’dır ve “bir örtüş” demektir. (cin: herkese görünmeyen gizli yaratık, cinnet: aklın kaybolması gibi) Cennet: “zemini görünmez, gâyet girift ağaçlarla örtülü bahçe veya dünya gözüyle bilinemeyen, sevap kazananların âhirette mükâfat olarak girecekleri yer,” demektir. Kur’ân’da "Cennet" kelimesi ma’rife (belirli) olarak kullanılırsa ahiret cenneti kastedilir. Fakat nekra (belirsiz) olarak kullanılırsa yerine göre kâh dünya ve kâh ahiret cenneti kastedilir. Nitekim "Rabbinin hükümranlığından sakınan kimse için ise, iki Cennet vardır." (Rahmân: 46)’daki cennetlerden biri dünya, diğeri de ahiret cennetidir. Eğer insanların hepsi Allah’tan korkmuş ve ona göre amel etmiş olsalardı, dünyanın her tarafı cennet olurdu. 3 Bu bölüm; “Onlara rızık olarak (cennetten) her bir meyve ikram edildiğinde; ‘bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir’, diyecekler.” diye tercüme edilebilirse de yukarıdaki tercüme; dünya nîmetleriyle, âhiret nîmetlerinin aynı olmayacağı kanaatiyle daha uygun görülmüştür. (Kurtubî) 4 Bu meyvelerden başka onlar için o cennetlerde tertemiz, eşler, yani erkekler için hanımlar, hanımlar için de kocalar vardır. Ve bunların hiç birinde dünyadaki pisliklerden eser yoktur. O eşlerde maddî ve cismanî kir olmadığı gibi, ahlâksızlık ve geçimsizlik, gibi nefsani kirler de olmayacaktır.
M. Türk 2:25
26
Şüphesiz Allah, (gerçekleri açıklamak için) bir sivrisineği ve onun da üzerinde bir varlığı,¹ örnek olarak göstermekten asla çekinmez.² Îman edenler, bunların Rableri tarafından ortaya konulan bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise hemen: “Allah, bu örnekle ne demek istedi?” derler. Hâlbuki Allah, bununla birçoğunu şaşırtır, birçoğunu da hak yola yöneltir. O (Allah) bununla ancak dosdoğru yoldan çıkanları şaşırtır. 1 (مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا) ifadesi: “O bir sivrisineği ve onun üzerindeki (kanat gibi ufak tefek) şeyleri”, (Elmalılı) “O, bir sivrisinek ve küçüklükte daha fazla yani, daha da küçük olan şeyleri” (Zemahşeri) veya “O, bir sivrisineği ve daha irisi arasında olan şeyleri” (Kurtubî) şekillerinde de anlaşılabilir. 2 Allah (Hacc: 73)’de sineği, (Ankebut: 41)’de örümcek ve evini, (Neml: 18)’de karıncayı, (Nahl: 68-69)’da da bal arısını örnek olarak vermiştir.
M. Türk 2:26
27
O Allah’a (yaratılışlarında) verdikleri (tevhit) sözünü bozan, Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri yerine getirmeyen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran o (fasıklar)¹ var ya; işte onlar, gerçekten kendilerine yazık eden kimselerdir. 1 Fasık: Büyük günâh işleyerek veya küçük günâhlarda ısrar ederek, Allah’a itaatten çıkan kimse, demektir. Fasıklık: 1- Günâhı çirkin görmekle birlikte farkına varmadan işlemek, 2- Üzerine düşerek ahmakça günâh işlemek, 3- Günâhın çirkinliğini inkâr ederek yapmak, şekillerinde olabilir. Ehl-i sünnet’e göre ilk iki grup, Müslüman kabul edilir, üçüncü grup ise kâfir sayılır. Hariciler her üçünün de kâfir olacağı kanaatindedirler. Ancak bu âyette bahsedilen fasıkların, kâfirliklerinde şüphe yoktur. Zîrâ bunlar; bahsedilen üç özelliği de taşıyan kimselerdir.
M. Türk 2:27
28
(Ey kâfirler!) Nasıl oluyor da; sizler ölü iken sizi yoktan yaratan¹, sonra öldürecek, sonra da (tekrar) diriltecek olan ve en sonunda da kendisine döndürüleceğiniz Allah’ı, inkâr ediyorsunuz?² 1 Âdemi çamurdan, sizi nutfeden yaratan. 2 Bu âyetten “tenasüh inancı” yani (reenkarnasyon/ruh göçü) anlaşılamaz. Çünkü tekrar dirilme, ancak âhirettedir. Konuyla ilgili olarak Bk. (Hacc: 66)
M. Türk 2:28
29
Yeryüzünde bulunan bütün varlıkları sizin için yaratan, sonra da göklere yönelip, onları yedi gök olarak düzenleyen, hep O (Allah)’tır ve O, her şeyi çok iyi bilendir.
M. Türk 2:29
30
Bir zamanlar Rabbin meleklere:¹ “Ben yeryüzünde bir halîfe² yaratacağım.” deyince, (melekler): “Biz Sana hamd ederek şânını, yüceltip ve Seni eksikliklerden uzak tutup³ dururken; Sen, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek⁴ kimseyi mi yaratacaksın?” dediler. Allah: “Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Ben bilirim.” dedi. 1 Melek: Güçlü, kuvvet sahibi, elçi demektir. Melekler; erkeklik ve dişilik özelliği olmayan, yemeyen, içmeyen, evlenmeyen, doğmayan, doğurmayan, normal gözle görülmeyen, Allah’a ibâdetle meşgul olan rûhanî, nuranî, varlıklardır. Ateşten yaratılıp sonradan şeytanlaşan İblis, melek değil cindir. Melekler, Allah’ın yarattığı kullarıdır. Onlar, Allah’ın kızları, çocukları olmadıkları gibi, düşmanları da değildirler. Melekler, Allah’ın kendilerine verdiği emirleri yerine getirirler, asla itaatsizlik etmezler ve günah işlemezler. Kur’ân’a ve Sünnete göre melekler, gözle görülmeyen, nurdan yaratılmış olmalarına rağmen, Allah onlara, gerektiğinde diledikleri şekle girerek görünme gücü vermiştir. Meleklerin varlığı naklen sabit, aklen caizdir. Çünkü bütün peygamberler meleklerin var olduklarını bildirmişler. Hz. Peygamber (s.a.v) de onları bizzat görmüş ve var olduklarını haber vermiştir. Bu sebeple, melekleri inkâr etmek, şer’an küfürdür. Meleklerin Kur’ân’da geçen ayetlerde belirtilen görevleri, onların tek görevleri değil görevlerinden bize bildirilen bir kısmıdır. 2 Halîfe: Aslı "halîf"dir. Sonundaki bitişik tâ (tâ-i merbûta) mübalağa içindir. Halîfe kelimesi isim olarak kullanılan sıfatlardandır, çoğulu "halâif" ve "hulefâ" gelir. Dilimizde "kalfa" deyiminin doğrusu olan Halîfe kelimesi; başkasına vekil olmak, yani az veya çok onun yerini tutarak, onu temsil etmek, demektir. Bu vekillik de; ya aslın kaybolmasından veya bir yardımdan veya aczinden yahut da bunların hiçbiri olmadığı halde sırf asilin vekiline bir şeref bahşederek lütufta bulunmasından doğar. Allah’ın yeryüzünde halife seçmesi bu kabildendir. Her vekilin/halîfenin kıymet ve şerefi, temsil ettiği asilin şeref derecesine uygundur. Burada sözü geçen "Halîfe" kelimesi ile kastedilen Âdem (a.s.)’dır. O hüküm ve emirlerini yerine getirmek hususunda Allah’ın halifesidir, yani soyundan gelen çocuklarına gönderilmiş peygamberidir. Bu âyet, ümmetin sözünün dinlenilip, emrine itaat edilen bir Halîfe’nin başa geçirilmesi gereği hususun¬daki asıl delillerden birisidir. Böyle birisinin tayin edilmesinin gereği hususun¬da ümmet ve âlimler arasında bir görüş ayrılığı yoktur. “Halîfe tayini dinde vacip değil belki uygundur” görüşü ise; Mu’tezile mezhebine aittir. Bu gün de aynı ifadeleri kullananlar, ne yaptıklarının farkındalar mı acaba? (Elmalılı) 3 Takdis: Allah için kalbi temizlemek, Allah’ı yüceltmek ve bir şeyi pislikten temizlemektir. 4 Meleklerin, “insanın yeryüzünde fesat çıkaracağını ve kan dökeceğini” önceden bilmeleri, onların “levh-i mahfuz”dan bazı bilgilere sahip olmaları veya Allahın bu konuda onlara önceden bir kısım bilgi vermesi ile olabilir.
M. Türk 2:30