1
Hamd kulu (Muhammed’e) bu Kitabı indiren ve onda birbirine ters düşen hiç bir ifâde kullanmayan Allah’a aittir.¹
1 İ’vicâc: Eğri, çarpık, çelişkisi olmayan, yalanı ve yanlışı bulunmayan demektir. Bk. (Âlu İmrân: 99, A’raf: 45, 86, Hûd: 19, İbrahim: 3, Tâhâ: 107, 108, Nisâ: 82, Zümer: 28)
2
O dosdoğru (bir Kitaptır) ve (Allah onu, insanları) kendi katından (gelecek) şiddetli bir azapla uyarmak ve (inandıkları) iyi işleri yapan mü’minlere güzel bir mükâ-fat olduğunu müjdelemek için (indirdi.)
3
Ki onlar, orada (cennette) sürekli kalacaklardır.
4
(Allah o Kur’an’ı), “Allah çocuk edindi” diyenleri¹ (de) uyarmak için (indirdi.)
1 Bunlar, melekler Allahın kızları, Üzeyr Allahın oğlu diyen Yahûdîlerle, Îsâ Allahın oğlu diyen Hıristiyanlardır. Burada Allah’ın Yahûdî ve Hıristiyanlardan, “kitap ehli” olarak bahsetmeyip de en belirgin kâfirlik sıfatlarından bahsetmesi, bu durumdakilerin kitap ehli olmayıp, “kâfir“ olduklarına bir delil olabilir.
5
Bu söz hakkında kendilerinin de babalarının da bildikleri hiçbir şey yoktur. Ağızlarından çıkan bu kelime ne (kadar da) büyük oldu.¹ Onlar sadece yalan söylüyorlar.
1 Boylarından büyük laf söylediler. Bu âyetteki; “Baba ve kelime” Hıristiyanlık kavramı olduğu için; bu kelimenin en fazla onların ağzında büyüdüğüne işaret olabilir.
6
(Ey Muhammed!) Sen (de); “ya onlar bu Kur’an’a inanmazlar (da helâk olurlar)sa” (diye) arkalarından duyacağın üzüntü sebebi ile yoksa kendini mahvedecek misin?¹
1 Sakın onlara üzülme, sana bu kitabı indiren Allah’a hamd ederek, görevini yapmaya devam et. Bk. (Şuara: 3, Fâtır: 8)
7
Şüphesiz Biz insanların hangisinin daha güzel işler yapacağını denemek için yeryüzündeki her şeyi, dünyanın kendine has bir süsü¹ yaptık.
1 Bu ifâdeden, dünyaya ait olan ziynetlerin, âhiret için geçerli olmayacağını anlamak mümkündür.
8
Ve gerçekten Biz, ondaki her şeyi (istersek) çorak bir toprak da yaparız.¹
1 Bu âyet, “gerçekten Biz, oradaki her şeyi, (sonunda) çorak bir toprak haline getireceğiz.” şeklinde de anlaşılabilir.
9
Yoksa sen mûcizelerimizden olan Ashâb-ı Kehf ve Rakîm’i¹ çok mu şaşırtıcı buldun?
1 Kehf: Geniş mağara demektir. Rakîm: taş, maden ve saireden yazılı levha, kitabe demektir. Rivâyetlere göre Rakîm, mağaranın bulunduğu dağın etrafındaki vadinin adıdır veya Ashâb-ı Kehf’in yazıp mağaranın girişine bıraktığı bir kitabedir. (İbnü Kesîr) Konuyla ilgili olarak Elmalılının 23. ayetin dipnotundaki rivayetini zayıf görüp tenkid edenlerin, Suruçlu bir papazın rivayeti ile Ashab-ı Kehf olayını anlatmaları ilim adına işlenen cinayetlerin harika bir örneğidir. Ashab-ı Kehf olayı bir mucizedir. Bu mucizeyi de ancak mucizeleri yaratan Rabbimiz bilir. Biz bu olayla ilgili Yahudi ve Hıristiyan kâfirlerden gelen rivayetere asla yer vermedik. Çünkü Rabbimiz bu ayetleri, bu olayın doğrusunu anlatmak üzere indirmiştir.
10
O gençler¹ mağaraya sığındıklarında: “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizi bu işimizde başarılı kıl.” diye duâ ettiler.
1 Fitye: Genç, delikanlı anlamına olan fetâ’nın cemi kılletidir. Buna göre bunların sayısı üçten az, dokuzdan çok olamaz. Zâten bu kıssanın mûcize olan yönü, bunların isimleri ve sayıları değildir. Ayrıca bu olayın Hıristiyanlıkla bağlantısından bahsedilmekteyse de çok daha önce olma ihtimâli de kuvvetlidir. Aslında bu tür yorumlar, verilmek istenen mesajı gölgelediği için biz burada sadece âyetlerde anlatılanları aktaracağız ve israiliyyat kaynaklı rivâyetlere yer vermeyeceğiz.
11
Biz de hemen onları mağarada yıllarca sürecek, derin¹ bir uykuya yatırdık.
1 Âyetteki, “kulakları üzerine vurduk” ifâdesi mecâzen “sesleri dahi duymayacak kadar derin bir uykuya yatırdık” demektir. Arapçada uykunun sadece “nevm” kelimesiyle ifade edileceğini zannedecek kadar Arapçayla alakası olmayanların yorumu, bir cehalet eseri olsa gerektir.
12
Daha sonra bu iki gruptan hangisinin bekledikleri gayeyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek¹ için onları (uykularından) uyandırdık.
1 Bu iki grup, Mü’minler ve kâfirlerdir. Âyette görüleceği üzere Ashâb-ı Kehf uyandıkları zaman yaptıklarında başarılı olduklarını gördüler ve ilâhi rahmete kavuştular.
13
Sana onların haberlerini en doğru şekilde, ancak Biz anlatırız. (Şöyle ki) gerçekten onlar, Rablerine îman eden ve Bizim de îmanlarını arttırdığımız gençlerdi.
14
Ve Biz, onların kalplerine metanet de verdik.¹ Onlar kıyam ettiklerinde: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi’dir; biz Ondan başkasını ilâh kabul edip asla tapmayız. (Eğer bunun tersini) söyleyecek olursak işte o zaman, gerçekten saçmalamış oluruz.” dediler.
1 Konu ile ilgili olarak Bk. (Âlu İmrân: 200)
15
(Ve devamla): “Şu bizim kavmimiz olacaklar (var ya); Ondan başkasını ilâhlar edindiler. Onların (ilâh olduklarına dâir) açık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Yalanlarını Allah’a yakıştırandan daha zâlim kim olabilir?” (dediler.)
16
(İçlerinden biri onlara): “Mademki siz, onlardan ve onların Allah’ın dışında¹ taptıklarından ayrıldınız, haydi hemen şu mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde² size bir kolaylık sağlasın.” dedi.
1 Buradaki (إِلاَّ), (سِوَى) veya (غَيْرُ) anlamında kullanılmıştır. 2 Kıyam ettiğiniz gayenizde sizi başarılı kılsın.
17
(Eğer onlar o mağarada iken bir baksaydın;) güneşin doğduğunda mağaralarının sağına yöneldiğini, batarken de onların sol tarafından geçtiğini ve onların da o (mağaranın) geniş boşluğunda olduklarını¹ görürdün. İşte bu, Allah’ın mûcizelerindendir. Allah kime yol gösterirse o, hak yolu bulmuştur, kimi de saptırırsa artık onlara, Allah’tan başka hak yolu gösteren dostlar bulamazsın.
1 Üzerlerine gün bile değmez, değse değse batarken sol taraflarından gelir geçerdi. Demek ki mağaraları her yönüyle güvenli idi, kapısı, biraz kuzey batıya dönüktü.
18
(Hatta) Sen onları uyurlarken (görseydin) uyanık sanırdın. Biz, onları sağ ve sol taraflarına çeviriyorduk. Köpekleri de girişte ön ayaklarını uzatmış yatıyordu. Eğer sen onları görseydin, hemen geriye dönüp kaçardın ve onlardan çok korkardın.
19
Böylece Biz aralarında bir sorgulama yapmaları için onları uyandırdık. Onlardan biri: “Burada ne kadar kaldınız?” dedi. Bir kısmı: “Bir gün veya bir günden daha az kaldık.” dediler. Bir kısmı da: “(Burada) ne kadar kaldığımızı en iyi Rabbiniz bilir, şimdi hemen birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderin de en temiz yiyeceği arasın ve size o yiyecekten getirsin. Ancak çok dikkat ve nezaketle hareket etsin ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.” dediler.
20
(Ve devamla): “Çünkü onlar, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak ya öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler. İşte o zaman asla kurtuluşa eremezsiniz.” (dediler.)¹
1 Yani; öldürürlerse şehit olur kurtulursunuz. Fakat onların dinine dönerseniz dünyada kurtulamayacağınız gibi âhirette de asla kurtulamazsınız. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: “Böyle ölüm tehdidi altında olmaları, bir mazeret değil midir? Mesela; bunlar kalplerindeki îmanı bozmadan görünüşte dönmüş olsalardı sorumlu olurlar mıydı?” Cevap olarak şunlar düşünülebilir: 1- Bunlar azimeti tercih eden kimseler olabilir. 2- Bu söz henüz zorlama halinde değil, ikrah durumuna düşmekten sakınmak için söylenmiş olabilir. 3- Küfre itaat ederek kalplerindeki îmanların sarsılma tehlikesinden sakındırmak için olabilir. (Elmalılı)
21
Böylece (sonunda) onları Allah’ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin geleceğinden asla şüphe olmadığını bilmeleri için, (şehir halkına) buldurduk. Bir de ne görelim (onlar) kendi aralarında onların durumunu tartışmaya başladılar. Bazıları:¹ “Onların (anısına) üzerlerine bir (anıt) bina yapın.” dediler. -Rableri bunları söyleyenleri çok iyi bilir.- Sözlerinde üstün gelen (mü’min)ler² ise: “Biz onların üzerine kesinlikle bir mescid yapacağız” dediler.
1 Büyük ihtimâlle kâfir olanları… 2 Yani Ashâb-ı Kehf’in takip ettiği yol üzere giderek düşmanlarına galip gelen mü’minler.
22
(İnsanlardan pek çoğu, onlar hakkında) ğayba taş atarak:¹ “(Onlar) üç (kişi) idiler, dördüncüleri köpekleri idi.” diyecekler. Bazıları da: “Beş (kişi) idiler, altıncıları köpekleri idi.” diyecekler. (Hatta) bazıları da: “(Onlar) yedi kişi idiler, sekizincileri köpekleri idi.” diyecekler. (Sen de): “Onların sayısını en iyi Rabbim bilir.”² de. Onların sayısını hakkıyla bilen çok azdır, öyleyse onlar hakkında (Kur’an’da) açıkça anlatılanların dışında tartışma ve bunlar hakkında onlardan kimseye de bir şey sorma.
1 “Ğayba taş atmak” demek, sanki gerçekmiş gibi ğaybden haber vermek, yalan söylemek veya kerameti kendilerinden menkul zevatın uydurmalarını söylemek, demektir. 2 Onların sayılarının bilinmesi çok önemli değildir ve bunu doğru bilenler de çok azdır. Buna göre Ashâb-ı Kehf kıssasını yalnız Kur’an’ın açıkladığı gibi okumalı, şunun bunun lafına bakmamalıdır. Ama ne yazık ki Müslümanların pek çoğu, bu âyetlerden haberi olmadığı veya bu âyetleri birilerinin yorumlarıyla anlamak zorunda oldukları için olsa gerek, hâlâ bu tartışmaları sürdürmektedirler. Bu kıssa bilhassa şia ve sûfî ekollerince o kadar çok istismar edilmiştir ki; insan, bu kıssayı Kur’an-ı Kerim’den okuduğu zaman farklı bir olaydan bahsediliyor kanaatine varmaktadır.
23
(Ey Muhammed!) Hiç bir şey hakkında: “Ben bunu yarın mutlaka yapacağım.” deme.¹
1 Bu âyetin iniş ve Peygamberimizin uyarılış sebebi şöyledir. Mekkeli müşrikler, Nadr b. Hâris ve Utbe b. Muayt’ı Peygamberimize soru sormak amacıyla, Medîne’deki Yahûdî bilginlerine bilgi almak üzere gönderirler. Yahûdî bilginleri: “Ona Ashâb-ı Kehften, Rûhtan ve Zü’l-Karneyn’den sorun. Eğer size onlar hakkında bilgi verirse nebidir, Ona uyun, bilgi veremezse, ne isterseniz yapın.” derler. Bunun üzerine bu adamlar, gelip bunları Peygamberimize sorarlar. O da “inşaallah” demeyi unutarak; “sorduklarınıza yarın cevap veririm” der. Fakat bu hususta on beş gün vahiy gelmez. Hattâ Mekkeliler: “Muhammed bize yarına söz vermişti hâlbuki on beş gün oldu.” demeye başlarlar. Sonunda bu sûre iner. Peygamberimizin zelleleri için Bk. (En’am: 52, Tahrim: 1, Tevbe: 113, Abese: 1-4, Kasas: 56 ve dipnotları.)
24
“Ancak Allah dilerse (yapacağım.)” de. Unuttuğun zaman da Rabbini an.¹ Ve “Rabbimin beni bundan daha yakın bir zamanda başarıya ulaştıracağını umuyorum.” de.²
1 Hatandan dolayı tevbe et. 2 Âyetin bu bölümü: “Rabbimin, doğruya bundan daha yakın olan bir yola beni, ileteceğini umuyorum, de” veya “Rabbimin beni bundan (Ashâb-ı Kehf’ten) daha yakın bir zamanda başarıya ulaştıracağını umuyorum de” şeklinde de tercüme edilebilir.
25
(Bazıları yine ğayba taş atarak): “Onlar, mağaralarında üç yüz yıl kaldılar.” (dediler, hatta) dokuz yıl da ilave ettiler.
26
(Ey Muhammed!): “Onların orada ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.¹ Göklerin ve yerin gizli bilgileri Ona aittir. Onun görmesi de işitmesi de çok mükemmeldir. Onun dışında onların bir yardımcısı da yoktur. Kendi hükmüne de kimseyi karıştırmaz.” de.
1 Ashâb-ı Kehf mağarada üçyüz veya üçyüzdokuz yıl değil, ancak Allah’ın bildiği süre kadar kalmışlardır.
27
Sen Rabbinin sözlerini kimsenin değiştiremeyeceği Kitabından sana vahyedileni oku ve (zâten) kesinlikle Onun dışında sığınacak (bir makam da) bulamazsın.
28
(Ey Muhammed!) Sen, sabah akşam Rablerine sadece Onun rızasını kazanmak isteyerek duâ edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek sakın onlardan gözlerini ayırma. Nefsinin kötü arzularına uyması ve işi hep aşırılık olması sebebiyle kalbini Bizi anmaktan gafil kıldığımız, kimse(ler)e itaat etme.
29
Ve: “Mutlak doğru (olan bu Kur’an,) Rabbinizdendir. Artık dileyen (ona) îman etsin, dileyen (de onu) inkâr etsin.” de. Şüphesiz Biz, duvarları içerisindekileri çepeçevre kuşatacak olan cehennemi, zâlimler için hazırladık. Eğer onlar, orada feryat edip yardım isterlerse, onlara erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile yardım edilir. O ne kötü bir içecek ve (cehennem) ne kötü bir makamdır.
30
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince; gerçekten Biz, en güzel davranışta bulunan(lar)ın mükâfatını eksiksiz veririz.¹
1 Âyetin bu bölümü: “şüphesiz Biz, en güzel davranışta bulunan(lar)ın mükâfatını zayi etmeyiz.” şeklinde de tercüme edilebilir.
Sonraki 30 ayet →