1
Elif, lâm, mîm, râ. (İşte) bunlar, o kitabın âyetleridir ve sana Rabbinden indirilen (bu kitap) gerçeğin ta kendisidir. Fakat insanların pek çoğu (ona) inanmazlar.
2
Allah; görüp durduğunuz gökleri direksiz olarak¹ yükseklere kaldıran, sonra kâinatın (arşın) yönetimini hâkimiyeti altına alan,² her biri belirlenmiş bir süreye kadar dönen güneş ile ayı (kendisine) boyun eğdiren, her işi idare edip duran³ ve belki Rabbinize kavuşacağınıza tam olarak inanırsınız diye âyetleri açıklayandır.
1 Âyetin bu bölümü: “...görünmez direklerle...” diye de tercüme edilebilir. 2 İstiva etmek: Yarattığı kâinatın her türlü idaresini hükmü altına alarak hükmünü ve saltanatını icraya başlamak demektir. Konu ile ilgili olarak Bk. (A’raf: 54, Yunus: 3) 3 (يُدَبِّرُ) fiilinin şimdiki/geniş zaman kipinde olması; Allah’ın yaratmasının olup-bitmiş bir şey olmayıp, sürekli olduğunu ve her an devam edip-durduğunu gösterir. Bk. (Yunus: 3)
3
(Ve O Allah) yeryüzünü enine boyuna döşeyen, onda sâbit dağlar ve ırmaklar yaratan, orada ürünlerin her birinden iki eş¹ yaratan, geceyi gündüze bürüyendir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için ibretler vardır.
1 Zevceyn: Yani iki zevç (eş), erkek ve dişi gibi iki ayrı cinsten meydana gelmiş çift demektir. Bunun bir de ayrıca “isneyn” diye “iki” sayısıyla sıfatlanması te’kid veya ikişer ikişer anlamına olduğu söyleniyorsa da bunun bir bölünme olması daha açıktır. Her meyvenin çiçeğinde hayvanların erkek ve dişisi durumunda bir çift eş vardır ki, o meyve işte bunların çiftleşmesinden meydana gelir. Nitekim “Ve rüzgârları aşılayıcı olarak gönderip, (bulutları aşılayarak) gökten su indirdik ve sizleri onunla suladık.” (Hicr: 22) buyurulmuştur. Sonra bu zevceyn de ayrıca iki kısımdır: Bir kısmı erkeği başka kaynakta, dişisi başka kaynakta olmak üzere ayrı ayrı iki ağaçta bulunan incir ve hurma gibi. Bir kısmı da hem erkeği, hem dişisi aynı çiçekte bulunur ve döllenmeyi kendi bünyesi içinde yapar, çoğunlukla çiçekler böyledir. (Elmalılı)
4
Yeryüzünde birbirine komşu olan kıtalar, aynı su ile sulandığı halde ürünlerini birbirinden farklı kıldığımız¹ üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalar da vardır. Şüphesiz bunlarda, aklını kullanan bir topluluk için ibretler vardır.
1 “Ürünlerini birbirinden farklı kıldığımız” demek; renkleri, tatları, şekilleri birbirine benzemeyen meyveler demektir. Bu da tabiatın Allah tarafından her an yeniden yaratıldığını ve bunun sürekliliğini ve istikrarını göstermektedir.
5
(Ey Muhammed!) Eğer şaşacaksan, asıl onların: “Biz toprak olduktan sonra gerçekten yeniden mi yaratılacağız?” demelerine şaş. İşte onlar hem Rablerini inkâr eden, hem boyunlarına (ateşten) halkalar geçirilen ve hem de içerisinde ebedî kalacakları cehennemin dostları olanlardır.
6
(Onlar) kendilerinden önce nice (helâk) örnekleri gelip geçtiği halde (hâlâ) senden, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmanı istiyorlar. (Şunu iyi bilsinler ki) Rabbin, insanların zulmüne karşılık af sahibi¹ (olduğu gibi) senin Rabbin, cezâsı çok şiddetli olandır da...
1 Yani; onlar isyan ile kendilerine yazık ederlerken, Allah onları hemen hesaba çekivermez, günâhlarını örter. Böylece tevbelerine zaman bırakır, rahmetini gazabının önüne alır. Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları hemen cezâlandırsaydı dünyada kimse kalmazdı. Bk. (Fâtır: 45)
7
Kâfirler: “Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi olmaz mıydı?” diyorlar. (Ey Muhammed!) sen sadece bir uyarıcısın¹ ve bütün topluluklar için bir yol gösterici (hâdî) vardır...
1 Yani; sen ancak bir uyarıcısın, onları hidâyetle yola getirecek değilsin.
8
...(O da) Allah’tır.¹ (O Allah) her dişinin neye gebe olduğunu,² ana karınlarının neyi eksiltip neyi artırdığını³ bilir. Onun katında her şeyin bir ölçüsü vardır.
1 Bu âyetin başındaki “Allah” lâfzı, önceki âyetteki “hâdî” kelimesinden bedeldir. Çünkü Allah’tan başka Peygamberler de dâhil hiçbir “hâdî” yoktur. Bk. (A’raf: 186, Furkan: 31) 2 “Her dişinin neye gebe olduğunu” demekten; hangi tohumdandır, helâlden midir? Haramdan mıdır? Erkek midir? Dişi midir? Yaşayacak mı yaşamayacak mı? İleride Müslüman mı olacak? Yoksa kâfir mi? gibi şeyler anlaşılırsa da asıl kastedileni en iyi Allah bilir. 3 “Ana karınlarının neyi eksiltip neyi artırdığını” demekten; taşıdığı şeyden neyi sakatlar neyi tamamlar? Vakti erken mi geç mi olur? Adedi bir mi, iki veya daha fazla mı olur? gibi şeyler anlaşılabilirse de kastedileni en iyi Allah bilir.
9
O, görülmeyeni de görüleni de bilir. O büyüktür, her şeyden yücedir.¹
1 Bunlar gizli olan bilgilerdir ve bunları ancak Allah bilir. Bu bilgiler ise; “kıyamet’in zamanı, yağmurun yağdırılması, rahimlerde olan, bir kimsenin yarın ne kazanacağı ve kimin nerede öleceğidir.” Bunlara “muğayyebat-ı hamse” denir. Muğayyebat-ı hamse ile ilgili olarak Bk. (Lokman: 34)
10
(O Allah’ın ilmi karşısında,) sizden sözü(nü) saklayanla onu açığa vuran ve gece(nin karanlığında) gizlenenle güpegündüz (açıkça ortalıkta) gezen eşittir.¹
1 Yani hepsini işitir ve bilir.
11
O (insanın) önünde ve arkasında onu Allah’ın emriyle koruyan (melekler) vardır.¹ Bir toplum, (tek tek) kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah da onların durumlarını değiştirmez.² Eğer Allah bir topluluğun helâkini isterse, onu engelleye-cek hiç bir güç yoktur. Zâten onların, On-dan başka koruyucuları da yoktur.
1 Âyetin bu bölümü: “...O (insanın) önünde ve arkasında onun (ne yaptığını) kayıt altına alan ve (ne olduklarını Allah’ın bildiği) varlıklar vardır...” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 İslâm’da fert ve toplum birbirinden sorumludur, Allah’ın va’di şarta bağlıdır ve İslâm’ın toplumu değiştirme yasası böyledir. Eğer bir toplum “Allah’tan yaşayışlarının değişmesini” istiyorsa tek tek kendi durumlarını değiştirerek toplumsal duâsını yapmak zorundadır. Bk. (Enfâl: 53)
12
Size hem korku, hem de umut kaynağı olarak şimşeği gösteren, (yağmur yüklü) ağır bulutları yaratan, (sadece) O (Allah)’tır.¹
1 Bu ayette temsili bir istiare düşünülebilir. Yani Allah, size şimşeği çaktırır ve onu size gösterir. Siz de onu görünce hem korkarsınız, hem de ümide kapılırsınız. Yani yıldırım düşmesinden korkarsınız, hem de o karanlıkları yaran parlamasından neşelenir, arkasından rahmet bekler, bereket ümit edersiniz. Bu durum tıpkı şuna benzer. Kur’ân ve özellikle bu sûre de böyledir. Allah hafif buhar zerreciklerinden havaya yükselmiş, yağmurla dolu olan ağır bulutlar meydana getirir. O bulutlarla kurumuş topraklara can verir. Orada nadide bitkiler bitirir. Aynen bunun gibi toplumlara peygamberler gönderir. Onlar birer ikişer iman eden mü’minlerle yağmur dolu bulutlar gibi gönülleri dopdolu olan mümin toplumlarını oluşturur da onlar küfür kuraklığındaki toplumlardan Allah’ın izni ve bereketiyle nadide imanlı toplumlar oluşturur. En doğrusunu Allah bilir.
13
Gök gürültüsü de melekler de Onun korkusundan dolayı Onu hamd ile tesbih eder. (Allah) kendisiyle uğraşanlardan dilediğine yıldırımlar gönderip onlarla o kimseleri yakar. Çünkü O, cezâsı pek şiddetli olandır.
14
Mutlak doğru olan duâ, yalnız Ona (yapılan duâ)dır.¹ Onların Allah’ı bırakıp da yalvardıkları kimseler ise onlara hiç bir şekilde cevap veremezler.² Onlar (tıpkı) suyun ağzına gelmesi için, suya doğru (ağzını değil de) iki avucunu uzatan kimse gibidir. Oysa (böyle yaptığı müddetçe) o (kimse) o (su)ya asla ulaşamaz ki! İşte o kâfirlerin duâsı böyle boşuna uğraşmaktan başka (bir şey) değildir.
1 Âyetin bu bölümü: “...hak dine olan davet, ancak Ona olan davettir.” şeklinde de tercüme edilebilir. Bk. (Bakara: 186) 2 Yani, onların Allah’tan başka dua ettikleri kimseler, putlar, mübarek saydıkları, yardım diledikleri ve imdada çağırdıkları kişiler onlara hiçbir şeyle karşılık veremezler, hiçbir dilediklerini yerine getiremezler. Bu âyetteki mânâyı yalnızca putlara ait görmek ifadenin dış görünüşüne de aykırı düşer. Şu halde burada yalnızca şuursuz putların değil, Allah’ın dışında tanrılaştırılan birtakım liderler, şeyhler, mollalar, efendiler veya şahısların da o cansız putlar, mezarlar, türbeler, tekkeler, yatırlar gibi hiçbir duaya icabet edemeyecekleri, Allah’ın iradesi olmadan hiçbir isteği yerine getiremeyecekleri gayet aşikârdır.
15
Göklerde ve yerde kim varsa,¹ ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam (sürekli olarak) sadece Allah’a secde eder.
1 (مَنْ) akıllılara delalet ettiği için, buradaki secde edenlerden kastedilen akıllı varlıklardır.
16
(Ey Muhammed! O kâfirlere): “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” de (ve onların cevabını beklemeden) “Allah’tır.” de. (Bir de onlara): “(demek) Onu bırakıp kendilerine fayda ve zarar (bile) veremeyen ilâhlar mı edindiniz?” de. (Tekrar onlara): “Görmeyenle gören, hiç eşit olur mu? Veya karanlıklarla nur, hiç eşit olur mu?” de.¹ Yoksa (o müşrikler) Allah’a, Onun gibi yaratan ortaklar buldular da bunların yaratmasını Allah’ın yaratmasına mı benzettiler?² (Ve onlara): “Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O tektir, mükemmel güç sahibidir” diye söyle.
1 Burada; görmeyenler, karanlığa, görenlerse, nura benzetilerek leff-i neşr-i müretteb sanatı vardır. 2 Allah’ın yarattığı ile onların yarattıkları fark olunamayacak derecede birbirine benzedi de şüphede mi kaldılar? Böyle bir ihtimâl hiç olur mu? Müşriklerin hatalarının esas sebebi işte budur.
17
(Allah) gökten bir su indirince dereler alabildiğince çağlayıp akarken, selin üzerinde bir köpük oluşur. (Bir de) ziynet eşyası veya bir âlet yapmak için ateşte erittikleri (madenlerde)¹ de bunun gibi bir köpük vardır. İşte Allah, hak ile bâtıla böyle misal verir. (Bâtıla benzetilen) köpüğe gelince, o yok olur gider,² (hakka benzetilen) insanların faydalandığı şey ise, yerdekalır.³ İşte Allah örnekleri böyle (yerli yerince) verir.
1 Yani Allah, sudan başka yeryüzüne altın, gümüş, bakır, demir gibi bir takım madenler de indirmiştir. 2 Hak galip gelip çağlarken, her ne kadar bâtıl bazen yüze çıkarsa da sonunda köpük gibi atılır, söner gider. 3 Bu âyette; Allah’ın indirdiği su vahiy bilgisine, insanların erittikleri madenler, esas bilgiden çalışmalarla elde edilen ictihadî bilgilere, köpükler ise zaman zaman kâfirlerin yeryüzünde güç sahibi olmalarına benzetilmiştir.
18
Rablerinin davetini kabul edenlere en güzel gaye (olan cennet) vardır. Onun davetini kabul etmeyenler ise yeryüzünde olanların tamamı ve bunların bir katı daha kendilerinin olsa, hepsini verip (azaptan) kurtulmak isterlerdi. Hesabın en kötüsü onlar içindir. Onların barınma yerleri ise yatakların en kötüsü olan cehennemdir.
19
Rabbinden sana indirilen (Kur’an)’ın mutlak doğru olduğunu bilen kişi, hiç (hakkı) görmeyen kimse gibi olur mu? (Elbette olmaz.) Bunu ancak temiz akıl sahibi olan kimseler, idrak ederler.¹
1 Bu âyetin Hz. Hamza ile Ebû Cehil, Hz. Ömer ile Ebû Cehil, Hz. Ammar b. Yâsir ile Ebû Cehil hakkında nâzil olduğu rivâyet olunmaktadır. (Kurtubî)
20
Onlar Allah’a (yaratılışlarında verdikleri tevhit) sözünü yerine getiren¹ ve (Allah’a verdikleri) hiçbir sözden caymayan kimselerdir.
1 Yani; Araf: 172. Ayette belirtilen: “Rabbin Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şâhit tuttu ve: “Ben, elbette sizin Rabbinizim. Öyle değil mi?” dedi. (Onlar da): “Evet! Sen bizim Rabbimizsin (biz buna) şâhit olduk,” dediler.” sözünü yerine getirenler…
21
(Yine) onlar Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten,¹ Rablerine hakkıyla saygı gösteren ve kötü hesaptan çok korkan, kimselerdir.
1 Hakka hukuka riayet ederler. Allah’la, peygamberle ve akrabalarla ilgiyi kesmezler, Âlimlerin, hısım-akrabanın, komşunun ve bütün müminlerin, gayr-i müslimlerin ve bütün insanların, hayvanların, bütün canlıların, bitkilerin ve cansızların hukukuna riayet ederler.
22
(Ve yine) onlar sadece Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru ve devamlı kılan, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak eden ve kötülüğü iyilikle savan¹ kimselerdir. Şu (dünya) yurdunun sonucu (olan âhiret saadeti) sadece onlar içindir.
1 Bu âyete göre, saldırgana aynıyla mukabele, bir azimet değil ruhsattır. Ve kötülüğe kötülükle mukabele için değil, saldırganın kötülüğünü engellemek üzere meşru’dur. Yoksa zarara zarar, şerre şer ile karşılık vermek câiz değildir.
23
(O mutlu sonuç ise;) Adn cennetleridir. Onların babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanlar da (cennetlere) girerler. Melekler de her bir kapıdan onların yanına girerler.
24
(Ve onlara): “Sabrettiğiniz için Allah’ın selamı üzerinize olsun. (Dünya) yurdunun sonucu (olan âhiret saadeti) ne güzeldir.” derler.
25
Allah’a (yaratılışlarında) verdikleri (tevhit) sözünü bozan, Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri yerine getirmeyen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar var ya; (Allah’ın) laneti de en kötü yurt (olan cehennem de) onlar içindir.
26
Allah rızkı dilediğine genişletir ve (dilediğine) de daraltır. O (kâfirler) hep dünya hayatıyla avundular. Hâlbuki âhiret hayatının yanında dünya hayatı, çok basit bir şeydir.
27
Kâfirler: “O (Peygambere) Rabbinden bir mûcize indirilse olmaz mıydı?” diyorlar. (Ey Muhammed! Sen de onlara): “Şüphesiz Allah dilediğini şaşırtır, kendisine hakkıyla yöneleni¹ de hak yola yöneltir.” de.
1 İnâbe: Hakk’a teslimiyetle yönelmek ve Hakk’ın âyetlerini derinden derine düşünerek O’na dönmek ve tevbe etmek, hayır nöbetine girmek demektir. Binaenaleyh hidayetin şartı, nefsin istek ve iradesinden çıkıp, Allahu Teâlâ’nın iradesine yönelmek, O’na teslim olmak ve bağlanmak demek olan cüz’î iradedir. Her kişinin ömründe, ömürler birbirine eşit olmasa bile, kendisine verilmiş olan bir süre söz konusudur. O süre içinde hidayeti seçmek için kendisine bir imkân tanınmış demektir. İşte ömür denilen süre içinde hidayeti veya dalaleti seçmek kulun tercihine bırakılmıştır. Bu süre içerisinde tercihini iyi kullanıp Hakk’a boyun eğmeyenler için dalalet, artık cebrî ve vazgeçilemez bir huy halini alır ki, daha sonra hidayeti arzu etse de kolay kolay buna muvaffak olamaz.
28
İşte bunlar, îman eden ve kalpleri Allah’ın zikriyle¹ huzur bulanlardır.² Şunu iyi bilin ki; kalpler sadece Allah’ı anmakla huzur bulur.
1 Burada zikirden maksat; (Enbiyâ: 21, Hicr: 9, Fussilet: 41.) âyetlerine göre de Kur’an’dır. Yani bunlar îman etmek için Allah’ın özel zikri olan Kur’an’dan daha büyük bir zikir, delil, âyet ve mûcize olamayacağını bilirler, kalpleri bununla huzur bulur ve Kur’an’ın dışında başka deliller, zikirler ve mûcizeler aramazlar.
29
Ne mutlu!¹ O (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara (ve onların) varacakları o güzel yurda.²
1 Tûbâ: Habeş veya Hind lisanında cennetin adıdır. Cennette bir ağacın ismi olarak da rivayet edilir. Lügat anlamı itibariyle “Tuba” kelimesinin “atyeb” kelimesinin müennesi “hüsna” gibi müennes ismi tafdîl olarak; “en güzel kokulu” anlamına gelir. Bir de; gizli (حَاصِلٌ) kelimesinin haberi olarak kullanılan zarf olur ve “ne mutlu!” demektir. 2 Bu âyet; “En mutlu hayat ve en güzel yurt, inanan ve (inandığı) iyi işleri yaşayanlaradır.” şeklinde de tercüme edilebilir.
30
(Ey Muhammed!) işte Biz seni, kendisinden önce nice ümmetler gelip geçen ve Rahman’ı inkâr eden bir ümmete sana vahyettiğimiz (Kur’an’)ı okuman için gönderdik. (Onlara): “O benim Rabbimdir, ondan başka ilâh yoktur. Ben sadece Ona tevekkül ettim ve yönelişim de sadece Onadır.” de.
Sonraki 13 ayet →