1
Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, (hakkı bâtıldan) ayırt edici¹ kitabın âyetleridir.
1 Mübîn: (أبان)’den etken sıfat fiildir. Açık, kendisini açıklamaya kendisi kâfi gelen demektir. Açıklayıcı, ayırt edici, lisanı gâyet güzel, muradını dilediği gibi anlatan anlamlarına gelir. Kur’ân “hüda, nur, furkan” isimleriyle anılan bir hikmetli kitap, olduğu gibi, aynı zamanda her yönüyle bir “mübîn” kitaptır. Kur’an, her şeyden önce bütün Arap edebiyatçılarını, şairlerini ve belağatçılarını, hatta bütün insanları ve cinleri ifade tarzının edebiliğiyle aciz bırakmış, Allah tarafından mucize olarak gönderilmiş bir kitaptır. Kur’an, dilinin ifade güzelliği, beyan gücü bakımından da gayet parlak bir kitaptır ki, bunun da üç sebebi vardır: a- Dilinin Arapça olmasıdır. Arapça diller içinde meramı ifade etme yönüyle en kuvvetli ve sağlam bir dildir. b- Kur’ân bu dilin, en açık, en güzel, en seçkin lehçeleri üzere nazil olmuştur. c- Kur’ân’ın nazmı, Arap diline öyle güzel bir ifade üslubu kazandırmış ki onun Allah kelâmı olmasından kaynaklanan bu edebi üslup, Arap şair ve belağatçılarını bir benzerini getirmekten aciz bırakmıştır.
2
Gerçekten Biz onu anlayasınız diye Arapça¹ bir Kur’an olarak indirdik.
1 Arabî: Arab’a ve Arap diyarının diline ait demektir. Arab da Arabî’nin çoğuludur.
3
Biz, bu Kur’an’ı sana vahyederek¹ daha önce hakkında hiçbir şey bilmediğin en güzel kıssayı,² anlatıyoruz.
1 Bu sûrenin indiriliş sebebi: a- Yahûdî âlimlerinin Mekkeli müşriklerin reislerine “Muhammed’e İsrâil oğullarının Mısır’a gidiş sebebini sorun bakalım ne diyecek” diye telkin etmeleri ve onların da sormalarıdır. b- Muhammed b. İshak’a göre; Allah bu sûrede Rasûlüllah’a kavminin yaptığı eziyetler üzerine, Hz. Yûsuf’a kardeşlerinin yaptığı eziyetlere karşılık Allah’ın ihsanını anlatarak onu teselli etmiştir. 2 Âyetin bu bölümü, “kıssaların en güzelini” diye de tercüme edilebilir. Kıssa kelimesinin hikâye ile tercüme edilmemesinin sebebi hikâyenin; “olmuş veya olması muhtemel olaylar,” kıssa’nın ise; “yaşanmış olayların aktarılması” demek olduğundan dolayıdır. Yani Yûsuf kıssası, hikâye değil, bizatihi yaşanmış bir olaydır.
4
Yûsuf babasına: “Ey Babacığım! Gerçekten ben (rüyamda)¹ on bir yıldızla,² güneşi ve ayı³ gördüm. (Bir de) onların bana secde ettiklerini⁴ gördüm.” deyince;
1 Peygamberlerin rüyası vahiydir. 2 Yahûdîler, Peygamberimize bu on bir yıldızın isimlerini sorarlar. Cebrâil de vahiyle bildirince, Peygamber (a.s) isimlerini sayar, bunun üzerine Yahûdîler: “Muhammed doğru söyledi.” derler. (İbnü Kesîr, Taberî) 3 Bazı müfessirler, “on bir yıldız Hz. Yûsuf’un kardeşleri, ay ve güneş de babası ve annesi’dir” demişlerdir. 4 Burada (سَاجِدِينَ) kelimesinin akıllılar için kullanılan bir kelime olmasından dolayı yıldız, güneş ve ayın gerçek anlamında değil de mecâzî anlamda kullanıldığı net olarak anlaşılmaktadır. Ayrıca âyetin bu bölümü, “benim için Allah’a secde ettiklerini gördüm.” şeklinde de tercüme edilebilir. Secde: Lügatte son derece tevazu ile alçalıp baş eğmektir ki, kibrin zıddıdır. Dînen de alnı yere koymaktır ki, ta’zîm ve itaat etmenin en yüksek şeklidir. Şeriat’a ait her secdede bir alçalma, itaat ve ta’zim vardır. Bunun için Allah’tan başkasına secde etmek dinî bakımdan küfürdür. Yusuf (a.s.)’a on bir yıldızla güneş ve ayın secdesi hakkında, Allah’ın dışında hiç bir varlığa secde edilmeyeceğini, bunun şirk olduğunu söyleyen İslâm âlimleri buradaki "secdeye kapandılar" cümlesini: ya onlar sevinçlerinden Allah’a şükür niyetiyle yere kapandılar; ya da, Hz. Yusuf’un emrine girerek hayatlarının diğer bölümünde onun buyruklarının dışına çıkmadılar veya Yusuf’un önünde saygıyla eğildiler şeklinde anlamışlardır. Hangi anlam kabul edilirse edilsin, Allah’ın dışında hiç bir canlıya secde edilebileceği yönünde bir anlam çıkarılması doğru değildir.
5
(Babası Yâkûb): “Ey Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine (sakın) anlatma, yoksa onlar, sana hemen bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”
6
“(Rüyanda gördüğün) gibi Rabbin seni seçkin kılacak, sana olayların açıklanmasına dâir (ilimler) öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nîmetini (Peygamberlik vererek) tamamladığı gibi, sana da Yâkûb ailesine de nîmetini (sana Peygamberlik vererek) tamamlayacaktır.¹ Şüphesiz Rabbin her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.” dedi.
1 Yani Hz. Yakub (a.s.) oğlu Yusuf’un ileride peygamber olacağını biliyordu.
7
Yûsuf ve kardeşlerinin (kıssalarında) isteyenler için ibretler¹ vardır.
1 Yani, İsrâil Oğullarının Mısır’a niçin gittiklerini soranlara, ibret almak isteyenlere, Mekke müşriklerine ve onlara telkinlerde bulunan Yahûdî bilginlerine, Muhammed (a.s)’ın Peygamberliğini anlatacak alâmetler vardır.
8
(Bir zamanlar Yûsuf’un kardeşleri): “Yemin olsun ki Yûsuf ve kardeşi¹ babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz daha çoğuz² ve gerçekten babamız, tam bir hata içerisindedir.” dediler.
1 Hepsi kardeş oldukları halde, “Yûsuf’un kardeşi” demelerinden; bu on bir kardeşin analarının ayrı olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Yûsuf’u ve öz kardeşi Bünyamin’i kendi kardeşlerinden saymayarak aralarında böyle konuşmuşlardır. 2 Usbe: Sıkı, birbirine bağlı, on-on beş kişiden oluşan insan topluluğu demektir. Yûsuf (a.s)’ın kardeşleri, “Oysaki biz, daha çoğuz…” sözleriyle çoğunluğun daha haklı ve doğru olduğu yanlışlığını, ta o zaman yapmışlardı.
9
(İçlerinden biri): “Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere bırakın ki babanız sadece sizi sevsin. Sonra da (tevbe eder) salih bir topluluk olursunuz.” ¹ dedi.
1 “Sonra da (tevbe eder) salih bir topluluk olursunuz.” diyerek; Allah’ı kandıracaklarını veya bunların yaptıkları her günahı Allah’ın affetmek zorunda olduğunu zannediyorlardı. Tıpkı, “gençliğimizde her türlü yanlışlığı yapar, yaşlanınca ibâdete başlar ve âhiretimizi kurtarırız.” diyenler gibi…
10
İçlerinden (başka) bir sözcü: “Eğer (Yûsuf’a bir şey) yapmak istiyorsanız, Yûsuf’u öldürmeyip, bir yolcu kafilesinin alıp götürmesi için, onu bir kuyunun dibine bırakın.”¹ dedi.
1 Bu bölüm, “içlerinden biri: Yûsuf’u öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine bırakın. Böyle yaparsanız yolcu kafilelerinden onu bulup alan olur, dedi.” diye de tercüme edilebilir.
11
(Aralarında bu karara vardıktan sonra) “Ey Babamız! Biz Yûsuf’un iyiliğini istediğimiz halde, sen onu niçin bize emanet etmeye güvenmiyorsun.” dediler.
12
“Sen onu yarın bizimle gönder. Gönlünce yesin-içsin, oynasın. Biz onu kesinlikle koruruz.” (dediler.)
13
(Yâkûb): “Ben gerçekten onu götürmenize dayanamam,¹ (ayrıca) sizin haberiniz yokken onu bir kurdun yemesinden de korkarım.” dedi.²
1 Âyetin bu bölümü, “Ben gerçekten, onun ayrılığına dayanamam.” diye tercüme edilebilir. 2 Hz. Yâkûb, böyle söyleyerek; onların Hz. Yûsuf’u kuyuya attıktan sonra uyduracakları bahaneyi, akıllarına sokmuş oldu.
14
(Yûsuf’un kardeşleri): “Gerçekten, biz, bu kadar büyük bir toplulukken onu kurt yerse, işte esas o zaman, tamamen beceriksiz kimseleriz, demektir.” dediler.
15
(Kardeşleri,) onu götürüp kuyunun dibine atmaya karar verdikleri zaman Biz (Yûsuf’a): “Sen onlara bu yaptıklarını hiç beklemedikleri bir sırada mutlaka haber vereceksin.” diye vahyettik.¹
1 Hz. Yusuf Allah’tan ilk vahyi burada almıştır. Bazıları bunun vahiy değil “ilham” olduğunu söylerken, Hz. Meryem ve Musa’nın annesine gelen ilhama nasıl olup da vahiy diyorlar! Bunun iyi niyetle izahı asla mümkün değildir. Bu olsa olsa laf cambazlığı veya saptırmadır.
16
(Kardeşleri) akşam sonu¹ babalarına ağlayarak geldiler.
1 Yatsı vakti…
17
Ve: “Ey Babamız! Biz (kendi aramızda) yarışmaya gidince, Yûsuf’u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık. O esnada onu bir kurt yemiş. Ama biz doğruyu söylesek bile zâten sen bize inanmazsın.”¹ dediler.
1 “…biz doğruyu söylesek bile sen bize inanmazsın” demekle; zâten doğruyu söylemediklerini ve babalarının yanında güvenilirliklerinin olmadığını, baştan ifâde ettiler.
18
Ve (Yûsuf’un) gömleğinin üzerine, yalandan bir kan (sürerek) getirdiler. (Yâkûb): “Hayır, tam tersine nefisleriniz sizi (aldatarak) kötü bir işi güzel gösterdi, artık (bana düşen) güzel bir sabırdır, sizin bu yaptıklarınıza karşı yardım istenecek olan da sadece Allah’tır.” dedi.
19
(Bir süre sonra kuyunun civarına) bir kervan geldi ve sucularını (kuyuya) gönderdiler. O da kovasını (kuyuya) sarkıtınca: “Hey, Müjde! Bu(rada) bir çocuk (var).” dedi. Ve onu bir ticaret malı olarak esir aldılar. Oysa Allah, onların (ne) yapacaklarını çok iyi biliyordu.
20
Onlar Yûsuf’u önemsemedikleri için ucuz bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar.
21
Mısır’da onu satın alan kişi karısına: “(Bu çocuğa) iyi bak, belki bize bir yararı dokunur, belki de onu evlât ediniriz.” dedi. Böylece Biz, Yûsuf’u, kendisine olayların açıklanmasına dâir (ilimler) öğretelim¹ diye oraya yerleştirdik. Allah ne yapacağını çok iyi bilir, fakat insanların çoğu bilmezler.
1 Âyetin bu bölümü, “Yûsuf’u oraya, kendisine rüya yorumuna dâir ilimler öğretelim diye yerleştirdik…” şeklinde de tercüme edilebilir.
22
Olgunluk çağına erişince, kendisine hâkimiyet ve vahiy ilmi verdik. İşte Biz, iyilik yapanları¹ böyle ödüllendiririz.
1 Muhsin: İyilik yapan, güzel hareket eden, her ne kadar Allah’ı görmese de Allah’ın kendisini gördüğünü hiç aklından çıkarmadan Allah’ın iyi dediği şeyleri yapan kişi demektir. Çünkü Allah’ın iyi olarak belirlediği şeyler dışında mutlak iyi yoktur.
23
Onun evinde kalmakta olduğu kadın, ona meyletti¹ ve kapıları sımsıkı kapatarak: “Haydi beri gel!” dedi. (Bunun üzerine Yûsuf da): “Bana (lütfuyla) en güzel şekilde yardım eden Rabbim olan Allah’a sığınırım. Çünkü zâlimler asla kurtuluşa eremez.”² diye cevap verdi.
1 (رَاوَدَ) fiilinin sözlük anlamı, “aldatmak, tuzağa düşürmek, zina teklif etmek, yaltaklanmak ve meyletmek” demektir. 2 Âyetin bu bölümü; “…Allah’a sığınırım! Muhakkak ki, (kocan), benim efendimdir. O bana çok güzel baktı. Doğrusu zâlimler asla kurtuluşa eremez” diye de tercüme edilebilir. Ancak yukarıdaki tercüme; bir Peygamberin, Allah adına değil de, efendisinin iyi davranmasından dolayı kötülükten kaçmasının, doğru olmayacağından dolayı, tercih edilmiştir.
24
Gerçekten kadın, onu arzulamıştı. Eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) hükümlerini göz ardı etseydi (Yûsuf) da o (kadını) arzulamıştı.¹ Böylece onu kötülük ve fuhuştan biz koruduk, çünkü o, seçilmiş² kullarımızdandı.
1 Yûsuf (a.s), kadına meyletmedi ama bu, onun erkeklik hissinin eksikliğinden zannedilmemeli. Öyle olsaydı Yûsuf (a.s)’ın iffetinin bir manası olmazdı. Bu başka bir sebepten değil, tamamen Allah’a olan saygısındandı. Eğer bu iş helâl olsaydı o da azmetmiş gitmişti. Ama o, bir Peygamberdi ve Allah, onu bu konudaki hükmünü bildirerek korumuştu. Âyetin (وَهَمَّ بِهَا) kısmını Suyûti; “o kadını kovmaya, dövmeye yöneldi” diye izah etmiştir. 2 Muhlas: Sırf Allah’a itaat için seçilmiş, lekesiz anlamına gelir. Bu kelime bazı kıraatlerde muhlis diye de okunur. Muhlis ise; dini yalnız Allah’a has kılan, ihlâslı demektir.
25
İkisi birden kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arka tarafından (çekip) uzunlamasına yırttı. Kapının yanında kadının kocasıyla karşılaştıklarında, (kadın kocasına): “Senin karına kötülük yapmak isteyenin cezâsı, hapse atılmaktan veya çok ağır bir işkenceden başka ne olabilir.” dedi.
26
(Bunun üzerine Yûsuf): “Esas o bana meyletti.” dedi. (Bu esnada) kadının yakınlarından¹ birisi: “(Bakın,) eğer onun gömleği, ön tarafından yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, erkek yalan söylemiştir,
1 Bu şahsın kimliği ile ilgili çeşitli rivâyetler varsa da, bu rivâyetler çok kuvvetli rivâyetler değildir.
27
Yok, eğer onun gömleği arka tarafından yırtılmışsa, kadın yalan söylemiş, erkek doğru söylemiştir.” şeklinde kanaat belirtti.
28
(Kadının kocası) onun gömleğinin arka tarafından yırtıldığını görünce: “Doğrusu bu, siz (kadınların) hilelerinden (bir hile)dir. Sizin iftiranız da gerçekten çok büyüktür,”
29
“Ey Yûsuf! Sen bu olaydan kimseye bahsetme. (Ey kadın!) Sen de günâhından dolayı (Allah’tan) af dile, çünkü sen, günâhkârlardan oldun.” dedi.
30
O şehirdeki kadınlar: “Vezirin karısı kendi uşağına yaltaklanıyormuş hatta uşağının sevgisi onun gönlüne yerleşmiş. Biz doğrusu onu apaçık bir sapıklık içerisinde görüyoruz.” dediler.
Sonraki 30 ayet →