1
(Ey Muhammed!): “Siz ey şu (asla inanmayacak olan)¹ kâfirler!” de.²
1 Buradaki “kâfir” kelimesi belirli olduğu için bu ilave yapılmıştır. Sûrenin tamamına göre; kâfirlerle daha sonra savaşın emredilmesiyle, buradaki hükümlerin nesh edildiğini düşünmeye gerek kalmamıştır. Çünkü bunlar, asla inanmayacakları Allah tarafından kesinlikle bilinen malum kâfirlerdir. Buradaki emir, cihad telkin eder. Sûrenin devamında, “sizin dininiz size, benim dinim de banadır” demek, bir tavır koymak hattâ kâfirlere açıkça kafa tutmaktır. Allah burada; “Ey Allah’tan başkasına tapan ve asla îmana gelmeyecekleri Allah tarafından bilinen kâfirler!” demektedir. 2 “Peygamber (s.a.v)’e kâfirler: “Bırak bu tuttuğun davayı, biz sana istediğin kadar servet verelim, kızlarımızdan dilediğinle evlendirelim ve seni üzerimize melik yapalım, eğer bunu yapmazsan gel bizim ilâhlarımıza tap, biz de senin ilâhına tapalım, müşterek olalım, hayır hangisinde ise ona hepimiz de ulaşmış oluruz” demişlerdi. Bir de, Rasulullah (s.a.v) Kâbe’yi tavaf ediyorken Esved b. Muttalib, Velid b. Muğire, Ümeyye b. Halef ve As b. Vâil önüne gerildiler. Bunlar kavimleri içinde yaşlı kimselerdi. Peygamber (s.a.v)’e: “Ey Muhammed! Gel, biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza tap. Biz ve sen bu işte müşterek olalım. Eğer senin taptığın bizimkinden hayırlı ise, biz ondan nasibimizi almış oluruz ve eğer bizim taptıklarımız seninkinden hayırlı ise, sen de nasibini almış olursun.” dediler. Allahu Teâlâ da onlar hakkında Kafirun sûresini tamamen indirdi. (Elmalılı)
2
“Ben (Allah’a), sizin taptığınız gibi asla tapmayacağım.”
3
“Siz de (Allah’a), benim taptığım gibi tapacak değilsiniz.”¹
1 Bu iki âyet (3. ve 5. ayet) ilk bakışta öncekilerin bir tekrarı gibi görünür. Bunda tefsircilerin iki görüşü vardır: 1. Başlı başına “te’kit” ve “takviye” için tekrar edilmiş olmasıdır ki, üçüncü olumsuz cümle, isim cümlesi olarak daha kuvvetli bir şekilde birinciyi, dördüncü de ayniyle üçüncüyü mana itibarıyla te’kit eder denilmiştir. 2. Birinci olumsuz cümle, şimdiki ve gelecek zamana, dördüncü olumsuz cümle ise tamamıyla geçmiş zamana delalet eder. Bu durumda mana: “Ben (Allah’a), sizin taptığınız gibi asla tapmıyorum ve tapmayacağım. Siz de (Allah’a), benim taptığım gibi tapmıyorsunuz ve tapacak da değilsiniz. (Yine) ben (Allah’a,) sizin taptığınız gibi tapmadım, zâten siz de (Allah’a), benim taptığım gibi hiç tapmadınız” şeklinde olabilir.
4
“(Yine) ben (Allah’a, şimdi de) sizin taptığınız gibi tapmıyorum.”
5
“Zâten siz de (Allah’a), benim taptığım gibi tapmıyorsunuz.”¹
1 Bu dört âyetteki (مَا)’lar “mevsule” değil de “mastariyye” ve kendilerinden sonraki fiillerle beraber “mutlak mef’ul” olarak tercüme edilmiştir. Eğer bunlar “mevsule” olarak tercüme edilirse, (مَا)’ların akılsızlara delalet etmeleri sebebiyle her ne kadar müşriklerin putları için kullanılmaları uygun düşerse de Allah için kullanılmaları uygun düşmemektedir. Bir de muhâtap olan kâfirler zâten Allah’a inanıyorlardı. Ancak bunların ibâdet şekilleri ve Allah’ı tanımlamaları yanlıştı. İşte bu sûre, bu yanlışı beyan için gönderilmiştir. (مَا)’lar mastariyye olarak düşünüldüğünde bu dört ayetin anlamı: “Ben sizin tapışınızı, o şirk ibadetini hiçbir zaman yapıcı değilim. O sizin benden istediğiniz şirk ibadetinizi geçmişte dahi yapmadım ve hiç bir zaman yapacaklardan da değilim. Öyle ne tapmışım, ne de taparım, sizin tapışınızı yapanlardan değilim. Siz de benim ibadet etmekte olduğum mabuduma ibadet edecek değilsiniz. Hiç bir zaman benim gibi ibadet etmediniz, etmiyorsunuz, edecek de değilsiniz. Yahut siz de benim edeceğim tevhit ve ihlas ile ibadet etmediniz, etmiyorsunuz ve etmezsiniz.” şeklinde anlaşılabilir. Bu tercümeye göre hiçbir kimsenin Allah’a; Allah ve Rasulünün ibadet şekli dışında ibadet etmesi asla kabul edilemez. Buna göre çeşitli meşreplerin kendi efendileri tarafından uydurulan “zikir, ayin, semah ve semaları” Allah korusun müşriklerin uydurma tapınmaları faslına girebilir. En doğrusunu Allah bilir.
6
“(Öyleyse) sizin dininiz¹ size, benim dinim de banadır.” (de.)²
1 Din: kelime olarak, ceza-mükâfat, hesap, kaza, siyaset, itaat, âdet, hal, millet ve şeriat anlamlarına gelen bir mastardır. Terim olarak ise din: akıllıların kendi istekleriyle seçtikleri ve kendilerini iyiliğe götüren manevî bir yol ve kanun, demektir. Gerçek dinde; itaat edilen bir rab ve o rabbin ortaya koyduğu, uyulduğu zaman mükâfat, uyulmadığı zaman ise cezanın olduğu kuralların bulunması ve o Rabbe itaat eden kulların olması, gerekir. Bu ayette Allah’ın kâfirlerin dinlerinden, “din” olarak bahsetmesinden, bunların da din olduğu, fakat “hak din” olmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre iradeli olarak yapılan her türlü tapınma veya kabul edilen her türlü sistem, düşünce tarzı, birer dindir. (Kapitalizm, Marksizm, Demokrasi, Budizm, Hinduizm, Sofizm, putperestlik v.s gibi…) Konu ile ilgili olarak Bk. (Fatiha: 4) 2 Bu ifâdenin bir benzeri de (Kasas: 55)’teki “bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size.” ifâdesidir.