1
Elif, Lâm, Ra. İşte bu (âyetler) tartışmasız tek doğru (hikmetli) olan kitabın, âyetleridir.
2
Bizim insanlara, insanları uyarması ve îman edenlere de Rab’leri katında özel itibarları¹ olduğunu müjdelemesi için kendilerinden bir erkeğe² vahyetmemiz, şaşılacak bir şey mi de kâfirler “şüphesiz (bu adam) apaçık bir büyücüdür”, dediler.³
1 Kadem-i Sıdk: Kadem kelimesi “kıdem”’ ile eş anlamlıdır ve bir işte öne geçmek, başkalarının önüne geçmek, iyilik yönüyle derece ve rütbe sahibi olmak anlamlarına gelir. “Falanın hayırda bir kademi vardır” demek “bir mertebesi vardır” demektir. Kadem-i Sıdk’ı müfessirlerin çoğunluğu; amel-i salih, yüksek makam şeklinde anlamışlardır. Fakat âyetin devamından ve Kat’ade’den gelen rivayete göre Kadem-i Sıdk’tan kastedilen, Hz. Muhammed (a.s)’ın şefaati olduğu açıktır. Yani Kadem-i Sıdk; Efendimizin Allah katındaki yakınlığı, şefaat makamı ve muttakilerin cennetlerde Allah katında bulunan “mak’adı sıdk”a (Kamer: 55) girmeleri için önlerine düşen delil olmasını ifâde eden bir özel isimdir. Yani Allah’ın bu Kitabı vahyettiği Muhammed’in (a.s) Allah katında öyle yüksek bir makamı vardır ki huzur-ı ilâhîde Müslümanlar için şefaat edecek ve önlerine düşüp cennetlere ulaşmalarına rehberlik edecektir. (Elmalılı) 2 Buradan; kadınlardan Peygamber gönderilmeyeceği anlaşılmaktadır. Bu sebeple de bu ifâdeyi hümanist kaygılarla “adam, kişi ve insan” şeklinde tercüme etmek doğru değildir. Zira Arapçada bu üç kelimeyi de ifade eden kelimeler mevcuttur. Kâfirler Melekleri de hep kadın olarak hayal ediyorlardı. Melekleri ve Peygamberleri gönderen, Allah olduğuna göre, onları nasıl isterse, öyle gönderir. Zâten Allah, Cebrâil’i, Efendimize ve Hz. Meryem’e, bazı melekleri de Hz. İbrahim ve Hz. Lût’a erkek şeklinde gönderdiği gibi Peygamberleri de hep erkek olarak göndermiştir. Peygamberimize kadar gelen peygamberlerin tamamının erkek olması ve kadın peygamber gönderilmediğine göre bu konunun tartışılması anlamsızdır. Kadından peygamber olabileceğini söyleyen Eş’arilerin de kadın peygamber gönderilmediğini ifade etmeleri bunun teorik bir tartışma olduğunu göstermektedir. Allah’ın gönderdiği tüm Peygamberlerin erkek oldukları ile ilgili olarak Bk. (Nahl: 43, Yûsuf: 109, Enbiyâ: 7) 3 Tarih boyunca kâfirler vahye, büyü; vahyi duyuranlara ise, büyücü veya meczup demişlerdir. Zîrâ onlar her olağanüstü şeyi büyü zannederler veya büyü yaftası yakıştırarak hakkı örtmeye çalışırlar.
3
Muhakkak ki; sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı zaman diliminde¹ yaratan, sonra kâinatın (arşın) yönetimini² hâkimiyeti altına alarak, her işi idare edip duran, izni olmaksızın (kendisinden başka) hiçbir şefâatçi olmayan,³ Allah’tır. İşte sizin Rabbiniz bu Allah’tır. O halde Ona hemen kulluk edin. Siz hâlâ bunu idrak etmeyecek misiniz?
1 Yevm: Kelime olarak “belirli bir süre” anlamına gelir. Henüz yeryüzü ve güneşin bulunmadığı bir dönemde bugünki anlamda bir gün düşünülemeyeceğinden, burada vakit anlamına kullanıldığı açıktır. (Bk. A’raf: 54) Bunun miktarı ise bilinen günden daha kısa veya uzun olabilir. Allah’ın evreni altı zaman diliminde yaratması, bir hamlede yaratmaya gücünün yetmediğinden değil, böyle yapmayı kendi iradesine daha uygun gördüğünden dolayıdır. 2 İstiva etmek: Bir düze olmak, yüksek olmak, üstün olmak, hükmü altına almak anlamlarına gelir. Arş: Bir binanın veya yerin tavanı demektir. Arş, aynı zamanda meliklerin üzerinde oturdukları “taht” anlamında da kullanılır. Bundan kinâye olarak da “mülk ve saltanat” anlamlarına gelir. Arşı istivâ etmek ise: Yarattığı kâinatın her türlü idaresini hükmü altına alarak hükmünü ve saltanatını icraya başlamak demektir. (Elmalılı) 3 Tedbir: Bir işin iyi bir surette meydana gelmesi için önünü, sonunu gözeterek takdir ve idaresi demektir. (يُدَبِّرُ الْاَمْرَ) “emri tedbir ediyor” demek; arşından, arzına varıncaya kadar kâinatın cüz’î-küllî bütün işlerini tedbir ve idare etmek demektir. Ayrıca fiilin şimdiki zaman kipiyle olması, bu idarenin bitmediğini, halen devam ettiğini ve edeceğini ifade etmektedir. Yani Allah Yahudilerin uydurdukları gibi evreni altı günde yaratıp sonra istirahate çekilmemiştir. O öyle bir Allah’tır ki; Onun işine karışacak, tedbirine müdahale edebilecek bir ortak şöyle dursun onun huzurunda bir kimse için kendiliğinden şefaat edebilecek hiç bir şefaatçi bile yoktur.
4
Allah’ın kesin bir vaadi olarak hepinizin dönüşü Onadır. Şüphesiz, O mahlûkatı önce yaratır, sonra (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanları adaletle ödüllendirmek ve kâfirleri de inkârları sebebiyle kaynar sudan bir içecek ve pek acıklı bir azapla cezâlandırmak¹ için (âhirette) tekrar yaratır.
1 Allah zulüm etmez. Kâfirlere verilen azap onların Allah’ı inkâr etmeleri sebebiyle verilen bir karşılıktır.
5
Güneşi bir ışık kaynağı, ayı da bir nur¹ kılan ve (aya) senelerin sayısını ve hesabı bilmeniz için safhalar veren, O (Allah)’tır. Allah bunları ancak hak (değişmeyen ölçü)² ile yarattı. (İşte Allah) bilip anlamak isteyen bir topluluk için âyetlerini böyle ayrıntılı olarak açıklar.
1 ضِيَاءٌ)) Hararetli ışık, (نُورٌ) ise başkasının ışığından alınan ışık demektir. Güneşin ışık kaynağı, ayın ise yansıtıcılığına işaret olabilir. İsra 12. ayette; “Biz gece (ayı) ve gündüz (güneşi) iki mûcize kıldık. Ardından gecenin mûcizesi (ayı) söndürdük ve Rabbinizin nîmetlerini araştırmanız, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını öğrenmeniz için gündüzün mûcizesi (olan güneşi) aydınlatıcı kıldık. Biz her şeyi (işte böyle) mükemmel bir şekilde açıkladık.” buyurulmaktadır. Buna göre, güneşe tapanlara karşı; güneş ve ayın Allah tarafından yaratıldıkları ve bunlar üzerindeki Allah’ın hâkimiyetinin belirtilmesiyle bir uyarı vardır. 2 Bunlar tesadüfen, hikmetsiz ve faydasız bir şekilde yaratılmış değildir.
6
Şüphesiz gece ile gündüzün birbirini takip etmesinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yaratmış olduğu şeylerde, (günâha girmekten) sakınan bir toplum için elbette alınacak ibretler vardır.
7
Bize kavuşacaklarını ummayan, dünya hayatından memnun olan ve onunla yetinenler¹ var ya; işte onlar kesinlikle Bizim âyetlerimizden gafildirler.
1 Ona kanıp da ilerisini düşünmeyenler…
8
İşte onların varacakları yer, kendi (elleriyle) kazandıkları (günâhlar) sebebiyle cehennemdir.
9
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince; Rab’leri onlara, îmanları sebebiyle nîmetlerle dolu cennetlerde altlarından (zemininden) ırmaklar akan (yerlere ulaşmanın) yollarını gösterir.¹
1 Mü’minler, yattıkları yerde değil, ancak îman ve yaşayışlarıyla hidâyete ulaşırlar…
10
Onların da oradaki bütün duâları: “Ey Allah’ım! Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız”, birbirlerine iltifatları: “selâm”,¹ duâ-larının sonu da: “hamd² âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” demeleridir.
1 Selam: bütün kötülüklerden uzak bir güven duygusu, teslimiyet demektir. 2 Hamd: Bir ihsan veya bir iyiliğin sahibine karşı yapılan ve can ü gönülden hürmet ifade eden en güzel bir şekilde anmadır. Bu anmanın içerisinde kısmen övgü, kısmen de şükür vardır. Yani hamd; Korkudan değil, kulluktan dolayı yapılan şükür ve ibâdet demektir. Bk. (Fatiha: 2)
11
Eğer, insanların hayra¹ ulaşmakta acele ettikleri gibi, Allah da onlara şerri² vermekte acele etseydi elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu. Bu yüzden Bize kavuşacaklarını ummayanları, kendi azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız.³
1 Hayır: Aslı “hayr” olup; herkesin beğendiği, rağbet ettiği şeyler, şeref, faydalı ve sevabı gerektiren amel, iyilik, ibâdet ve mal gibi anlamlara gelir. Zıddı ise şer’dir. Hayır, iki türlüdür. Birincisi “mutlak hayır” olup, herkes tarafından beğenilen ve herkese göre iyi olandır. Adâlet, cömertlik ve doğruluk gibi. İkinci tür hayır ise, “Mukayyed hayır”dır. Yani kişiden kişiye değişen birine göre hayır, bir başkasına göre şer ve kötülük sayılabilen şeylerdir. Kötü yolda harcanan çok mal gibi… Arapça’da “hayr” kelimesi, sadece iyiliği ifade etmez, mal ve servet için de kullanılır. Âyetlerde kullanılan “hayr”, her zaman hayır değildir. Ancak Allah rızası gözetilerek yapılırsa hayır sayılır. Mal ve servet ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızası olmayan yerlere harcanırsa hayır yerine şer olur. İslâm ıstılahında “Maruf”; her tür hayrı, “Münker” de kötülüğü ifade eder. 2 Şer: Kötülük, fesat, bozukluk, zulüm, günah ve ceza gerektiren uygunsuz iş demektir. Kötülükleri arzu etmek, musibet, belâ ve sıkıntı anlamlarına da gelir, hayrın ve iyiliğin zıddıdır. Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Çünkü her şeyi yaratan Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Allah’ın zat, sıfat ve fiillerinde şer yoktur. Şer insanlarda, insanların işlerindedir. Allah şerri de hikmet ve ilahî adaletin bir gereği olarak yaratmıştır. Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irade vererek imtihan etmek için göndermiştir. Bu imtihan âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşer. Allah, böyle yapsaydı, insanın herhangi bir hayvandan farkı kalmazdı. İyilik ve hayrın kıymeti zorlayarak değil, şuur ve serbest bir irade ile yapılmasındadır. Şuursuz ve serbest bir ihtiyar ile yapılmayan iyiliğin kıymeti yoktur. Şerri yaratmak şer değildir. Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan aklını kullanarak iradesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da bunu yaratır. Ancak Allah’ın şerre yardımı ve rızası yoktur. 3 Azgınlara azgınlıkları içerisinde bocalamak bir azaptır.
12
İnsana bir sıkıntı dokununca yatarken veya otururken yahut da ayakta iken¹ Bize yalvarır durur. Fakat Biz ondan o sıkıntıyı kaldırınca, sanki başına gelen bir sıkıntıdan dolayı Bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte haddi aşanlara yaptıkları şeyler (kendi nefisleri tarafından) böyle süslü gösterilir.
1 Yani her halinde, her zaman veya işi gücü duâ etmek olur.
13
Biz, Peygamberleri açık delillerle geldiği halde îman etmeyip zulümlerine devam eden, sizden önceki nice nesilleri, helâk ettik. İşte Biz, günâhkâr toplumları böyle cezâlandırırız.
14
Sonra da nasıl kullukta bulunacağınızı görmek için sizi yeryüzünde onların yerine getirdik.¹
1 Eğer siz de onlar gibi olursanız, aynı şekilde siz de helâk edilirsiniz. Bk. (Mâide: 54)
15
Bizim açık âyetlerimiz, Bize kavuşacaklarını ummayanlara okunduğu zaman, (sana):¹ “Ya bundan başka bir Kur’an getir ya da bu (Kur’an’ı) değiştir.”² dediler. Sen de onlara: “Onu kendi keyfime göre değiştirmem mümkün değil. Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum ve ben Rabbime isyan edersem büyük günün (âhiretin) azabından korkarım.” de.³
1 Veya “Bizim huzurumuza çıkmaya yüzü olmayanlar” 2 Ya bize uymayan bu Kur’an’ı yok et ya da Kur’an’ı bize uydur. Yani bize, bizim canımızın istediği gibi bir din getir… 3 Ben bana ne vahyolunursa ancak ona uyarım. Yani ben herhâlde hiçbir şeyi değiştirmeyerek sadece vahye uyarım. Şayet bazı âyetlerde bir nesih ve değiştirme meydana gelirse o da ancak vahiy ile olabilir, ben ona da olduğu gibi uyarım. Başka bir ihtimal söz konusu değildir.
16
(Ey Muhammed bir de onlara:) “Eğer Allah dileseydi ben onu size okuyamazdım¹ ve (Allah da) onu size bildirmezdi. Sonra ben, O (Kur’an) gelmeden önce yıllardır sizin aranızda yaşadım.² Siz hiç (gerçekleri) idrak etmeye çalışmaz mısınız?” de.
1 Allah dilemedikçe benim böyle bir Kur’an getirmem mümkün değil. 2 Daha önce aranızda kırk yıl yaşadım. O zaman ben böyle bir Kur’an’ı niçin okumuyordum?
17
Yalanlarını Allah’a yakıştırandan¹ veya Onun âyetlerini yalanlayandan² daha zâlim kim olabilir? İşte böyle günâhkârlar asla kurtuluşa eremezler.
1 Allah’ın âyetlerini bozan, keyfine göre anlayan, Allah demediği halde, dedi diyen beyinsizlerden… 2 Allah’ın âyetlerini saklayan, beğenmeyen, inkâr eden, alternatif âyetler ve tanrılar arayandan…
18
Ve o (zâlimler,) Allah’ı bırakıp da kendilerine zarar da, fayda da veremeyecek olan (şey)lere kulluk eder ve: “bunlar Allah’ın katında bizim şefâatçilerimizdir”¹ derler. (Sen de onlara:) “göklerde ve yerde olup da Allah’ın bilmediği bir şeyi mi Ona haber veriyorsunuz?” de. Hâlbuki Allah onların (Kendisine) ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir.
1 O zâlimler; a- Allah’a putlarla beraber inanırlar, b- Putların veya putlaştırılan varlıkların Allah’ın katında imtiyazları var zannederler, c- Putlardan veya putlaştırılanlardan boşu boşuna şefâat umarlar. Bk. (Yûnus: 3)
19
(Vaktiyle) insanlar sadece tek bir ümmetti, fakat (sonraları) anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden önceden verilen bir söz bulunmasaydı¹ aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda onların işleri derhal bitirilirdi.²
1 Allah her ümmete bir süre takdir etmiştir ve bu süre kesinlikle değişmez. Bk. (Yûnus: 49) 2 Yani, onlara azap iner ve derhal helâk edilirlerdi.
20
Ve o (zâlimler): “O (Muhammed)’e Rabbinden açık bir mûcize indirilse olmaz mı?”¹ diyorlar. Sen de (onlara): “ğaybı bilmek ancak Allah’a aittir.² Artık siz(e Allah ne yapacak) bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber (başınıza gelecekleri) bekleyenlerdenim.” de.
1 Sanki mûcize gelse inanacaklarmış gibi bahane uyduruyorlar. 2 Peygamberler kendiliklerinden mûcize getiremezler ve ğaybı bilemezler. Bk. (Hûd: 31)
21
İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra, bir rahmet (bolluk ve bereket) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki hemen Bizim âyetlerimiz hakkında (mazeret ve yorumlar icat ederek) hile yapmaya kalkarlar. (Sen onlara): “Allah (sizin gibilere karşı, sizden) daha çabuk tuzak kurar”¹ de. Şüphesiz Bizim elçilerimiz (olan melekler) sizin yaptığınız hilelerin hepsini tek tek yazarlar.²
1 Allah’ın tuzağı, insanlarınki gibi olmayıp onların hile ve tuzaklarını bozma şeklinde olur. 2 Ebû Süfyân Mekke’de yedi yıl süren kuraklıktan kurtulmak için Peygamberimize: “Ey Muhammed! Bize duâ et, eğer yağmurlar yağar ve bolluk olursa seni tasdik ederiz.” demişti. Peygamberimiz de duâ etmiş ve kuraklık geçmişti. Ama onlar yine îman etmemişlerdi.
22
Sizi karada da denizde de yürüten O (Allah)’tır. Yolcularıyla beraber tatlı bir rüzgâr ile akıp gitmekte olan bir gemide bulunduğunuzu düşünün. Onlar tam bununla ferahlanırlarken, şiddetli bir kasırga çıksa, her taraftan dalgalar hücuma başlasa ve kendilerinin bununla tamamen kuşatılmış olduklarını anlasalar; (işte o zaman) dini sadece Allah’a has kılarak¹ duâ etmeye başlarlar. Ve (Allah’a): “Eğer Sen bizi bundan kurtarırsan biz kesinlikle Sana şükredenlerden olacağız.” derler.
1 Allah’tan başka tüm ilâhlarını bırakırlar ve yaratılışlarındaki tek Allah inancını dilleriyle söylemeye başlarlar.
23
Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsınız ki; onlar hemen yeryüzünde hiç hakları olmadığı halde azgınlıkta bulunmaya başlarlar.¹ Ey insanlar! Şüphesiz; sizin (yaptığınız) taşkınlıklar, sizin aleyhinizedir -ve o taşkınlıklar dünya hayatının ge-lip geçici bir kazancıdır.- Sonra dönüşünüz Bize olacaktır. Biz de yaptıklarınızı size (âhirette) elbette tek tek haber vereceğiz.
1 Allah’a karşı nankörlük ederler, sanki gemide duâ eden onlar değilmiş gibi davranırlar.
24
Şüphesiz dünya hayatının durumu; Bizim gökten indirdiğimiz ve kendisiyle; insanların ve hayvanların yiyeceği olan yeryüzünün bitkilerinin (serpilerek) birbirine karıştığı bir su, gibidir. Yeryüzü, bu su ile ziynetini takınıp süslendiği ve bahçe sahiplerinin onları tam devşireceklerini zannettikleri sırada (Bizim helâk) emrimiz ona geceleyin veya güpegündüz geliverir de onu sanki bir gün evvel hiç yokmuş gibi kökünden biçilmiş bir hale çeviriveririz. İşte Biz, âyetleri düşünen bir topluma böyle açık açık anlatırız.
25
Allah selâmet yurduna¹ davet eder² ve dilediğini³ hak yola ulaştırır.⁴
1 Dâr’ül-İslâm: İslâmî hükümlerin tam olarak uygulandığı ve başında Müslümanların seçtiği ve kendilerinden olan halifenin bulunduğu devlet; “İslâm Yurdu” demektir. “Dâr”, lügatte ev, belde ve ülke anlamında kullanılır. Dini terim olarak ise; bir idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke anlamındadır. “Dâr’ul-İslâm” tabiri daha sonraları İslâm hukukçuları tarafından, “Dar’ül-Harb”in karşıtı olarak kullanılmıştır. İslâm ümmetinin vatanı, Allah’ın mülkü olan yeryüzünün tamamıdır. (Nur: 55 ve Enbiyâ: 105.) âyetlere göre Cenâb-ı Hak, yeryüzünün tamamına sahip olma hakkını Müslümanlara tanımıştır ve bu hakkı elde etmeyi de, Müslümanlara bir görev olarak vermiştir. (Tevbe: 123, Bakara: 191) Bu ayetlere göre; yeryüzünün hâkimiyeti sadece Allah’a mahsustur. Hiçbir fert, hiçbir hânedan ve hiçbir meclis veya parti bu hâkimiyeti ele geçiremez. Yeryüzünde bu hâkimiyet Allah’ın dışında bir otoriteye verildiği takdirde mutlaka fitne başlar. Bu duruma göre dünya, “Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-harp” diye ikiye ayrılmaktadır. Dâru’l-İslâm adını alan yerlerin gerçekten Dâru’l-İslam olabilmesi için orada İslâm hukukunun eksiksiz olarak uygulanması gerekmektedir. Dâru’l-İslâm’da “yasama yetkisi”, yalnız Allah ve Rasulü’nün elindedir. “(yürütme ve yargı” Allah ve Rasûlü’nün koyduğu kurallara göre yapılır. İslam devletinin siyasî iktidarının sona erip yerine Allah’ın otoritesini tanımayan kimselerin hâkimiyeti ellerine geçirmesiyle o ülke, dâru’l-harb’e dönüşür. Hanefilere göre, bir ülkede Müslümanlar güven, kâfirler de korku içinde iseler orası Dâru’l-İslâm’dır. Düşman istilasına uğramış bir bölgeyi kurtarmak için yapılacak bir savaşta, İslâm hukuku uygulanır. Savaşılıp orası tekrar ele geçirildiğinde İslâm’a dönenler özgürdürler. Dönmeyenler ise cizye ödemek şartıyla o beldede yaşamaya devam eder. 2 Güvenlik yurduna, Cennete, İslâm hükümlerinin uygulandığı yere (Dar’ül İslâm’a)… 3 Âyetin bu bölümü “...ve dileyeni doğru yola ulaştırır” şeklinde de tercüme edilebilir. 4 Doğru yol olan İslâm’ı bulmadan Allah kimseye bu yolda ilerlemeyi nasip etmez…
26
Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet edenler¹ için daha güzeli ve bir de fazlası vardır ve onların yüzleri kararmadığı² gibi onlar zelil de olmazlar. İşte cennetlikler bunlardır ve onlar, orada sonsuz kalacaklardır.
1 İhsan: Kelime olarak; yardım cömertlik, iyilik, lütuf, bağışlamak, güzel yapmak gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise; Allah’ı görür gibi kulluk etmektir. “Her ne kadar biz Onu göremiyorsak da O bizi görmektedir.” 2 “Yüzü kararmak”, mecâzen mahcup ve rezil olmak” demektir. Yani onlar, orada asla mahcup olmazlar.
27
Kötülükleri yüklenenlere ise kötülükleri kadar cezâ verilir¹ ve onları bir de zillet kaplar. Onları Allah’ın azabından kurtaracak bir şey de yoktur. Onların yüzlerini sanki karanlık geceden bir parça bürümüştür. İşte cehennemlikler (de) bunlardır ve onlar orada sonsuz kalacaklardır.
1 Bk. (En’am: 160)
28
Ve o gün (cehennemliklerin) hepsini mahşerde toplar sonra Allah’a şirk koşanlara; “siz de Bana koştuğunuz ortaklar da yerlerinizde durun (bakalım)” deriz ve böylece aralarını ayırırız.¹ Ve onların Allah’a ortak koştukları (putları onlara): “Siz sadece bizlere tapmıyordunuz…
1 Aralarındaki kul-ilâh ilişkisi biter, birbirlerine düşman olur veya her iki taraf da birbirlerinin sahtekârlıklarını anlarlar…
29
…şimdi Allah bizimle sizin aranızda şâhit olsun ki, kesinlikle biz sizin bize tapınmanızdan habersizdik” derler.
30
İşte (âhirette) herkes, dünyada yapmış olduğuyla hesaba çekilir ve gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülür. (Dünyada) uydurdukları şeyler¹ de kendilerini terk eder.
1 Şefâatçilerimiz diye uydurdukları ilâhlar, uyduruk fikirler, sistem ve kurumlar…
Sonraki 30 ayet →