Ana SayfaMealler › Mehmet Türk
MT

Mehmet Türk

Mehmet Türk
Mehmet Türk meali ile okumaya başla
Fatiha 1 / 7
1
Rahmân¹ Rahîm² Allah’ın³ adıyla.⁴ 1 Rahmân (اَلرَّحْمٰنُ): Allah’a ait bir sıfattır. Hem mevsuflu, hem mevsufsuz olarak tek başına özel isim olarak kullanılabilen bir sıfat-ı müşebbehe’dir ve “pek merhametli, çok rahmet sahibi” anlamlarına gelir. Gramer itibarıyla bu sıfat kimde bulunursa ona “rahmân” demek mümkün ise de bu şekilde hiç kullanılmamıştır. “Rahman”, sadece Allah’a ait bir sıfattır. Bu kelime Türkçeye; “yarlıgayıcı, esirgeyici, acıyıcı” diye tercüme edilmişse de bu tercümeler, anlamı tam karşılamamaktadır. Sonuç olarak rahmân kelimesi, “pek merhametli, hayır iradesi ve nimeti sonsuz” diye eksik bir şekilde tefsir olunabilirse de asla tercüme olunamaz. 2 Rahîm (اَلرَّحِيمُ) : Rahmân’la aynı kökten olup, bu kelime, “çok merhamet edici” anlamında mubalağalı ism-i fâildir. Allah’ın sıfatlarından biri olup mevsufsuz kullanılamaz. Yani “rahmân” gibi özel isim değildir, Allah’tan başkası için de kullanılabilir. Rahmân ve rahîm arasındaki anlam farkıyla ilgili olarak birçok görüş ortaya konmuştur. Bunlar kısaca; “Rahmân ezele rahîm geleceğe, rahmân dünyaya, rahîm ahirete aittir. Allah hem mü’minlerin hem kâfirlerin Rahmânı yalnız mü’minlerin Rahîmi’dir.” şeklindedir. Ancak Rahmân kelimesinin sıfat-ı müşebbehe olarak “sübut”, Rahîm kelimesinin mubalağalı ism-i fail olarak “hudûs” ifade ettiği düşünülürse; Allah’ın rahmân sıfatının ezeli ve Allah’ın zatıyla kaim olduğunu, Rahîm sıfatının ise Allah’ın yeni oluşan durumlara karşı merhamet etmesi gereken hallerde ortaya çıktığını anlamak mümkündür. Tabii ki bu da; ancak O’na inanan ve O’nun istediği gibi yaşayan kulları için mümkündür. Yani Allah, tüm kullarına genel anlamda rahmân sıfatıyla merhamet eder, iyi kullarına ise iyiliklerinin mükâfatı olarak rahîm sıfatıyla mükâfat olarak merhamet eder. Bu, hem dünya hem de ahiret için geçerlidir. Bu sebeple rahîm sıfatının sadece ahiret için geçerli olduğunu düşünmek çok doğru olmayabilir. 3 Allah (اَللّٰهُ) ismi, türemiş veya başka bir dilden Arapça’ya nakledilmiş bir isim olmayıp özel isimdir. İsmin, sahibi olan Allah, bir olduğu için, ikili ve çoğulu da yoktur. O, ilah kabul edildiği için Allah değil, Allah olduğu için ma’bud’dur. Eğer bir şeye tapılırsa o şey, o zaman ilah olur, ama tapınma bittiği an onun ilahlığı da biter. Hâlbuki insanlar, Allah’ı ma’bud tanısın veya tanımasın O, zatından ma’buddur. Ona her şey ibadete ve kulluğa borçludur. 4 “Besmele” şekil olarak (بِسْمِ), (اَللّٰهُ), (اَلرَّحْمٰنُ) ve (اَلرَّحِيمُ) olmak üzere dört kelimeden ibarettir. Ancak (بِسْمِ) kelimesindeki (ب) hem kendisi bir kelimedir, hem de mahzuf müteallakı olan bir fiil ve failiyle birlikte (أَبْدَأُ أَنَا بِ) gibi üç kelime hükmündedir. (ب)’dan sonra gelen (اِسْمٌ) kelimesinin başındaki hemze, vasıl hemzesi olmasına rağmen besmele’ye mahsus olarak hazf olunup söylendiği gibi yazılır. Besmele’nin (ب)’sını en az bir elif kadar uzun yazmak hattatların bir nüktesi olarak süregelmiştir. Besmelenin anlamı, başındaki (ب)’nın lâmiye ve beyâniyye olarak düşünülmesi durumunda; “Rahmân, Rahîm olan Allah’ın adıyla” şeklinde olmaktadır. Ancak “olan” ifadesi sanki Allah önceleri böyle değilmiş de daha sonra Rahmân ve Rahîm olmuş gibi bir anlam ifade edebileceği için kullanılması çok hoş düşmemektedir. Hele hele “esirgeyici bağışlayıcı tanrı adıyla” gibi bir tercüme, besmelenin o derin muhtevasını tamamen ortadan kaldırmaktadır. Esasen besmeleyi tercüme etmeye kalkışmayıp asli ifadesiyle söylemek ve yapılan izahlar ve tefsirlerle de mefhumunu tasavvur etmek en doğrusu olarak görünmektedir. Bir Müslüman bir işe başlarken besmele çekmekle; “ben bu işi kendim için değil, Allah namına, Onun emriyle ve ancak Onun için yapıyorum” demiş ve o konudaki tavrını ve direncini açıkça ortaya koymuş olur. Bir de her işe besmele ile başlanması Alak: 1. ayetle emredilmiştir. Ancak bunu, yapılacak kötü işler için de besmele çekilmeli şeklinde değil, “besmele çekilemeyecek yani, Allah adına ve rızasına uygun olmayacak bir iş yapılmamalı” şeklinde anlamak daha doğrudur. En doğrusunu Allah bilir.
M. Türk 1:1
2
2,3,4. Hamd,⁵ bütün âlemlerin⁶ Rabbi,⁷ Rahmân, Rahîm, din gününün⁸ tek sahibi⁹ Allah’a mahsustur. 5 Hamd: Bir ihsan veya bir iyiliğin sahibine karşı yapılan ve can ü gönülden hürmet ifade eden en güzel bir şekilde anmadır. Bu anmanın içerisinde kısmen övgü, kısmen de şükür vardır. Aslında bu kelimenin anlamını tam olarak karşılayan Türkçe bir kelime yoktur. Bu sebeple de bu kelime tercüme edilmemiştir. Övmek kelimesi de hamd’i tam olarak ifade edememektedir. Zira övmek, hayatı ve iradesi olana da olmayana da yapılabilir. Meselâ güzel bir inci ve güzel bir at övülebilir ama bunlara hamd edilemez. 6 Âlem: Kâinatta Allah’tan başka mevcut olan her şey demektir. (Kurtubî) (رَبُّ الْعَالَمِينَ) Allah’ın sıfatlarındandır. Bu ayette (عَالَمٌ) kelimesinin çoğulu, (عَوَالِمُ) şeklinde değil de akıllılara mahsus olan “cemi müzekker salim” şeklinde kullanılarak akıllılara dikkat çekilmiştir. Buradan kâinatta insan ve cinler gibi başka akıl ve irade sahibi varlıkların bulunabileceğini de anlamak mümkündür. Bu sebepten dolayı tercümeye “bütün” kelimesi ilave edilmiştir. 7 Rab: Terbiye anlamına bir mastar olduğu halde mübalâğa kastı ile “terbiye edici” anlamında kullanılmıştır. Mübalâğa anlamından dolayı rab, sade mürebbî anlamında değil, terbiyenin bütün gereklerine sahip kuvvetli ve en mükemmel terbiye edici demektir. Bu sebeple “sahip ve malik” anlamına dahi gelir. Meselâ ev sahibine “rabb’üd-dar” sermaye sahibine ise “rabb’ül-mal” denilir. Rab kelimesi, Allah’tan başkası için tek başına kullanılamaz. Terbiye ancak bir kısım kurallarla yapılır. Allah âlemlerin Rabbi olarak akıllılara peygamberleri ve onların getirdiği kitaplarıyla, akılsız varlıklara da sünnetüllah dediğimiz kurallarla terbiye vermiştir. Bu sebeple Allah’a ve peygamberlere inanan kimselerin Allah’tan başka kanun koyucu tanımaması gerekir. Âlemlerde kanun koyma hak ve yetkisi sadece “Âlemlerin Rabbi” Allah’a aittir. Allah’a karşı veya Allah’la beraber kanun koymaya kalkışmak, Allah’ın âlemlerin yegâne rabbi olduğunu inkâr etmek demektir. 8 Din: kelime olarak, ceza-mükâfat, hesap, kaza, siyaset, itaat, âdet, hal, millet ve şeriat anlamlarına gelir. Bu kelimenin doğrudan kıyamet anlamı yoktur. Ancak din kelimesinin ceza ve hesap anlamları dikkate alınırsa “din günü”nün karşılığı, “ceza-mükâfat ve hesap günü” demek olur. Buna göre, “din günü,” her işin karşılığının verileceği son gün ve gelecekte mükâfat ve cezanın dağıtılacağı vakit demektir. Yevm kelimesi ise Arapçada, “belirli bir zaman dilimi” demek olup gün, ay, yıl, devir gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz zaman ölçülerinden herhangi biri olabilir. (Bugün Dünya, yarın Ahiret gibi.) 9 Malik: kelimesi (مُلْكٌ) mastarından ism-i fail ve (مِلْكٌ) mastarından ise sıfat-ı müşebbehe, olarak (مَالِكٌ) veya (مَلِكٌ) şekillerinde okunabilir. Meliklik; her şeyin genel menfaati için tedbir, emir ve yasaklama, ceza ve mükâfat hukuku koyarak akıllı varlıklar üzerinde tasarruf, güç ve yetkisi demektir. Mâliklik ise, mal hükmünde olan şeyler ve bunların üzerindeki fertlerin kişisel menfaati için tasarruf ve yönetim yetkisi demektir. İşte bu iki yetkinin de tamamı “Âlemlerin Rabbi Allah’a” aittir. Bu ayet “Allah, din gününün maliki de diğer günlerin maliki değil mi?” şeklinde düşünülmemelidir. Dünya günlerinde Allah adına veya Allah’a karşı malikler veya kendilerinin malik olduğunu zannedenler olabilir. Ancak din günü olan o hesap gününde bunların hiçbirini düşünmek mümkün değildir. Artık imtihan bitmiş ve Allah’ın yegâne malik olduğunu, inanan ve inanmayan herkes kabul etmiş veya kabul etmek zorunda kalmıştır. Bk. (En’am: 73, İsra: 111, Tâ Hâ: 114, Hac:56, Mü’minûn: 116, Furkan: 2, Fatır: 13, Zümer: 6, Mü’min:16, Haşr:23, Cuma: 1, Mülk: 1, İnfitar: 19)
M. Türk 1:2
3
2,3,4. Hamd,⁵ bütün âlemlerin⁶ Rabbi,⁷ Rahmân, Rahîm, din gününün⁸ tek sahibi⁹ Allah’a mahsustur. 5 Hamd: Bir ihsan veya bir iyiliğin sahibine karşı yapılan ve can ü gönülden hürmet ifade eden en güzel bir şekilde anmadır. Bu anmanın içerisinde kısmen övgü, kısmen de şükür vardır. Aslında bu kelimenin anlamını tam olarak karşılayan Türkçe bir kelime yoktur. Bu sebeple de bu kelime tercüme edilmemiştir. Övmek kelimesi de hamd’i tam olarak ifade edememektedir. Zira övmek, hayatı ve iradesi olana da olmayana da yapılabilir. Meselâ güzel bir inci ve güzel bir at övülebilir ama bunlara hamd edilemez. 6 Âlem: Kâinatta Allah’tan başka mevcut olan her şey demektir. (Kurtubî) (رَبُّ الْعَالَمِينَ) Allah’ın sıfatlarındandır. Bu ayette (عَالَمٌ) kelimesinin çoğulu, (عَوَالِمُ) şeklinde değil de akıllılara mahsus olan “cemi müzekker salim” şeklinde kullanılarak akıllılara dikkat çekilmiştir. Buradan kâinatta insan ve cinler gibi başka akıl ve irade sahibi varlıkların bulunabileceğini de anlamak mümkündür. Bu sebepten dolayı tercümeye “bütün” kelimesi ilave edilmiştir. 7 Rab: Terbiye anlamına bir mastar olduğu halde mübalâğa kastı ile “terbiye edici” anlamında kullanılmıştır. Mübalâğa anlamından dolayı rab, sade mürebbî anlamında değil, terbiyenin bütün gereklerine sahip kuvvetli ve en mükemmel terbiye edici demektir. Bu sebeple “sahip ve malik” anlamına dahi gelir. Meselâ ev sahibine “rabb’üd-dar” sermaye sahibine ise “rabb’ül-mal” denilir. Rab kelimesi, Allah’tan başkası için tek başına kullanılamaz. Terbiye ancak bir kısım kurallarla yapılır. Allah âlemlerin Rabbi olarak akıllılara peygamberleri ve onların getirdiği kitaplarıyla, akılsız varlıklara da sünnetüllah dediğimiz kurallarla terbiye vermiştir. Bu sebeple Allah’a ve peygamberlere inanan kimselerin Allah’tan başka kanun koyucu tanımaması gerekir. Âlemlerde kanun koyma hak ve yetkisi sadece “Âlemlerin Rabbi” Allah’a aittir. Allah’a karşı veya Allah’la beraber kanun koymaya kalkışmak, Allah’ın âlemlerin yegâne rabbi olduğunu inkâr etmek demektir. 8 Din: kelime olarak, ceza-mükâfat, hesap, kaza, siyaset, itaat, âdet, hal, millet ve şeriat anlamlarına gelir. Bu kelimenin doğrudan kıyamet anlamı yoktur. Ancak din kelimesinin ceza ve hesap anlamları dikkate alınırsa “din günü”nün karşılığı, “ceza-mükâfat ve hesap günü” demek olur. Buna göre, “din günü,” her işin karşılığının verileceği son gün ve gelecekte mükâfat ve cezanın dağıtılacağı vakit demektir. Yevm kelimesi ise Arapçada, “belirli bir zaman dilimi” demek olup gün, ay, yıl, devir gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz zaman ölçülerinden herhangi biri olabilir. (Bugün Dünya, yarın Ahiret gibi.) 9 Malik: kelimesi (مُلْكٌ) mastarından ism-i fail ve (مِلْكٌ) mastarından ise sıfat-ı müşebbehe, olarak (مَالِكٌ) veya (مَلِكٌ) şekillerinde okunabilir. Meliklik; her şeyin genel menfaati için tedbir, emir ve yasaklama, ceza ve mükâfat hukuku koyarak akıllı varlıklar üzerinde tasarruf, güç ve yetkisi demektir. Mâliklik ise, mal hükmünde olan şeyler ve bunların üzerindeki fertlerin kişisel menfaati için tasarruf ve yönetim yetkisi demektir. İşte bu iki yetkinin de tamamı “Âlemlerin Rabbi Allah’a” aittir. Bu ayet “Allah, din gününün maliki de diğer günlerin maliki değil mi?” şeklinde düşünülmemelidir. Dünya günlerinde Allah adına veya Allah’a karşı malikler veya kendilerinin malik olduğunu zannedenler olabilir. Ancak din günü olan o hesap gününde bunların hiçbirini düşünmek mümkün değildir. Artık imtihan bitmiş ve Allah’ın yegâne malik olduğunu, inanan ve inanmayan herkes kabul etmiş veya kabul etmek zorunda kalmıştır. Bk. (En’am: 73, İsra: 111, Tâ Hâ: 114, Hac:56, Mü’minûn: 116, Furkan: 2, Fatır: 13, Zümer: 6, Mü’min:16, Haşr:23, Cuma: 1, Mülk: 1, İnfitar: 19)
M. Türk 1:3
4
2,3,4. Hamd,⁵ bütün âlemlerin⁶ Rabbi,⁷ Rahmân, Rahîm, din gününün⁸ tek sahibi⁹ Allah’a mahsustur. 5 Hamd: Bir ihsan veya bir iyiliğin sahibine karşı yapılan ve can ü gönülden hürmet ifade eden en güzel bir şekilde anmadır. Bu anmanın içerisinde kısmen övgü, kısmen de şükür vardır. Aslında bu kelimenin anlamını tam olarak karşılayan Türkçe bir kelime yoktur. Bu sebeple de bu kelime tercüme edilmemiştir. Övmek kelimesi de hamd’i tam olarak ifade edememektedir. Zira övmek, hayatı ve iradesi olana da olmayana da yapılabilir. Meselâ güzel bir inci ve güzel bir at övülebilir ama bunlara hamd edilemez. 6 Âlem: Kâinatta Allah’tan başka mevcut olan her şey demektir. (Kurtubî) (رَبُّ الْعَالَمِينَ) Allah’ın sıfatlarındandır. Bu ayette (عَالَمٌ) kelimesinin çoğulu, (عَوَالِمُ) şeklinde değil de akıllılara mahsus olan “cemi müzekker salim” şeklinde kullanılarak akıllılara dikkat çekilmiştir. Buradan kâinatta insan ve cinler gibi başka akıl ve irade sahibi varlıkların bulunabileceğini de anlamak mümkündür. Bu sebepten dolayı tercümeye “bütün” kelimesi ilave edilmiştir. 7 Rab: Terbiye anlamına bir mastar olduğu halde mübalâğa kastı ile “terbiye edici” anlamında kullanılmıştır. Mübalâğa anlamından dolayı rab, sade mürebbî anlamında değil, terbiyenin bütün gereklerine sahip kuvvetli ve en mükemmel terbiye edici demektir. Bu sebeple “sahip ve malik” anlamına dahi gelir. Meselâ ev sahibine “rabb’üd-dar” sermaye sahibine ise “rabb’ül-mal” denilir. Rab kelimesi, Allah’tan başkası için tek başına kullanılamaz. Terbiye ancak bir kısım kurallarla yapılır. Allah âlemlerin Rabbi olarak akıllılara peygamberleri ve onların getirdiği kitaplarıyla, akılsız varlıklara da sünnetüllah dediğimiz kurallarla terbiye vermiştir. Bu sebeple Allah’a ve peygamberlere inanan kimselerin Allah’tan başka kanun koyucu tanımaması gerekir. Âlemlerde kanun koyma hak ve yetkisi sadece “Âlemlerin Rabbi” Allah’a aittir. Allah’a karşı veya Allah’la beraber kanun koymaya kalkışmak, Allah’ın âlemlerin yegâne rabbi olduğunu inkâr etmek demektir. 8 Din: kelime olarak, ceza-mükâfat, hesap, kaza, siyaset, itaat, âdet, hal, millet ve şeriat anlamlarına gelir. Bu kelimenin doğrudan kıyamet anlamı yoktur. Ancak din kelimesinin ceza ve hesap anlamları dikkate alınırsa “din günü”nün karşılığı, “ceza-mükâfat ve hesap günü” demek olur. Buna göre, “din günü,” her işin karşılığının verileceği son gün ve gelecekte mükâfat ve cezanın dağıtılacağı vakit demektir. Yevm kelimesi ise Arapçada, “belirli bir zaman dilimi” demek olup gün, ay, yıl, devir gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz zaman ölçülerinden herhangi biri olabilir. (Bugün Dünya, yarın Ahiret gibi.) 9 Malik: kelimesi (مُلْكٌ) mastarından ism-i fail ve (مِلْكٌ) mastarından ise sıfat-ı müşebbehe, olarak (مَالِكٌ) veya (مَلِكٌ) şekillerinde okunabilir. Meliklik; her şeyin genel menfaati için tedbir, emir ve yasaklama, ceza ve mükâfat hukuku koyarak akıllı varlıklar üzerinde tasarruf, güç ve yetkisi demektir. Mâliklik ise, mal hükmünde olan şeyler ve bunların üzerindeki fertlerin kişisel menfaati için tasarruf ve yönetim yetkisi demektir. İşte bu iki yetkinin de tamamı “Âlemlerin Rabbi Allah’a” aittir. Bu ayet “Allah, din gününün maliki de diğer günlerin maliki değil mi?” şeklinde düşünülmemelidir. Dünya günlerinde Allah adına veya Allah’a karşı malikler veya kendilerinin malik olduğunu zannedenler olabilir. Ancak din günü olan o hesap gününde bunların hiçbirini düşünmek mümkün değildir. Artık imtihan bitmiş ve Allah’ın yegâne malik olduğunu, inanan ve inanmayan herkes kabul etmiş veya kabul etmek zorunda kalmıştır. Bk. (En’am: 73, İsra: 111, Tâ Hâ: 114, Hac:56, Mü’minûn: 116, Furkan: 2, Fatır: 13, Zümer: 6, Mü’min:16, Haşr:23, Cuma: 1, Mülk: 1, İnfitar: 19)
M. Türk 1:4
5
(Ey Allah’ım!) Biz (başkalarına değil) ancak¹⁰ Sana kulluk ve ibadet¹¹ eder, ancak Senden yardım dileriz.¹² 10 Yukarıdaki tercümeye “(başkasına değil) ancak” ifadesi, mef’ulün fiilden önce gelmesinin, kasr ve tahsis ifade etmesinden dolayı ilave edilmiştir. 11 İbadet: Niyete göre yapılmasında sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden, şekil, zaman ve türü Allah tarafından belirlenen kulluğu ifade etme fiilidir. Bir kulluğun ibadet olabilmesi için Allah ve Rasûlü tarafından belirlenmesi şart olduğundan, tüm fırka, mezheb ve tasavvuf ekollerinin, Kitap ve Sünnet’e dayanmayan ve yapılması ile ilgili delili ancak kendi hevâlarından ve önderlerinden menkul olan ayinleri, ibadet değil olsa olsa boşu boşuna yapılmış, ne olduğu belirsiz, sonuçta belki de şirke bile götüren gayretlerdir. İbadette esas olan, kulun yaklaşmak istediği zatı tanıyarak yapmasıdır ve bu zat da Allah’tan başkası asla olamaz. İbadetlerin başı olan îmanda sadece kalp ile tasdik yetmez, bunun hiç olmazsa dil ile ikrar ve o şahsın hayatına hâkimiyetle görülmesi gerekir. Niyetsiz ibadetyapılamaz. Nitekim ibadet niyeti olmaksızın namaz kılmak, boşuna yatıp kalkmaktan, niyetsiz oruç tutmak da aç kalmaktan başka bir şey değildir. Ayrıca bir Müslüman’ın ibadetler arası tercih, terfi ve öncelik hakkı yoktur. Zira Allah’ın ibadet olarak emrettiği her yaşayış biçimi aynı derecede önemlidir. 12 İstiâne: Yardım dilemek ve talepli veya talepsiz olarak o istenileni vermek demektir. (وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ) demek, ister genel, isterse özel olsun istiâne denilen işi biz ancak Sana yaparız demektir. Bu ayette fiillerin çoğul, zamirlerin tekil olması, ibadetlerin tek başına değil de cemaat halinde yapılmasına işaret olarak düşünülebilir. Bu şüphesiz böyledir, fakat cemaatle ibadet etmek için cemaatin teşekkül etmesi gerekir. Cemaat, kuru bir kalabalık olmayıp, aynı ruhla hareket eden bir birliktelik manzumesi demektir. Bu sebeple de cemaatle ibadetten önce birlikte ibadet yapılabilecek bir cemaatin oluşturulması için çalışmak temel bir ibadettir. İslam cemaatinin teşekkülü de Fatiha Sûresinin nüzulünden sonradır. Yani bu ayeti okuyan her Müslüman Allah’a; “Ya Rab! Biz yekvücut bir cemaat olarak sadece ve sadece sana ibadet eder ve yalnız senden yardım bekleriz.” diye söz vermiş olmaktadır. Bir birinden habersiz bir kalabalık niteliğindeki toplulukların cemaatle ibadetten dolayı beklentilerinin ahirette tersine tepme ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.
M. Türk 1:5
6
(Ey Allah’ım!) bizi o dosdoğru yoluna¹³ hidayet¹⁴ et. 13 Sırat: lügatte cadde, işlek büyük yol anlamına gelir. Sırat kelimesi burada belirli (ma’rife) olduğu için bu tercümeye, “yoluna” şeklinde yansıtılmıştır. (اَلصِّرَاطُ) kelimesinin aslı (اَلسِّرَاطُ)dır. Kureyş lehçesin-de (ص) harfi ile yazıldığı için Hz. Osman Mushaf’ında da (اَلصِّرَاطُ) şeklinde yazılmıştır. “Sırat-ı müstakîm”, hiçbir yerinde eğim ve eğrilik bulunmayan dümdüz ve dosdoğru yol demektir. Burada temsili istiâre yoluyla asıl kastedilen anlamı, “hakkın yolu, hakkın rızasına götüren yol yani İslâm Dini”dir. 14 Hidâyet: Ulaşılmak istenen şeye lütuf ve güzellikle delâlet etmek, yol göstermek demektir. Bu da yolu sadece göstermek (irşat) veya yola götürmek ve hatta yolun sonuna kadar götürmek (tevfik) sûretlerinden biriyle tahakkuk edebilir. Hidayet hayırlı şeyler için geçerlidir. Meselâ hırsıza yol göstermeğe, hidayet denilmez ve her istenen şeye rehberlik etmek değil, hayır ve keyfiyetinde letafet bulunan şeyler için bir rehberliktir. Türkçe karşılığını tam olarak ifade pek mümkün olamamaktadır. Zira “göster” diye tercüme edildiğinde götürmek kalmakta, “götür” diye tercüme edilince de letafeti ifade edilememektedir. Allah kullarına hidayetini; a- Onlara akıl ve irade ihsan ederek, b- Peygamberler ve kitaplar göndererek, c- Vahiy, ilham veya sadık rüya gibi fevkalâde yollarla göndermek, sûretiyle ihsan eder. Hidayetin zıddı dalâlettir. Dalâlette bulunanların hidayet istemesi, hidayetin meydana gelmesini istemek, hidayette bulunanların hidayet istemesi ise hidayette sebat veya içerisinde bulundukları hidayet mertebelerinin artırılmasını istemek demektir.
M. Türk 1:6
7
O kendilerine nimet verdiğin kimselerin¹⁵ yoluna;¹⁶ o gazaba uğramışların ve o sapmışların¹⁷ yoluna değil.¹⁸ 15 Bunlar, tüm insanlık tarihi boyunca tam manasıyla nîmetlendirilen peygamberler, sıddîkler, şehitler, sâlihler ve bunlara tabi ve arkadaş olan imanlı kimselerdir. Bizim ümmetimizden ise öncelikle Peygamber Efendimiz ve sünneti ile ashabı ve ashabının takip ettiği yoludur. 16 Buradaki sırat, birinci sırattan bedeldir (bedel-i kül veya ba’z olabilir.) Kendisinden sonra gelen muzafün ileyhi ve sıfatlarıyla bu yoldan kastedilen; “bizim tüm davranış ve düşüncelerimizin oluşumuna esas teşkil ederek bizi doğruca ve selâmetle hayırlı muratlarımıza götürecek ilmî, amelî, açık, kapsamlı ve Allah’ın gönderdiği hak bir kanun’dur.” 17 Peygamber Efendimiz, Adiy b. Hatimden rivayet edilen hadisinde: “Yahudiler gazaba uğrayanlar, Hıristiyanlar ise sapmışlardır.” buyurmuştur. (Özetle-Tirmizî) Bu hadiste gazaba uğrayanlar Yahudilerdir denilmemektedir. Bu ve benzeri hadislerden Yahudilerin ve Hıristiyanların Fatiha Sûresindeki “gazaba uğrayanlar ve sapmışlar” için birer örnek olduklarını unutmamak gerekir. Zira Yahudiler, Dünya sevgisi ile Tevrat’ın hükümlerini tahrif edip Hakkın yolundan bile bile ayrılıp, Zekeriyya, Yahya, İsa (a.s)’a haksızlıklar yaparak Allah’ın gazabını ve halkın nefretini kazanmışlardı. Hıristiyanlar ise, Tevhit inancını terk edip teslis (üçleme/baba, oğul ve kutsal ruh) inancına saplanmışlardı. Buna göre onların yapısında ve mantığında olan tüm kâfir, münafık ve müşriklerin buna dâhil olduklarını ve aynı mantığa doğru giden ve kendilerinin Müslüman olduklarını ifade edenlerin de dâhil olacaklarını bilmek gerekir. 18 Fatiha sûresinin sonunda “Âmin” demek sünnettir ve bu kelime Kur’an’ın bir parçası değildir. “Âmin”, Arapçada “kabul et” anlamında bir isim fiildir. Peygamber Efendimiz: “imam (وَلَا الضَّٓالِّينَ) dediği zaman hepiniz “âmin” deyin. Çünkü melekler âmin derler. Âmin demesi, meleklerin âminine isabet edenin geçmiş günahları affedilir.” buyurmuştur. (Buharî, Müslim) Buna göre hem namazı tek başına kılanın, hem imamın ve hem de cemaatin sesli olarak “âmin” demesi sünnet ile sabittir. Not: Fatiha sûresinin dipnotları Elmalılı Tefsirinden özetlenerek alınmıştır.
M. Türk 1:7
Fatiha suresi tamamlandı