1
Yâ Sîn! Dinle, ey insanoğlu! Bak bunu sana Allah söylüyor! Sen bunları Allah sözü olarak dinle, başkalarının sözüne benzetme! İşte Rabb’in, bu harfleri yan yana dizerek, hiçbir beşer tarafından bir benzeri yapılamayacak eşsiz bir kitap gönderdi:
Mekke döneminin ortalarında, Cin sûresinden sonra indirilmiştir. Adını ilk ayetindeki harflerden almıştır. 83 ayettir. Allah’ın Elçisi, Peygamberlik, âhiret, kıyâmet gibi Kur’an’ın temel konularını gâyet veciz ve etkileyici biçimde özetleyen bu sûreyi ‘Kur’an’ın kalbi’ olarak nitelendirmiştir.
2
Ey şanlı Elçi! En güzel öğütleri, en doğru hükümleri içinde barındıran ve senin Peygamberliğinin apaçık delili olan bu hikmetli Kur’an şahittir ki,
3
Elbette sen, Allah tarafından görevlendirilen ve tevhid sancağını elden ele taşıyarak insanlığı vahiy nuruyla aydınlatan Elçilerden bir Elçi sin.
4
Hem de, hiç eğriliği olmayan, insanı hem dünyada, hem ahirette kurtuluşa ileten dosdoğru bir yol üzeresin. Bu yol, Âdem ile başlayan ve cennette biten İslâm yoludur. İnsanlık tarihi boyunca, bu yoldan cehenneme ayrılan her yol sapağında Elçiler görevlendirilmiştir.
5
Bu kitap ki, Aziz ve Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir. Onu gönderen Allah Aziz’dir; bütün güç, kuvvet, izzet O’nundur, dilediğini dilediği şekilde yapma kudretine sahiptir fakat aynı zamanda Rahim’dir, kullarına karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.
6
O seni elçi olarak görevlendirdi ki, ataları ve kendileri uyarılmamış, bu yüzden küfrün ve zulmün karanlıklarına gömülerek gaflet uykusuna dalmış bir toplumu, kendilerini bekleyen toplumsal çalkantılara, ruhsal bunalımlara ve asıl tehlike olan cehenneme karşı uyarasın!
7
Gerçek şu ki, zalimlere vaad edilen ilâhî azap, onların çoğu için artık kaçınılmaz olmuştur; çünkü onlar, hakikati pekâlâ bildikleri hâlde, imana gelmezler. Şöyle ki:
8
Biz onların boyunlarına, ta çenelerine kadar dayanan bireysel ve sosyal kelepçeler geçirmişizdir; işte bu yüzden burunları havada, başları yukarı kalkıktır. Gözlerini kör eden kibir ve inatları, hemen önlerindeki hakikati görmelerine ve Allah’ın hükmüne boyun eğmelerine mâni olmaktadır. Ayrıca;
9
Onların önlerine ve arkalarına, kendi ürünleri olan önyargı, haset, bencillik gibi engeller koyduk ve mal hırsı, dünya tutkusu ile onları çepeçevre kuşattık; işte bu yüzden, bağnazlıktan, taassuptan kurtulup da gerçeği göremezler. Geçmiş olaylardan ders alıp da günahlardan vazgeçmez, gelecekte kendilerini bekleyen tehlikelerden sakınmazlar. Dolayısıyla;
10
Sen onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, onlar durumlarını değiştirmez, inanmazlar. O hâlde, onlardan dolayı üzülme, ümidini ve heyecanını yitirme! Bu çağrıya kulak verecek tertemiz gönüllere ulaşıncaya dek, bıkıp usanmadan tebliğe devam et! Unutma ki:
11
Sen ancak, bu kutlu Öğüde içtenlikle kulak veren ve O Yüceler Yücesi Rahmân’a gayben — O’nu gözleriyle göremedikleri hâlde— saygı duyan kimseleri uyarabilirsin. Senin uyarıların, ancak böyle iyiliğe, güzelliğe açık olan kimselerde etkisini gösterir. Onlar, Allah’ın, duyu organlarıyla kavranamayacak yüce bir varlık olduğunu bilir, bu yüzden, O’nun varlığının, birliğinin ve sonsuz ilim, kudret, merhamet, adâlet... gibi yüce sıfatlarının yani bir tek rab ve ilâh oluşu gerçeğinin üzerinde düşünerek, Rablerine iman eder, derin bir saygı ve şükranla O’nun hükümlerine boyun eğerler. İşte onları, Allah tarafından bağışlanma ve cennette muhteşem bir ödül ile müjdele!
12
Evet, hiç kuşku yok ki Biz, günü gelince ölüleri dirilt ip mahşerde hesaba çek eceğiz! Bunun içindir ki, insanların yapıp ettikleri her şeyi ve sonraki nesillere miras bıraktıkları bütün etkileri, eserleri, izleri eksiksiz yazıyoruz. Çünkü Biz, yarattığımız âlemde hiçbir şekilde başıbozukluğa, düzensizliğe, adâletsizliğe yer vermeyecek şekilde, her şeyi şaşmaz kanunlara bağlı kılarak, Levh-i Mahfûz denilen apaçık bir kitaba yazıp kaydetmişizdir. Şimdi, buraya kadar anlatılan temel prensiplerin, nasıl ete kemiğe bürünüp pratik hayata yansıtılacağını gösteren canlı bir örnek olarak, şu ibret verici kıssaya kulak verin:
13
Ey Peygamber ve ey Müslüman! Onlara, bir zamanlar Elçiler imizi gönderdiğimiz bir şehir halkını ibret verici örnek olarak anlat. Bu olayın nerede, ne zaman yaşandığı ve kahramanlarının hangi isimleri taşıdığı hiç önemli değil. Önemli olan, içinde barındırdığı ve tüm insanlığa ışık tutacak ibret dolu mesajlardır. Bu örnek toplumda üç sınıf insan var: a-Elçiler, b-Onlara karşı gelenler, c-Elçilere destek olmak için bütün varlıklarını ortaya koyan fedâkâr insanlar. Bu kıssa size şunu anlatıyor: “Eğer içinde yaşadığınız toplumda sizden önce Allah’ın mesajı duyulmadı ise, hemen işe başlayın, artık Peygamberin göreviyle görevli bir elçisiniz. Birileri size engel olmaya çalışacak fakat korkmayın, Allah mutlaka yardımını gönderecektir. Yok eğer toplumda sizden önce Peygamberin görevini kendilerine görev bilenler vazifeyi omuzlamışlarsa, size düşen onların yardımına koşmak, dâvânın başarıya ulaşması için onlara cansiperâne destek olmaktır. Dikkat edin, eğer karşı safta yer alır veya hak ile bâtılın mücâdelesinde tarafsız kalırsanız, o zaman sonunuz kesinlikle hüsran ve helâk olacaktır!” İnsanlık tarihinin her devrinde tekrar tekrar yaşanacak olan kıssa şöyle başlıyor:
14
Biz o şehirde yaşayan insa nlara iki Elçi göndermiştik fakat onlar ikisini de yalanladılar. Bunun üzerine, onları üçüncü bir Elçi ile destekledik. Böylece üçü birden, “Ey insanlar!” diye seslendiler, “Gerçekten biz, sizlere Allah tarafından gönderilmiş elçileriz! O’nun size yönelik emir ve talimatları var, onları size bildirmek için geldik! ”
15
Buna karşılık şehir halkı, “İyi ama!” dediler, “Siz de bizim gibi yiyip içen sıradan birer insansınız. Allah, melekler dururken elçi olarak sizi mi gönderdi? Zaten Rahmân bize vahiy nâmına hiçbir şey göndermiş değildir! Her şeyi yoktan var eden, sahip olduğumuz bütün nimetleri bize bahşeden yüce bir yaratıcının varlığını kabul ederiz fakat o kitap ve elçi gönderip de hayatımıza kurallar koymaz, bizim yeme içmemizle, basit hayatımızla uğraşmaz. O bizleri tamamen serbest bırakmıştır, dilediğimizi yapar, dilediğimiz gibi yaşarız; siz ancak yalan söylüyorsunuz!”
16
Elçiler, “ Sizin bu itirazlarınız, bizi asla yılgınlığa, ümitsizliğe düşüremeyecektir! Çünkü bütün insanlık inkâr etse de, Rabb’imiz biliyor ki, biz gerçekten size hakkı tebliğ etmek için görevlendirilmiş elçileriz! O’nun gönderdiği inanç sistemine bir göz attığınız zaman, siz de bunu açıkça göreceksiniz! ” dediler ve eklediler:
17
“ Ama yine de siz bilirsiniz; bize düşen, yalnızca açık ve net olarak tebliğ etmektir! İnkârınızdan dolayı başınıza geleceklerden, sadece kendiniz sorumlusunuz! ”
18
Gerçekten de o zalimler, isyanlarından dolayı birtakım belalara, felâketlere maruz kaldılar. Bunun üzerine, iyice küstahlaşarak, “Yeter artık!” dediler, “Doğrusu biz, sizin yüzünden uğursuzluğa uğradık! Ortaya attığınız iddialarla, insanları birbirine düşürüp fitne çıkardınız. Yoksulları, köleleri, zayıfları, efendilerine karşı kışkırtarak anarşi çıkardınız. Ayrıca, ilahlarımız aleyhinde ileri geri konuştuğunuz için başımıza musîbetler, felâketler yağmaya başladı. Eğer bu işe bir son vermezseniz, her işimizde Allah’ın hayata karışıp durduğunu hatırlatmaya devam ederseniz, gözünüzün yaşına bakmadan sizi ölümüne taşa tutacağız ve hem sizi, hem de size inanacak olan herkesi en korkunç işkencelere mahkûm edeceğiz! Ya bunu böylece kabul eder, bizi sever, bizimle birlikte bizim gibi aynı hayatı yaşarsınız, ya da çeker gider, ülkemizi terk edersiniz! ”
19
Buna karşı elçilerimiz, “Sizin uğursuzluğunuz, sizinle beraberdir! Başınıza gelen kötülükler, bizzat sizden kaynaklanıyor! ” diye cevap verdiler, “Size güzelce öğüt verildi diye mi siyasi, ekonomik, toplumsal, ekolojik… buhranlara, felaketlere uğradınız? Hayır; gerçekte siz, ilâhî buyrukları reddeden, hak hukuk tanımayan ve her türlü ahlâkî sınırı aşan azgın bir toplum olduğunuz için bunca felaketlere uğruyor sunuz!”
20
Derken, davetçilerle inkârcılar arasında bu mücâdele sürüp giderken, şehrin ta öte ucundan bir yiğit adam, başına gelecek her şeyi göze alarak koşa koşa oraya geldi: Nefes nefese, “Ey halkım!” diyordu, “Gelin bu Elçilere uyun!”
21
“Sizden herhangi bir dünyevî karşılık beklemeyen ve insanın yaratılış özelliklerine tam uygun dinleri ve sahip oldukları tertemiz ahlâkları ile dosdoğru yolu izleyen bu insanlara uyun da, dünyada ve âhirette kurtuluşa erin! ” Demek ki, Allah’ın dinini tebliğ edenler bu elçilerin sahip olduğu özellikleri taşımalıdırlar. Dâvetçinin sözleri ve davranışları ilâhî ölçülere uygun olmalı, hem de bu iş karşılığında herhangi bir dünyalık beklememelidir. Tarih boyunca, bu özellikleri taşımayan hiçbir dâvetçi başarıya ulaşamamıştır. Evet, Elçileri desteklemek üzere canını dişine takıp koşarak gelen adam, sözüne devamla dedi ki:
22
“ Dinleyin ey halkım! Beni yoktan var eden ve bana bunca nimetler bahşeden yüce Rabb’im e ne diye kulluk etmeyeyim ki? O’na kulluktan kaçınmaya ne hakkım var benim? Bundan daha büyük bir ahlaksızlık, daha büyük bir nankörlük olabilir mi? Unutmayın ki, hepiniz eninde sonunda O’na döndürülecek ve tüm yaptıklarınızın hesabını verecek siniz!”
23
“ Hiç olacak şey mi? Ben nasıl olur da, O’nun yanı sıra, hayatıma karışmaya yetkili başka ilâhlar edinirim? Peki, diyelim öyle yaptım, o zaman beni O’nun gazâbından kim kurtaracak? Sonsuz Merhamet Sahibi Allah bana bir sıkıntı vermek istese, onların sözde şefaati bana hiçbir şekilde fayda vermeyeceği gibi, onlar beni cehennem azâbından da kurtaramazlar!”
24
“İşte o takdirde ben, göz göre göre kendimi ateşe atmış, apaçık bir dalalete dalmışım demektir!”
25
“ O hâlde, ey beni şimdi duyan ve kıyâmete kadar duyacak olanlar; ben sadece benim değil, bütün insanların ve bu arada özellikle sizin gerçek Sahibiniz, Efendiniz ve Rabb’iniz olan Allah’ a iman ettim; gelin dinleyin beni! Siz de, hayatınıza karışmaya ve program yapmaya tam yetkili, kulu kölesi olacağınız Allah’a inanın ve bu imanın güvencesi altında, dünya ve âhirette huzur ve esenliğe ulaşın! ”
26
Bu sözleri duyunca çılgına dönen zâlimler, o fedâkâr insanı oracıkta şehit ettiler. Böylece ona, “ Şehitler için hazırlanmış olan şu cennete gir!” denildi. Fakat o hâlâ, halkının içler acısı durumunu düşünüyordu: “Keşke!” dedi, “ Beni kanlara bulayarak işi bitireceğini zanneden halkım, şimdi ne durumda olduğumu bilseydi! ”
27
“Rabb’imin, geçmişteki günahlarımı silip beni bağışladığını ve cennet bahçelerinden bir bahçe olan şu yüce makâmda, beni muhteşem nîmetlerle ödüllendirip seçkin kulları arasına katarak ikram edilenlerden kıldığını keşke görselerdi de, inâdı bırakıp Elçilere iman etselerdi! Hayatımdan ibret almadılar, bari ölümümden ibret alsalardı! ” Peki, onu katleden zâlimlerin sonu ne oldu dersiniz?
28
Biz on un şehit olmasın dan sonra, halkının üzerine gökten ordular filan göndermedik, zaten gönderecek de değildik! O kadar acizlerdi ki, onları helak etmek için ordulara gerek yoktu.
29
Sadece, dehşet verici bir gürültüyle patlayan ve şehrin altını üstüne getiren korkunç bir çığlık kopuverdi, hepsi o kadar! İşte o anda, bütün zâlimler, kül yığınına dönüşerek yok olup gittiler!
30
Yazıklar olsun şu kullara ki, onlara ne zaman bir elçi gelse, mutlaka onu alaya alır ve küstahça bir tavırla hakka başkaldırır lar! Bir insan düşünün ki, Allah’ın mesajıyla karşı karşıya gelecek ve alaycı sözleri, umursamaz tavrıyla ondan yüz çevirecek! Yazık ona, vah ona!
Sonraki 30 ayet →