1
O yüceler yücesi Allah ki, mûcizelerinden bir kısmını kendisine göstermek üzere, bir gece kulunu Mekke’deki Mescid-i Haram’dan alıp, bereketlerle kuşattığı Peygamberler diyarı Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürdü. Böylece, bugüne kadar elden ele taşınan tevhid sancağını devralan Son Elçi, yeryüzünde kendisini bekleyen çetin mücâdeleye hazırlanmak üzere, Rabb’inin huzurunda muhteşem mûcizelere şahit oldu ve tüm insanlığı aydınlatacak mesajlarla yeniden aranıza döndü. Hiç kuşkusuz O, her şeyi işiten, her şeyi gören mutlak kudret sahibi dir.
Mekke’de, hicretten bir yıl önce indirilmiştir. Sûrenin ilk ayetinde, Hz. Peygamber’in miracının ilk kısmı, yani Mekke’den Kudüs’e yaptığı mûcize yolculuk anlatıldığından, “gece yürüyüşü” anlamına gelen “İsrâ” adını almıştır. Diğer bir adı da “Beni İsrail” olan sûre, 111 ayettir.
2
Nitekim Biz, bir zamanlar Mûsâ’ya Tevrat adındaki kutsal Kitabı vermiş ve onu, İsrail Oğulları’na doğru yolu gösteren bir rehber kılmıştık. Ve o kitap aracılığıyla, onlara şöyle emretmiştik: “Sakın kendinize, Benden başka bir yardımcı, hayatınıza yön verecek bir efendi, bir koruyucu edinmeyin!”
3
“Ey Nûh’la beraber gemide taşıdığımız insanların soyundan gelenler! Siz de çağınızın tufanlarından, toplumsal bunalımlardan, zulüm ve haksızlıklardan kurtulup dünya ve âhiret saâdetine ulaşmak istiyorsanız, kendinize atanız Nûh’u örnek almalısınız. Çünkü o, gerçekten Rabb’ine çok şükreden bir kuldu.”
4
Ve o kitapta, İsrail Oğulları’na uyarı amacıyla, ileride meydana gelecek şu olayları bildirmiştik: “Muhakkak ki siz, yeryüzünde iki defa geniş çapta bozgunculuk çıkaracak; sahip olduğunuz güç ve servetle şımarıp küstahlaşarak aşırı derecede taşkınlıklar yapacaksınız. Fakat yaptığınız her bozgunculuğun ardından, büyük bir felâketle yüz yüze geleceksiniz:
5
Bu çıkaracağınız fesat ve bozgu nlardan ilkinin cezalandırılma zamanı gelince, güçlü kuvvetli ve acımasız kullarımızı üstünüze salacağız; öyle ki, bunlar, ülkenizi tamamen işgal edip hepinizi kılıçtan geçirecekler, hattâ evlerin izin arasında yakalayıp öldürecekleri bir Yahudi arayacaklar. Şüphesiz bu, gerçekleşmesi kaçınılmaz bir vaaddir.
6
Derken, nihâyet aklınız başınıza gelecek ve tövbe edip yeniden Allah’ın kitabına sarılacaksınız. Biz de, düşmanlarınıza karşı yeniden toparlanmanızı ve onlara bir kez daha üstün gelmenizi sağlayacağız; hem mal ve oğullarla — yani ekonomik, toplumsal, siyâsî ve askerî güç bakımından— sizi destekleyecek, hem de genç ve dinamik bir nesil bahşederek sayınızı çoğaltacağız. Dolayısıyla:
7
Eğer iyilik yaparsanız, aslında kendinize iyilik etmiş olursunuz; kötülük yaptığınız takdirde de, yine ancak kendinize kötülük etmiş olursunuz. Fakat bir süre sonra, bu öğütleri unutacak ve ikinci kez geniş çaplı bir azgınlığa girişeceksiniz. Böylece, ikinci vaadin gerçekleşme zamanı gelince, yine sizi cezalandırmak için, onurunuzu ayaklar altına alarak yüzünüzü karartacak, daha önceki işgal kuvvetlerinin girdikleri gibi yine Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya gir ip tüm kutsal değerlerinizi çiğney ecek ve ele geçirdikleri her şeyi tamamen kırıp geçirecek güçlü ve acımasız düşmanlar salacağız üzerinize. Fakat her şeye rağmen, yine de tövbe edip kurtulmak için geç kalmış sayılmazsınız:
8
Eğer Son Elçiye iman ederseniz, Rabb’inizin size acıyıp merhamet etmesini umabilirsiniz. Fakat inkâr ve azgınlığa geri dönerseniz, Biz de sizi cezalandırmaya geri döneriz! Gerçekten biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yapmışızdır! Fakat bu zindandan kurtuluş yolunu da göstermekteyiz:
9
Hiç kuşkusuz bu Kur’an, insanlığı en güzel, en doğru yola iletir ve gösterdiği yolda yürüyerek güzel davranışlar ortaya koyan müminlere, kendilerini büyük bir mükâfâtın beklediğini müjdeler.
10
Ve gerek sözleri, gerek davranışlarıyla öte dünyanın varlığını inkâr edenlere, kendileri için can yakıcı bir azap hazırladığımızı bildirerek onları uyarır. Hal böyleyken:
11
İnsanoğlu, Allah’tan güzel şeyler istercesine, kötülükleri isteyip durur. Çünkü insanoğlu, pek acelecidir. Peşin olan şeylere düşkündür. Bu yüzden, âhireti dünyada yaşamak ister; kendisini bekleyen mükâfâtı önemsemeden, o acıklı azâbı hiç hesaba katmadan, felâketle sonuçlanacak dileklerde bulunur. Kötülükle karşılaşacağını bildiği hâlde, kendisine hâkim olamayıp Rabb’ine isyan eder. İlâhî tehditlerin doğruluğunun ispatı için mûcizeler, kerâmetler gösterilmesini bekler. Oysa evrendeki şu mükemmel düzen, Allah’ın varlığını, birliğini, adâlet, kudret, hikmet ve merhametini açıkça ortaya koyan birer mûcize değil mi? Nitekim:
12
Biz geceyi ve gündüzü, kudretimizi gözler önüne seren apaçık birer delil, birer alâmet kıldık ve Ay, yıldızlar ve karanlığı gecenin, Güneş ve aydınlığı ise gündüzün işareti yaptık; derken, gecenin alâmetini yani karanlığı silip yerine aydınlatıcı bir hayat kaynağı olan Güneş’i ve aydınlığı gündüzün alâmeti kıldık ki, onun sayesinde Rabb’inizin lütuf ve nîmetlerini arayıp bulasınız. Ayrıca, gök cisimlerinin belli yörüngelerde sistematik olarak hareket etmelerini sağladık ki, günlerin, ayların, mevsimlerin ve yılların sayısını belirleyesiniz ve zamanı ölçüp takvim hesap ları yapmasın ı öğrenebilesiniz. İşte Biz, insanoğlunu hakîkate ulaştıracak her şeyi, böyle açıkça ortaya koyduk.
13
Biz her insanın cennet veya cehennemle noktalanan kaderini, onun kendi boynuna bağladık. Dolayısıyla her insan, yaptığı tercihlerle, kendi yazgısını bizzat kendisi belirler, sonucundan da yalnızca kendisi sorumludur. İşte bu yüzden, Mahşer Günü onun karşısına, dünyada yapmış olduğu her şeyin bir bir kaydedildiği ve önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız. Ve o gün ona:
14
“Oku bakalım, tercih ve eylemlerinle yazmış olduğun kitabını; bugün kendi hesabını görmek için, bizzat kendi vicdanı n yeter sana!” denilecek. Demek ki:
15
Her kim iyiliği, güzelliği tercih ederek doğru yola yönelirse, ancak kendi iyiliği için yönelmiş olur ve her kim de kötülüğü, çirkinliği tercih ederek doğru yoldan saparsa, o da ancak kendi zararına sapmış olur. Dolayısıyla, hiç kimse bir başkasının günahını taşımayacaktır. Ve biz, iyinin-kötünün ne olduğunu açıkça ortaya koyan bir Peygamber veya onun görevini aynen yüklenen bir dâvetçi göndermedikçe, insanlara azap edecek değiliz! Elçi gönderir göndermez de, öyle alelacele helâk etmeyiz.
16
Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, oranın ileri gelen lider ve yönetici lerine gönderdiğimiz Elçi ve Kitap aracılığıyla, zulüm ve haksızlıktan vazgeçip ilâhî yasalara itaat etmelerini emrederiz fakat onlar buna rağmen orada günah işle meye ısrarla devam ede rler ve halk da onları desteklerse, işte o zaman azâbı hak ederler; biz de onları en ağır biçimde cezalandırıp yok ederiz.
17
Nitekim, Nûh’tan sonra gelip geçmiş nice medeniyetleri, nice toplulukları böyle helâk ettik. Kullarının işlediği günahları haber alan ve her şeyi gören bir şâhit olarak, Rabb’in yeter! Şimdi:
18
Her kim yalnızca şu gelip geçici olan dünyanın zevk ve arzuların ı istiyorsa, bu dünyada dilediğimiz kimseye, dilediğimiz kadar nîmeti peşin olarak hemen veririz; öyle ki, hepsi çalışmasının karşılığını tam olarak alır fakat sonunda, ona cehennemi ebedî yurt yaparız; alçaltılmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş bir hâlde oraya girer!
19
Ve kim de âhireti n sonsuz nîmet ve mutluluğunu arzu eder ve Allah’a ve ayetlerine iman etmiş olarak, onu kazanmak için gereken çabayı gösterirse, işte onlar da, çalışmalarının karşılığını tam olarak göreceklerdir! Dünya için çalışanlara dünyalıkları verilirken, âhiret için çalışanlar dünya nîmetlerinden mahrum kalacak zannedilmesin:
20
Dünyayı isteyen o azgı nlara da, âhireti isteyen şu fedâkâr insa nlara da, hepsine Rabb’inin nîmetlerinden bol bol vermekteyiz. Çünkü Rabb’inin lütuf ve ihsânı, kullarından esirgenmiş değildir.
21
Bak, insanları servet, güç, zeka ve yetenek bakımından nasıl da birbirlerinden üstün kıldık fakat bu gelip geçici nîmetleri elde etme uğruna âhireti terk etme! Çünkü âhiret, makâm olarak bunlardan çok daha yüce olduğu gibi, fazîlet bakımından da çok daha üstündür. O hâlde ey insanoğlu, bu yüce makâma ulaşmak istiyorsan, şu hikmet dolu öğütleri iyi dinle:
22
Sakın Allah ile beraber, başka varlıkları tanrı edinme; yoksa kınanmış ve yapayalnız bir hâlde kendi başına oturup kalırsın!
23
Rabb’in, yalnızca kendisine kulluk etmenizi ve ana babanıza iyi davranmanızı emrediyor. Onlardan biri yâhut her ikisi sana sığınır da senin yanında ihtiyarlık çağına erişirlerse, onlara karşı son derece saygılı davran, hizmet ve hürmetlerine dikkat et; değil kötü bir söz söylemek, onlara “öf!” bile deme, hele onları sakın azarlama, tam tersine, onlara saygı ve sevgi dolu, gönül alıcı tatlı sözler söyle.
24
Onlara, en içten şefkat ve alçak gönüllülük duygularıyla kol kanat ger ve “Ey Rabb’im, onlar beni çocukluğumda nasıl büyütüp yetiştirdilerse, sen de onlara öylece merhamet et!” diye onlar için duâ et.
25
Ey insanlar, bu öğütlere içtenlikle uyun! Unutmayın ki Rabb’iniz, içinizden geçenleri sizden daha iyi bilir. Geçmiş hayatınız günahlarla dolu olsa bile, eğer tövbe eder de, bundan böyle dürüst ve erdemli birer insan olursanız, hiç kuşkusuz Allah, tövbe edip hakka yönelenleri n günahlarını bağışlayacaktır. Bunun için:
26
Ey insanoğlu! Akrabaya, yoksullara ve yolda kalmışlara hakları olan zekât ve sadakaları nı ver fakat Allah’ın yasakladığı yerlere harcama yaparak, veya kendini ve aileni başkalarına muhtaç bırakacak şekilde malını dağıtarak büsbütün de saçıp savurma.
27
Çünkü servetlerini, zamanlarını, güç, imkân ve yeteneklerini böyle boş yere saçıp savuranlar, şeytanın kardeşi olmuşlardır. Doğrusu şeytan, Rabb’ine karşı çok nankördür.
28
Eğer sen de ihtiyaç içinde olur da, Rabb’inden umduğun bir yardımı, bir rahmeti beklediğin için onlara şimdilik bir şey veremeyecek durumda olursan, hiç değilse gönül alıcı, tatlı sözler söyle onlara. Ve harcama yaparken, ölçülü ve dengeli davranmayı unutma:
29
Ne öyle ellerini boynuna kelepçeyle bağlamış gibi cimri ol, ne de keseyi sonuna kadar aç an bir savurgan; yoksa ya cimriliğinden dolayı kınanmış bir hâlde, ya da savurganlığından dolayı pişmanlık ve üzüntü içerisinde oturup kalırsın.
30
Hiç kuşkusuz Rabb’in, dilediğinin rızkını genişletir, dilediğine ölçülü ve idâreli verir. Dolayısıyla, sahip olduğu nîmetlerden dolayı hiç kimsenin bir başkasına üstünlük taslamaya hakkı yoktur. Elbette O, kullarını n neye muhtaç olduklarını bilmekte, onların her hâlini görmektedir. O hâlde, rızık kazanma kaygısıyla başkalarının hakkına göz dikmeyin. Hele hele:
Sonraki 30 ayet →