1
Elif, Lâm, Râ. Dinle bak, ey insan! Rabb’inden sana bir mesaj geldi: Bu okuyacağın/dinleyeceğin mesaj, öyle mükemmel bir Kitaptır ki, onun her bir ayeti, sonsuz ilim ve hikmet sahibi Allah tarafından mükemmel bir ölçü ve âhenk ile gâyet muntazam ve sağlam bir şekilde düzenlenmiş, her türlü şüphe, çelişki, yanlışlık ve bozulmaya karşı özenle korunmuş ve her akıl sahibinin anlayıp ibret alabileceği biçimde açık ve net olarak ortaya konmuştur.
Mekke devrinin sonlarında, Yûnus sûresinin hemen ardından indirilmiştir. Adını, Hz. Hûd’un kıssasının anlatıldığı 50-60. ayetlerden almıştır. 123 ayettir.
2
Ki, Allah’tan başkasına kullukve ibâdet etmeyin! Yalnızca O’nun emirlerine kayıtsız şartsız itaat edin, O’nun buyruklarına ters düşen hiçbir güce —kim olursa olsun— asla boyun eğmeyin! O hâlde ey şanlı Elçi, bu Kur’an ile insanlığı uyar: “Doğrusu ben, size O’nun tarafından gönderilen ve zâlimleri cehennemle uyaran, iman edip iyilik yapanları da cennetle müjdeleyen bir elçiyim.”
3
“ Ey halkım! Günahlarınızdan tövbe ederek Rabb’inizden bağışlanma dileyin ve tüm içtenliğinizle O’na yönelin ki, sizi ecel denilen belirli bir süreye kadar huzur ve mutluluk içinde, güzelce yaşatsın ve iyilik yapan herkese iyiliğinin karşılığını dünyada da âhirette de tam olarak versin. Fakat ilâhî buyruklardan yüz çevirecek olursanız, o takdirde ben sizin için, başınıza gelecek o büyük günün azâbından korkarım!”
4
“Hepinizin dönüşü eninde sonunda Allah’adır. Ve Allah, her şeye gücü yeten mutlak kudret sahibidir.”
5
Bakın, hakîkatle yüz yüze gelmekten korkan kimi inkârcılar, elçiyi her gördüklerinde ondan gizlenmek için nasıl da göğüslerini çeviri p hemencecik oradan sıvışı yorlar. Güya böylece hakîkati görmemiş, duymamış oluyorlar. Kur’an’ın o etkileyici uyarısıyla yüz yüze gelmemek için, devekuşu misali başlarını kuma gömerek gerçeklerden kaçabileceklerini sanıyorlar. Daha da kötüsü, böyle yapmakla ceza ve sorumluluktan kurtulacaklarını umuyorlar. Oysa onlar, gecenin zifiri karanlıklarında örtülerine büründükleri ve vicdanlarıyla baş başa kaldıkları zaman bile, Allah onların gizledikleri ve açığa vurdukları her şeyi bilmektedir. Çünkü O, kalplerin içindeki bütün gizli niyet ve düşünce leri tam olarak bilir. Öyle ki:
6
Yeryüzünde yaşayan ne kadar canlı varsa, hepsinin doğumdan ölüme kadar bütün rızkını veren Allah’tır. Ayrıca O, her canlının yerleşip kaldığı ve emânet durduğu yeri bilir. Onların nerede barındığını, nereden gelip nereye gittiğini, nerede hareket edip nerede durduğunu bilir. Sizin hayat yolculuğunuzu; anne rahminden dünyaya, dünyadan kabre, oradan mahşere, sonra cennet veya cehenneme varıncaya kadar geçirdiğiniz ve geçireceğiniz aşamaları bilir. İşte bütün bunlar, varlık yasalarının belirlendiği apaçık bir kitapta kayıtlı dır.
7
O Allah ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bütün kainat yaratılmadan önce O’nun Arş’ı, su üzerinde idi. Allah, bütün canlı varlıklara su ile hayat verdi. Böylece Allah, hanginizin daha güzel ve yararlı davranışlar göstereceği konusunda sizi imtihân etmek için evreni, hayatı ve ölümü yarattı. Çünkü O, hiçbir şeyi anlamsız ve boş yere yaratmamıştır. Hal böyleyken, ey Müslüman, eğer sen onlara, “Bakın, hepiniz öldükten sonra yeniden diriltil ip hesaba çekil eceksiniz!” desen, ilâhî adâleti inkâreden kâfirler, “Bu apaçık bir büyüdür. Böyle bir iddia, düpedüz adam aldatmaktan, göz boyamaktan ibarettir. ” diyeceklerdir.
8
Eğer Biz, isyankârlıklarından dolayı onları derhal yok etmeyip de, hak ettikleri azâbı belirlenmiş bir vakte kadar ertelesek, bunun hikmetini hiç düşünmeden, “Onu n hemen gerçekleşmesini engelleyen ne? Hani Allah kâfirlere azap edecekti? Demek tüm uyarılar, tehditler yalanmış! ” diye rek alaycı bir tavırla, azâbın bir an önce gelmesini isteye cekler. Fakat şunu iyi bilsinler ki, kendilerine vaadedilen o azap gelip çattı mı, bir daha asla geri çevrilecek değildir ve işte o zaman, öteden beri alay edip durdukları cehennem, kendilerini çepeçevre kuşatmış olacaktır. Fakat gel gör ki:
9
Eğer insanoğluna katımızdan zenginlik, sağlık, güzellik, bolluk, bereket, huzur gibi nîmetler vererek bir rahmet tattırdıktan sonra onu elinden çekip geri alsak, bunun bir imtihân olduğunu göz ardı ederek hemen ümitsizliğe düşer, nankörlük etmeye başlar. Sahip olduğu her şeyin kendisine Allah tarafından bağışlanan gelip geçici nîmetler olduğunu idrâk edemediği için, onları kaybettiği anda müthiş bir sarsıntı geçirir, yaşama ümidini tamamen kaybeder.
10
Ve yine, eğer kendisine dokunan bir sıkıntının ardından başındaki belâyı giderip ona bir nîmet tattıracak olsak, o zaman da, “ Nasıl olsa belâlardan kurtuldum!” der ve bir daha hiç sıkıntıya düşmeyecekmiş gibi hemen şımarmaya, o nîmetleri kendisine veren yaratıcıyı unutarak kibirlenmeye, büyüklük taslamaya başlar. Nîmetleri düşünür de, onları bahşeden yüce kudreti düşünmez; belâlardan ödü kopar, fakat o belâlarla insanları imtihan Allah’a karşı gelmekten çekinmez.
11
Ancak sıkıntılı anlarda ümitsizliğe düşmeyen, nîmetlerden dolayı da şımarıp kibre kapılmayan, yani her iki durumda da sabretmesini bilen ve Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla güzel ve yararlı iş yapan kimseler elbette böyle değildir. İşte onlar için, Rab’leri tarafından bir bağışlanma ve muhteşem bir ödül vardır!
12
Şimdi sen, inkârcıların, “ Eğer Muhammed gerçekten Peygamber olsaydı, ona gökten bir hazine indirilmeli, yâhut onunla birlikte iddialarını destekleyecek bir melek gelmeli değil miydi?” şeklindeki alaycı sözlerinden ötürü yüreğin daralıyor diye, sana gönderilen ayetlerin arasından, kâfirlerin çıkarlarına dokunacak bir kısmın ıonlara duyurmak tan vaz mı geçeceksin? Sakın ha! Şunu hiç unutma ki, senin görevin onları imana getirmek değildir. Çünkü sen ancak bir uyarıcısın; her şeyi görüp gözeten ve bütün işleri düzenleyip takdir eden gerçek vekil ise, yalnızca Allah’tır. Öyleyse O’na güven, zâlimlerin yalan ve iftiralarına aldırmadan görevini yapmaya devam et!
13
Yoksa inkâr edenler, “Kur’an’ı Muhammed uydurdu!” mu diyorlar? O zaman onlara de ki: “ Eğer benim gibi okuma yazması bile olmayan bir kişi; böyle muhteşem sûreler ‘uydurabiliyor’ ise, o hâlde; Haydi, siz de ifâde güzelliğinde, ortaya koyduğu mükemmel hayat tarzında Kur’an’la boy ölçüşebilecek bir kitap, veya en azından Kur’an sûreleri ayarında on tane uydurulmuş sûre meydana getirin bakalım! Eğer Kur’an’ı Muhammed uydurduysa, onu susturmak için bundan daha iyi bir fırsat olabilir mi? Öyle ya, İslâm’ı yok etmek için bunca zahmet çekmeye, malınızı mülkünüzü, çoluk çocuğunuzu bu uğurda fedâ etmeye ne gerek vardı? Onun ‘uydurduğu!’ sûreler gibi birkaç sûre yazarsınız, olur biter. Zira hepiniz güzel söz söyleme sanatını iyi bilen edebiyat ustalarısınız. ‘Yok buna tek başımıza güç yetiremeyiz’ diyorsanız, o zaman Allah’tan başka yardıma çağırabileceğiniz kim varsa, becerisine güvendiğiniz bütün şâirlerinizi, edebiyatçılarınızı, filozoflarınızı, ilim ve fikir adamlarınızı çağırın! Çağırın da, hepiniz el ele vererek güzellik ve doğrulukta Kur’an’la boy ölçüşebilecek on sûre, hadi ondan da vazgeçtik, hiç değilse bir tek sûre yazın; tabii eğer bu iddianızda samîmî iseniz...
14
Eğer kâfirler, bu meydan okuma karşısında size cevap veremezlerse, — ki hiçbir zaman veremeyecekler— o zaman kesin olarak bilin ki, Kur’an Muhammed tarafından uydurulmuş bir söz değil, ancak Allah’ın ilmiyle gönderilmiş bir mûcize dir ve yine bilin ki, Allah’tan başka hükmüne boyun eğilecek, emrine kayıtsız şartsız itaat edilecek bir otorite, bir ilâh yoktur! Şimdi bu meydan okuma karşısında düştüğünüz âcizliğe rağmen, hakîkate karşı inatla direnecek, Rabb’inizin buyruklarına boyun eğmeyecek misiniz?
15
Kim bu dünya hayatını ve onun göz kamaştırıcı zenginlik ve güzelliklerini arzu eder ve bütün gücünü ve yeteneğini onu kazanmak için kullanır ise, çalışmalarının karşılığını bu dünyada onlara tam olarak veririz ve bu konuda kendilerine hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Âhiret hayatını hesaba katmaksızın, yalnızca dünya nimetlerini elde etmek için çalışanlar, çabalarının meyvesini bu dünyada alacaklar. Basit menfaatlerini kendilerine ilâh edinen bu insanlar, kendi halklarını maddî yönden refaha kavuştursalar bile, Kur’an’ın ortaya koyduğu evrensel bilince sahip olmadıklarından, insanlığa asla huzur ve mutluluk getiremeyecekler.
16
Fakat gerçek hayat olan âhirette, onların payına düşen tek şey cehennem ateş i olacak! Bu dünyada oluşturdukları ve ebediyen yıkılmaz zannettikleri sistemleri ve âhireti kaybetme pahasına elde ettikleri ne varsa orada hiçbir işe yaramayacak ve güya iyilik nâmına yaptıkları her şey —inanç ve iyi niyetten yoksun olduğu için— boşa gidecektir.
17
Düşünün; arzu ve ihtirâslarının kölesi olan ve menfaatleri uğrunda Allah’ı ve âhireti unutan bu insanlar mı daha hayırlıdır, yoksa Rabb’inden gelen Kur’an mûcizesi gibi apaçık bir delile dayanan ve ayrıca, yine O’nun tarafından gönderilen İncil adındaki bir şahidin şehadetiyle desteklen ip doğruluğu belgelen en Hz. Peygamber ( 61. Saff: 6 ve 7. Araf: 157 ) ve onun izinden yürüyen bahtiyâr müminler mi? Üstelik ondan önce, Mûsâ’nın bir öncü ve bir rahmet kaynağı olarak gönderilen ve Son Elçinin cihanı aydınlatacağını insanlığa müjdeleyen Tevrat adındaki Kitabı da ortada iken... İşte onlar, vahyin sapasağlam verileri ışığında olayı değerlendiren bu insanlar, Kur’an’a şeksiz şüphesiz iman ederler. Hangi dine, hangi millete, hangi ideolojiye mensup olursa olsun, yeryüzündeki mevcut dinî, siyâsî veya etnik gruplar içerisinden her kim de onu inkâr edecek olursa, onun varacağı yer cehennemdir! O hâlde ey Müslüman, sakın bu Kur’an ’dan yana bir kuşkuya kapılma! Elbette o, Rabb’in tarafından gönderilmiştir ve gerçeğin ta kendisidir! Fakat insanların çoğu iman etmezler.
18
Bunca belgeler, bilgiler ortada dururken, “Allah hiçbir elçi ve kitap göndermemiştir!” veya “Kur’an’ı Allah indirmemiştir!” ya da “Allah insanı yaptıklarından dolayı hesaba çekecek değildir!” yâhut “Allah’tan başka, otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğimiz başka varlıklar vardır!” gibi dayanaksız ve saçma iddialar ortaya atarak Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zâlim kim olabilir? Bunlar, yaptıklarının cezasını çekmek üzere mahşer gününde Rab’lerinin huzuruna çıkarılacaklar ve dünyada iken kendilerini hakîkate dâvet etmiş olan şâhitler, “Rab’lerine karşı yalan söyleyenler işte bunlardır yâ Rab !” diyecekler. O hâlde dikkat edin ; Allah’ın lâneti, dünyada da, âhirette de zâlimlerin üzerine olsun!
19
Çünkü onlar , hakka yönelmek isteyen insanları Allah yolundan çeviriyor ve İslâm aleyhinde çok çeşitli iftira kampanyaları düzenliyor, böylece, sinsi propagandalarla doğru yolu çarpıtmaya çalışıyorlar! Çünkü onlar, ilâhî adâletin gerçekleşeceği bir öte dünyanın varlığına inanmıyorlar!” Fakat gün gelecek, bu zâlimlerin de defteri dürülecektir:
20
Onlar, her ne kadar kendilerini yeryüzünde tek egemen güç ilan etseler de, Allah’ı âciz bırakacak değillerdir ve onların Allah’tan başka sığınabilecekleri hiçbir kurtarıcıları, koruyucuları ve onları Allah’ın azabından kurtaracak hiçbir dostları yoktur. Kendileri saptıkları yetmiyormuş gibi, başkalarının da sapmasına öncülük ettikleri için, ceza ları kat kat artırılacaktır. Daha bu dünyada nice belâlarla yüz yüze gelecekler, her türlü ahlâksızlık toplumu baştanbaşa saracak, yaratılış amacını unutan ve mutluluğu yalnızca maddede arayan gönüller, hiç bir zaman gerçek huzuru bulamayacak. Fakat inkârcılar, asıl cezayı âhirette çekecekler ve kendilerine asla merhamet gösterilmeyecek. Çünkü onlar, hakîkati dinlemeye bile tahammül edemiyor, apaçık gerçekleri görmeye yanaşmıyorlardı.
21
İşte bunlar, kendielleriyle kendilerini felâkete sürükleyen kimselerdir. Öyle ki, uydurup durdukları sahte ilâhları, ya da dinin yerine ikame etmeye çalıştıkları gösterişli ideolojileri, yeryüzünde cennet vaadeden aldatıcı idealleri, onları en muhtaç oldukları anda yüzüstü bırak ıpgidecek, kendilerini korkunç âkıbetten kurtaramay acaktır.
22
Hiç şüphe yok ki, âhirette en büyük kayba uğrayanlar, bunlar olacaktır.
23
Buna karşılık, Allah’ın ayetlerine yürekten iman eden, bu imana yaraşır güzel davranışlar gösteren ve Rab’lerine saygıyla boyun eğen kimselere gelince, işte onlar da cennet halkıdır ve sonsuza dek orada kalacaklardır.
24
Evet, bir tarafta iman eden bahtiyârlar, öte yanda hakîkati inkâr eden zâlimler. Bu iki grubun durumu, tıpkı gözleri görmeyen ve kulakları duymayan bir kimseyle, etrafını rahatlıkla görebilen ve söylenenleri duyabilen kimse arasındaki fark gibidir. Ne dersiniz, bu ikisinin durumu hiç eşit olur mu, hâla düşünüp ibret almayacak mısınız? Nitekim, insanlık tarihi boyunca her Peygamber bu gerçeği dile getirmişti:
25
Gerçekten biz Nûh’u, içerisinde yaşadığı halkına ilâhî mesajı bildiren bir elçi olarak göndermiştik. Nûh onlara, “Ey halkım!” demişti, “Gerçek şu ki, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım! Ve işte, açık ve net olarak sizleri uyarıyorum: ”
26
“Allah’tan başka hiç kimseye kulluk ve ibâdet etmeyin! Yalnızca O’na itaat edin, O’nun buyruklarına ters düşen hiçbir güce, —kim olursa olsun— asla boyun eğmeyin! Doğrusu ben, bu uyarıları dikkate almadığınız takdirde, sizin için can yakıcı bir günün azâbından korkuyorum!”
27
Bunun üzerine, kavminin önde gelen inkârcıları, halkı sömürerek kurdukları kölelik sisteminin yıkılacağı ve böylece alışageldikleri lüks ve refah dolu yaşantının sona ereceği endişesiyle, “Ey Nûh!” dediler, “Görüyoruz ki, sen de bizim gibi fâni bir insandan başka bir şey değilsin. Allah elçi göndermek isteseydi, olağanüstü güçlere sahip bir melek gönderemez miydi? Üstelik, bu ülkede ezilen, horlanan dar görüşlü ayak takımından başka hiç kimsenin sana uymadığını görüyoruz. Eğer bu din güzel bir şey olsaydı, herkesten önce bizim gibi akıllı, zengin ve yetenekli insanlar ona inanırdı. Bize göre kişinin doğru yolda olduğunu gösteren biricik ölçü, sahip olduğu güç ve zenginliktir. Sizin bize karşı bir meziyetinizi, üstün bir tarafınızı da göremiyoruz ki, gücünüz karşısında boyun eğelim. Tam tersine, bize öyle geliyor ki, sizler bu ülkede iktidarı ele geçirmek amacıyla kutsal din duygularını istismar eden, halkı kandırmak için de bu niyetini gizleyip sürekli iyi görünmeye çalışan birer yalancısınız!”
28
Buna karşılık Nûh, zâlim yöneticilerin propagandasından etkilenerek hak dine soğuk bakan kitlelere yönelerek “Ey halkım!” dedi, “Düşünsenize, eğer ben Rabb’imin katından gönderilen ve ciddiye alıp dinlediğiniz takdirde kesin iknâ olacağınız apaçık bir delile dayanıyorsam ve O bana kendi katından, insanı dünya ve âhirette kurtuluşa ileten bir rahmet lütfetmiş de, bu gerçekler birileri tarafından sizin gözünüzden kaçırılmış ise, ne büyük bir hayırdan mahrum kalacağınızın farkında mısınız? O hâlde gelin, mesajımızı bizim ağzımızdan dinleyin, ondan sonra inanıp inanmamakta özgürsünüz. Korkmayın, siz Allah’ın rahmetini istemediğiniz hâlde, biz sizi ona zorlayacak değiliz ya!”
29
“Ey halkım! Ben bu mesajı size ulaştırmama karşılık, sizden herhangi bir maddî çıkar beklemiyorum. Benim mükâfatımı verecek olan, yalnızca Allah’tır. Ey inkârcılar! Ben, yoksul ve zayıf oldukları için küçümsediğiniz ve birlikte oturmaya tenezzül etmediğiniz şu müminleri, sizi memnun etmek için yanımdan kovacak değilim! Çünkü onlar, gün gelecek Rab’lerine kavuşacak ve yüce mahkemede şâhitlik yapacak lardır. Kendilerini kovduğum için beni O’nun huzurunda şikâyet ederlerse, hâlim nice olur? Eğer bunlar iman etmeden önce kötülük yapmışlarsa, geçmişleri beni ilgilendirmez. Çünkü artık tövbe edip tertemiz bir hayata başladıklarını biliyorum. Fakat buna karşılık, sizin hak hukuk tanımayan, dürüstlük ve erdemlilik nedir bilmeyen câhil bir topluluk olduğunuzu görüyorum.”
30
Ey halkım! Bu fakir müminleri yanımdan uzaklaştırdığım takdirde bu dini kabul edebileceğinizi söylüyorsunuz. İyi de, eğer onları yanımdan kovacak olursam, beni Allah’ ın gazâbın dan kim kurtarabilir; işin bu yönünü hiç düşünmüyor musunuz?
Sonraki 30 ayet →